Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Ontoloji / Ynt: Görelilik ve Göresizlik
« Son İleti Gönderen: zgnrsn Bugün, 11:13:23 ÖÖ »
https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/05/27/nesnel-gerc%CC%A7eklig%CC%86in-olmadig%CC%86i-mi-ispatlandi/

Sayın Ferda,

Bu yazıyı paylaşmanız isabetli olmuş  :D. İnsanlığın düşünsel örüntülerinin gizem düşkünlüğü elinde nasıl oyuncak haline geldiğini göstermesi açısından bir örnek. Olgu ve olayların özünü kavrayamadığımız; nüfuz edemediğimiz sürece böyle fantezilerle oyalanmaya devam edeceğiz gibi.

Herşey göründüğü gibi olsaydı; bilime ne gerek vardı?

Bu yüzden okullarda (siz öğretim üyesiydiniz sanıyorum) öğrencilere illüzyon numaraları ödev olarak uygulatılmalı kanaatimi yineliyorum. Ya da illüzyon numarası uygulamamış ve başkalarını hayrete/hayranlığa düşürmemiş kişilerin gerçek algısı olgunlaşmamış olabiliyor.   Bilgi çağında böyle Berkeleyci/katolik izli hipotezler ortalıkta gezinmemeli.

Yazının ikinci bölümü yayınlansın; yorum yaparız.

1584
2
"Benim Felsefem" / Ynt: Sümerli Ludingirra
« Son İleti Gönderen: zgnrsn Bugün, 10:54:14 ÖÖ »
SÜMERLİ LUDİNGİRRA (Geçmişe dönük bilimkurgu) M. İlmiye Çığ, Kaynak yay. 1996

Bu başlık açıldığında paylaşmaya niyet etmiştim; nihayet evde karşıma çıktı. İlginç bir kitaptır.

Bilindiği gibi Mezopotamya’da çok fazla sayıda çivi yazılı tabletler ortaya çıkarılmış. Bunlar genelde kırılmış, parçaları farklı yerlere dağılmış ve çoğu günlük hayata yardımcı olma amacıyla düzenlenmiş yazılardır.

Nippur denilen yerde bulunan ve iyi korunmuş bir tabletin son satırında “Ludingirra’nın yaşam öyküsü; tablet 20” yazısı okununca; içerik potansiyelini sezen arkeologlar bir nevi dedektiflik yaparak dünyanın dört bir yanına müzelere dağılmış parça parça tabletler arasından bu kitabı bir araya getirmeye çalışmışlar ve 23 kadarını elde etmeyi başarmışlar.

Ludingirra (“tanrının adamı” anlamına geliyormuş,) bir öğretmen. 75 yaşında iken gelecek nesilleri hedefleyerek yazmaya karar vermiş.

Birinci tablette hedefini/motivasyonunu detaylı olarak anlatmış.

Diğer başlıklardan bazıları:..."ilk aşkım", "Ulusumuzun öyküleri", "evimiz", "ilk cinsel deneyimim", "belediye başkanımızın başına gelenler"..vb.
 
Yazılanlar,  4000 yıl önceki bir insan topluluğunun değerlerini, düzenlerini, hayat görüşlerini, kaygı ve sevinçlerini, kültür yapısını vb. anlatıyor.

İlginç olan, günümüz insanı zihinsel çerçevesi ile 4000 yıl önceki insanınkine benzerlikler göstermesi. Bir arpa boyu mesafe gidilmez mi yahu!

Bu arada “bilgelik tanrısı” ifadesi, felsefeyi eski yunan kültüründen başlatanlara bir alternatif olmuş.

4747

4
"Benim Felsefem" / Ynt: Kitap Tavsiyelerin?
« Son İleti Gönderen: zgnrsn Mayıs 26, 2019, 04:19:37 ÖS »
Bu kitap tanıtımının felsefeyle ne ilgisi var?

Felsefe yapmaya niyet eden kişi kendini tanımayı önemsemeli ve bu tür defolardan arınmalıdır.  Ruhsal telafi ve savunma mekanizmalarından haberdar, yansıtma mekanizmasını özümsemiş, zihinsel referansların yönetimi konusunda farkındalık geliştirmiş, rafine zihinsel yapılanma eşliğinde felsefeye adım atılmalıdır.

 Felsefe en yüksek özeni hakeder.
5
Edebiyat / Ynt: Hermann Hesse: Hayatımı Değiştiren Yazar
« Son İleti Gönderen: albertinkaranfili Mayıs 24, 2019, 03:00:03 ÖS »
   İyi günler Sayın Özgeç nasılsınız umarım iyisinizdir selamlar,tartışmanın bu boyutunda bir ileri aşama olarak gördüğüm noktaya çekmek isterim,hitlerin de bir yolu vardı,stalininde,kamboçya komunistlerininde,franconunda hepsi yürekliydi,hepsi inançlıydı,....ırkları,dinleri,vatanları,insanlık için bir şeyler yaptılar...ama sonuç hayal kırıklığı...haksız ölümler...ben insanın biricikliğine inanıyorum ve savım şu öyle eyle ki ne yaparsan yap kimsenin burnu kanamasın,onuru kırılmasın...yani bir napolyon olacağıma küçük,kendi yağında kavrulan bir rus köylüsü olurum daha iyi...
Büyük başın büyük derdi olur..salt iyilik ve kötülükten kaçınmak..ama bunla ne yapılabilinir bilmiyorum...?top sizde....!!!
saygılarımla...
6
Aktüel Siyasete Felsefi Yaklaşımlar / Ynt: FELSEFİ SİYASET
« Son İleti Gönderen: albertinkaranfili Mayıs 24, 2019, 02:48:06 ÖS »
   İyi gunler teori-pratik bağlamında ben şu soruları sormak istiyorum,Doğan Göçmen Modern Felsefe kitabında marxın teoriyi engelsin belirttiği üzere öncellediğini savunur,ama bu nasıl pratiktir ki günümüz insanına uymuyor,oysa hegel felsefe zamanını anlama çabasıdır der yani bu bağlamda marxın düşüncesi biraz ütopik değil midir?
   Ben marxın anlayışını seviyorum ama nesnelliğin bir öznel ve farklılaşmayacak nesnel=öznel eşitliğini sağlayabileceğini inanmıyorum,o yüzden öznellik bir yarış atı gibi koşup koşup nesnelliğe çarpmak bu geçilmez duvara çarpmak zorunda burada hegelin zorunluk ve özgürlük kavramını dile getirmek isterim evet doktor hastaya ne hastası ise o ilacı vermeli ama o ilacın bulunuşu bir dünya algısı ve yorumla kuruluyor bende bunu demek isterim...
    O yüzden çok fazla marxsist duruşlar fazlaca ahlaki yorumlar olmalı...
    saygılarımla
7
Tartışmalar / Ynt: "Eğri yoldan doğru yere varılmaz"
« Son İleti Gönderen: Kampçadırı Mayıs 23, 2019, 01:57:01 ÖS »
Eğri yoldan doğru yola varılmayacağının farkında bir varlık olarak eklemek istediğim şey şudur ki ; eğri yoldan doğru yere varılmaz fakat içerisinde bulunduğumuz yol değişkenliklerle dolu aslında doğru yol kavramı bu değişkenliklere ne derece adapte olduğumuz ile alakalı aslında yol bizleriz ve malesef çok eğri bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Bu düzende doğru yolda olmak doğru hedefe değil sadece yoldan çıkacağınız ilk sapma noktasına götürür.
8
"Benim Felsefem" / Ynt: Kitap Tavsiyelerin?
« Son İleti Gönderen: zgnrsn Mayıs 22, 2019, 11:27:49 ÖÖ »
TANIDIĞINIZ NARSİST  (Dr. Joseph Burgo  Paloma yay. 2016 çev. Tufan Göbekçin)

Bugünlerde bu kitabı okuyorum. Günlük hayatımızda insanlar arası ilişkilerde narsizmin bu derece etkili olduğunu tahmin etmezdim. 
Her insan, “hayatta kalma” içgüdüsünün gereği olarak kendini sevmeli ve önemsemelidir. Bunu, ilkel benlik ve ego birlikteliği olarak norm ya da normal kalıbında kabul ederiz.

Psikiyatri uzmanı olan yazar, normalin sınırını aşan biraz fazlasını “narsizm”, daha fazlasını “aşırı narsizm”, çok fazlasını “narsistik kişilik bozukluğu”  ve “zorba narsist” olarak tanımlayıp kullanıyor. Bu derecelendirme ve tanı sistematiği dokuz ana ölçüt üzerinden yapıldığını işliyor. Bunların en az beşinin bulunması haline “narsist” tanısı koyuyor. Elbette matematiksel keskinlik/netlik yok; geçişli ve özelliklerin etkinlik derecesi de dikkate alındığında üç dört özelliğin de tanı için yeterli olduğu belirtilmiş.

Kitabın bu başlangıçtan sonrası örneklemelerle devam ediyor.

Kitabı okurken işaretlediğim tanımlardan bahsedeyim: Narsistlerin ortak özelliği “empati yoksunluğu” imiş. “Eleştirilere tahammülsüzlük”, “başarının tümünü sahiplenme”, “aşırı rekabetçilik”, “yeni rakipler tarafından kuşatılmışlık hissi”, “alkış ve takdire açlık”, “başkalarını kullanma”, “abartılmış özsaygı”, “narsistik incinme kaynağını değersizleştirmek”, “kendi hatalarından başkasını suçlamak” vb.

Günlük hayatımızda yakın çevremizde örneklerini algılamışızdır; ya da irrite olup uzak durduklarımız olmuştur. Bende iz bırakanlardan bahsedeyim: İşim sebebiyle temasta olduğum bir meslektaşım on dakika içinde bana stres yüklerdi; zihninde bir kişisel çıkar projesi oluşturur ve bana da figüran rolü vermeye çalışırdı ve bu niyetinin farkedilmeyeceğini sanırdı. Gene iş hayatımda bir üst düzey yönetici, işi düştüğünde aşırı samimi yaklaşımda bulunup; işi bittiğinde selamı keserdi. Gene iş hayatımdan birini hatırlıyorum,  önerdiğimiz çözümü hemen değersizleştirip; ertesi gün kendi çözümüymüş gibi sunardı.   Son örnekteki kanaatimce “narsistik incinme” yaşıyordu.

Narsistik incinmeyi herkes kendi çapında yaşamış olabilir; ve bu da insani bir hal. Diğer taraftan günlük haberlere çıkanlar (bazıları), özellikle bazı magazin aktörleri/oyuncular, söylemleri ve tutumlarıyla aşırı narsistik yapılarını ortaya koyuyorlar ve ruhsal uygunsuzluklarını projekte ediyorlar; akla uydurma başarıları sebebiyle de bu yansıtma mekanizmasının kurbanı olduklarının farkına varamıyorlar.


Bu kitap tanıtımının felsefeyle ne ilgisi var? Ne dersiniz?

9
Paylaşımlarımız / Ynt: Merhaba
« Son İleti Gönderen: MG. Özgeç Mayıs 20, 2019, 10:40:14 ÖS »
Melissaiiii.”

İçindeki tüm varlıklarıyla, toprağın, suyun, havanın yansısının sanki sözcüğe dönüşmüş bu seslenimini birçok kez duyduğunu artık biliyordu. Üstelik, bu büyülü seslenimin bir sözcükten öte, bir yansıma sesmişçesine doğaya yakın bir edim, bir devim bildirdiğini, en azından bunu ansıtmak üzere bir şeyler duyumsattığını ve bunun ne olduğunu bulması gerektiğini de biliyordu. Seslenim evin neresinden geliyor diye ayağa kalktığında, gülümsemişti.
“Yani, beynimde tınlamıyor da, evden mi geliyor?”
Bu düşünce onu kaygılandırıp, korkutmamıştı. Sıcak-soğuk oyunu oynar gibi,  kendiyle alay edercesine, yeniden teker teker odaları dolaşmaya başladı. Birkaç denemeden sonra da, bir odada karar kıldı. Seslenimi, en yoğun, en anlaşılır ve gönül okşayıcı biçemde, orada duyduğunu varsaydı. “Hayat”ın tam ortasına koyduğu taburemsi oturmalığı gidip almış, bu kez de, bu odanın tam ortasına koymuş, oturmuş düşünüyordu: Yıldız yıldız kanatlarıyla uçan gökyüzü, us yerine zamanın dizeminde sürüklenen düşler, unutulmazın unutulmazlığının imgesinin yosunlu çapası, farklılığın baş döndürücülüğü, öykünmeye düşkün bilinç…

Melissaiii.”

Uzunca bir süre, elleri bacaklarının üstünde, gözleri yumulu, öyle kaldı. Orada oturdukça dinginleştiğini, tıpkı marketin deposundakine bendeş onandığını ve sağaltıldığını duyumsamıştı. Odanın, üst taraftaki evin istinad duvarına bakan duvarında, ışık almayan, neredeyse kör, bir küçük penceresi vardı. Güldü, pencere, odanın dışarı açılan ilişkisini bir tür kısıtlandırmıştı.
“İşte, şimdi buradasın.”
“Tabutluğun mu olacak, yaşamın mı olacak?
“İşte şimdi, tam da şimdi, buradasın.”
Gülümsüyordu. Tabure denilmeyecek oturmalık yerine, bir koltukta oturabilseydi, sonsuza dek burada oturabileceği düşüncesi ve duyumu, tüm benliğini ve bedenini kaplayarak tam onu uyuşturacaktı ki, birileri ya da bir şeyler dürtmüşçesine kalkmış, nereye gittiğini bilen ayakları onu ön bahçeye çıkartıp, eksik, bozuk basamaklardan dikkatle indirip, alt bahçedeki kapıyı açtırmış, girmeden içeri baktırmıştı. Ayakları eşikte, belinden bükülü bedeninin üstü içerde. Görebildiğince, küçük bir odadan oluşmuş karanlığa. Sağ eli kapı tokmağında, sol eli kapı kasasında… Sonra,  yine o eksik, bozuk basamaklardan dikkatle, tutuna tutuna yukarıya çıkıp, bahçeye, oradan da eve gidecekti ki, karşı karşıya geldiği kayalık alan, komşu bahçeyle arasındaki kayalık alan, didikleyici tutumuyla gözüne batıverdi. Tehlikeli görünse de, az çabayla aşılmayacak engel değildi, hani. Üstelik kendisi aşabiliyorsa, karşı tarafın da aşabileceği düşüncesi gelip kafasına oturunca, canı sıkılmıştı. Ev boş ya da dolu olsa da, onun için bir sorun var gibiydi. Gündüz kımıldanmıyormuş gibi görünen nesnelerin, geceleri yaşamını sarpa sokan gölgelere dönüşerek, nasıl devindiklerini düşünmezlik edememişti. Bahçeleri ayırmak, bu durumu çözümlemek için kayalık alana iyice yaklaşmış, keskin kenarlı bu kaya kümelerinin taş kesilmiş dalgalanmasını delip geçen bitkiler, açık seçik gözüne değdiğinde de, bu düşüncesinden vazgeçmişti. Şimdi yapılacak başka işler vardı. İçeri girip tezgahtan notlarını aldı, arka bahçeye yöneldi ve banka oturup, aldığı notları okumaya başladı. İnşaatta yaşamaya karar vermişti, basit çözümlerle şantiyelerde bile yaşamıştı nasılsa, burada da yaşayabilirdi. Hem yaşamak, hem çalışmak için bir düzenek kurduğunda da, pansiyondan ayrılabilirdi.
Bedenini, aydınlanmış yüzünü eve döndürmüş, gözlerindeki yoğun parlaklıkla eve bakarken, ferforje bankta düşündükleri bunlardı. Olan biteni tam olarak anlayamamasına rağmen, bir uyumsuzluk duyumu, bedenine devinme isteği olarak yansımıştı. Bu yansıma, az önce oturduğu odayı kullanmasından, hatta zamanı geldiğinde o odayı kendisinin yapmasından, en azından bazı yerlerini yapmasından, bunun bir  zorunluluk olduğundan söz ediyordu. Genliği durmadan artan salınıma benzer bu devinimi tutkuyla seyredebilecek ölçüde de, kendindeydi. Bunun için en uygun oda oydu ve o odanın, onun yatak odası olmasında karar kılmasıyla, bedenini devindiren salınım, denk aralıklı dizemle yavaş yavaş sönümlenmişti.
“Evet, güzel oldu. Yarın eşyaları alırsam, öbür gün ya da sonraki gün burdayım o zaman...”
İçi bir tuhaf olmuş, bir yandan çocuk gibi seviniyor, bir yandan da böyle bir yerde yalnız yaşayacağı düşüncesi, aklını didikleyip duruyordu. Düşüncelerini, duygularını düzenlemeye çalışmış, bugüne dek yaptıklarının, bugünden sonra da yapacaklarının, hırs yerine katıksız sevgiyle olan bağı aklına gelince de, bir tuhaf olan içi ısınmıştı. Dehşetengiz yalnızlığı göğüsleyebilmek için, kişide, hırstan fazlasının olması gerekiyordu: Sevgi.
“Evet, sorun yapma! Sen, yolunu bulursun.”

“Hanımefendi!” diyen sesle düşüncelerinden sıyrılıvermişti. Gelen Won Ha idi ve her iki eliyle bir paket taşıyordu.
“Ustam yolladı. Karnınız açtır, diye. Size yemek getirdim.”
“...”
Şaşırmıştı, bu onun için beklenmedik bir şeydi. Ne gerek vardı türünden bir şeyler söyleyecekti ki, hemen vazgeçti. “Teşekkür.” demekle yetindi. Yüzüne küçük bir gülümseme oturtmuş, Won Ha’nın gelişini izliyordu. Genç çocuk geldi, Mina Hanım’ın yanına paketi koydu, geçti oturdu. Paketi düzgünce açtı, içinden deniz kabuklularıyla ya da yumuşakçalarıyla harmanlanmış ramenin bulunduğu kabı çıkardı, kapağını açtı, saygılı bir tavırla, iki eliyle Mina Hanım’a uzattı.
“Siz? Size yemek yok?”
“Biz yedik. Bu sizin. Siz yiyin.”
“Teşekkür. Siz çok nazik.”
Won Ha, bahçenin geniş açıklığında, kente karşı yerleştirilmiş bu banktan, bu yüksek noktadan, damlar, kuleler, binalar topluluğundan oluşan kenti, bir hoşnutluk duyumuyla izlemekteydi. Yalnız, bu duyumun kenti izlemesinden mi, yoksa orada olmasından mı kaynaklandığı belirsizdi. Pakette çatalı gören Mina Hanım şaşırsa da, üstünde durmamış, ağzına aldığı, daha doğrusu çektiği rameni, yavaşça, hatta bir eliyle de ağzını kapatarak çiğnemiş, tam yutuyordu ki, Won Ha,
“Buradan kente bakmak çok güzel.”
Mina Hanım rameni yutmuş, sonra bir kez yutkunmuş, Won Ha’ya,
“Evet.” demişti. “Çok güzel. Gece en güzel.”
“Gece hiç gelmedim. Bilmiyorum. Bu ilk gelişim.”
“A! Gelin... bakın. Serbest.”
“Hanımefendi... bir ev aldınız. Güzel... bu çok güzel. Güzel oldu.”
“Aa?”
“Bu evi aldınız. Ben de, sizi tanıdım. Benim için önemliydi.”
“...”
“Geleceğiniz günü görmüştüm. Dedim, evi bu kadın alsın.”
“Anladım.”
“Sonra, bir daha geldiniz. Bugün üçüncü.”
“Aa, doğru. Evet, doğru.”
Bazen öyle görülmemiş bağlar oluşur ki, yıllarca biriktirdiğimiz her şey, tüm anılar, sevgiler, sevgisizlikler, acılar, üzüntüler, sevinçler anlamını bilmediğimiz ya da yitirdiğimiz imgelere dönüşür. O imgeye baktığımızda bir zamanlar anlamı olduğunu biliriz, bir zamanlar anlamı olan imge gibi bakarız ona. Ne var ki, yalnızca bakarız. Bakmaktan kendimizi alamayız. Unuttuğumuz bir şey olduğunu bilir, unuttuğumuz o şeyi anımsamak isteriz. Anımsamamız, anlamını bilmemiz de çok gerekli değildir sonuçta. İmge sonsuzca bölünüp durur, ürer, ölür. Her ölümden yenisi doğar. Herkesin bir kırılma noktası vardı. İnsan kitap gibi okunamazdı kuşkusuz. İnsanı sözcük yapsaydık, ardından büyü çıkacağını önceden bilirdik.
Mina Hanım Won Ha’ya böyle bakıyordu. Bu genç çocukta ne vardı, şu an bilemiyordu. Ya daha sonra bilecek miydi? Yüzünden herhangi bir etnik kimlik okuyamıyordu. Gözleri ona birini anımsatıyordu da, buna olanak yoktu. Güzel çocuktu. Hafif şaşılık bakışlarına başkalık, derinlik katmıştı. Duruşundaki, yüzündeki efendilik, erken olgunlaşan ya da olgun doğan insanlara özgüydü. On üç, on dört yaşından küçük değildi. İnceydi, ama zayıf sayılmazdı.
“Bazı şeyleri asla göremeyiz. Ama görme isteğinden de asla vazgeçmeyiz. Zaman bu nedenle bükülüyor.”
“Ne?”
Won Ha keyifle gülümsüyordu. Bedenini Mina Hanım’a döndürdü, ona doğru eğildi, gözlerini onun gözlerine dikti. En içten, en duru bakışlarla bakıyordu, ona.
“Ben,” dedi, “çok çizgi film izlerim. Filmde söylenmişti.”
“Aa, anladım.”
10
Edebiyat / Ynt: Hermann Hesse: Hayatımı Değiştiren Yazar
« Son İleti Gönderen: MG. Özgeç Mayıs 20, 2019, 07:25:59 ÖS »
Sevgili albertinkaranfili,

Gerçekte her şey o kadar basit ki... Karmaşıklaştıran bizleriz.
Kiminde karmaşık görünen şeyleri basitleştirerek, değersizleştiren de bizleriz.

Bizler “gen havuzundan” öyle ya da böyle, doğanın, ana babanın kesinlikle dahil olmadığı bir süreçle yani bir “DNA” ile doğan herhangi bir organizmayız. Doğmamızın herhangi bir anlamı yok.
Var oluş nedenimizin bir yanıtı yok.

Size, sizden başka kimse yardım edemez.
Ama hiçbir şey de yapmayacak mıyız?

Yapacağız.
Dingin, telaşsız, kaygısız...
Denetim, disiplin, zamanlama, sabır...
Güçlü bir sağduyu...

Her şeye belli bir uzaklıktan bakarak...
Ben daha ne, kim olduğumu kendim bilmezken, bir başka biri mi bunu bana söyleyecek?

Yürüdüğünüz yolda “yürek” varsa, nerde yürüdüğünüz hiç önemli değil.
Arkası gelecektir.

Sevgilerimle...
Sayfa: [1] 2 3 ... 10