Gönderen Konu: Esasında Türkçülük: "Türkçülüğün Esasları" İçin Polemik  (Okunma sayısı 5016 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ziya Gökalp-Türkçülüğün Esasları için polemiktir.


I.
Genelde kültürün, özelde ise Türk kültürünün otantik kabulüne karşılık uygarlığın yabancılığına vurgu nereye kadar savunulabilir?Yoksa bu iki kavram arasında oluşturulmaya çalışılan ayrım tamamiyle uygarlığa içrek midir : yapma olması, yani kültürel olmaması bakımından? Ziya Gökalp’in bu ayrımı koymasında kendini yadsıyan bir durum ilk bakışta bile göze çarpar.
II.
“Halka giden aydının iki amacı olabilir : Onlara yoksun oldukları uygarlığı götürmek yahut onlardan kendinin sahip olmadığı kültürü edinmek.” Uygarlığın millet için yıkıcı etkisi kendince kanıtlandığı taktirde 2.ye de vurgu yapılması, tezin kendine savaşını imler:”Türkçülüğün esasları” Türk’e karşı...
III.
Türkçülük nedir? Uygarlığın kültürü eleminesine, kültürün zayıflamasına karşılık uygarlığın kapsam gelişmesi ve sarmalamasına binaen bir milletin zayıflaması ve kültürü yüksek diğer bir milletçe yok edilmesi yahut baskı altına alınması düşüncesine rağmen “Türk kültürü” ve “Batı uygarlığı” kavramları aynı cümlede kullanmak.
Türkçülük, ”ulussallığın dışsal bir gerçeklik olarak” tasavvurunun yine bu Türklük kimliğince ve dolayısıyla paradoksal bir şekilde bulunmasıdır.Öyleyse burada “dışsallık” ve “gerçeklik” sadece fiksiyonlardır.Zira “ulus, bir kimsenin içinde yaşadığı eğitimini aldığı toplumdan başka bir şey değildir”Bu durumda ulus değiştirmenin imkansızlığını hakikat zeminine almak sadece bir psikolojik gerekliliktir, bir gerçek değil ki , düşünüldüğünde görünen şudur : ulusçuluğun kendisi son kertede bir psikolojik zayıflığın ürünüdür.
IV.
“Türk ulusundan, İslam ümmetinden, Batı uygarlığından” olan Türkçü bu iyelikleri birbirinden kesin çizgilerle ayırdığında Tanzimatçılarda eleştirdiği “yarım yamalak inkilapçılık” çizgisinden uzak nasıl kalabilir? Esasında uygarlığın salt bilim ve teknikten oluştuğu düşünüşünde bu eleştiri konusu edilen  yarım yamalak inkilapçılığın allanıp pullanmış hali yok mu? Milli, dini ve medeni ayrımlardaki kesinlik inkilapçılıktaki zafiyetin gösterenidirler: bu sayede devrim bir tür yumuşamaya uğratılabilir, yadsımayadaki ince ayar ile törpülemeler daha eziyetsiz ve ruh için hasarsız bir hale sokulabilir.
Bu motto, geleneğin sağaltılması, dinin ve ananenin korunması için üretilmiştir.Tanzimat inkilaplarında eleştiri konusu edilen “doğu ve batı uygarlıklarının sentezi”, Türkçülükte bu mottonun arkasına gizlenerek yaşamını sürdürmeyi başarabilmiştir.Bilim ve tekniğin yani Türkçü teminolojide uygarlığın nesnelliğinin ve kapsayıcılığın kabülü –ki bu mevzu aydınlanmacı olan söz konusu hareketin zorunlu olarak onaylamak zorunda olduğu şeydir- kesin olarak kültürün aleyhinde olacaktır.Bu kısmen de olsa paradigmaca dillendirilmiştir de.Ancak bu noktanın sistemi çıkmaza götürmesi söylemin incelikli üretimlere girişmesine sebebiyet vermiştir.
Japon ve Yahudi uluslarınında tersi bir durumun olabilirliğinin kanıtlandığını ileri sürmek için oldukça sığ bir düşünüş tarzına sahip olmak gerekir ki, bu tam da Türkçü’nün sahip olduğuna tekabül eder.Zira ne Japonlar ne Yahudiler Batı uygarlığına girmek için Türkçülerin uyguladığı yöntemleri uygulamışlardır.Hatta onların batı uygarlığına Türkçülerin dediği manada girip girmedikleri de bir tartışma konusudur tabi, öncelikle “batı uygarlığı” kavramı sorgulanmalıdır. Bu tür indirgemecilikler ulusalcının karakterine son derece uygundur.
V.
Gökalp’in söylemini Durkheim iskeletine oturtması hiç de şaşırtıcı değildir, zira Marks’ın gözlerine sahip olmasını beklemek büyük saflık olurdu. Burjuva düşünüşlü -ancak kendisi fiziksel olarak burjuva olmayan- Türkçü’nün toplumsal çözümleme yaparken karşısındakine ekonomik konumlanışlar ile değil, “toplumsal kurumlar” ve “toplumun ortak tasarımları” –bu ortak tasarımların ortaklığının nereden peyda olduğunu sormaya gerek yoktur- saflığıyla yaklaşması Allah’ın emridir.Milliyet de diğer iyelik durumları gibi tanrısaldır ve tam da bu yüzden kendisine tapacak özneler yaratır.
Gökalp “Toplumun ortak tasarımları, Marks’ın sandığı gibi toplumsal hayatta etkili olmayan gölge olgulardan değildir; tam tersine bütün toplumsal hayatlarımız bu tasarımların etkilerine göre biçimlenir” derken aslında şunu kasteder “Ekonominin belirleyiciliği ilkesi kabül edilirse, bir sömürünün varlığı da kabül edilmiş olur.Bu da milletin yerini, proleteryanın alması dolayısıyla ulusalcılığın foyasının meydana çıkması demektir.Bunun da ötesinde din, kültür tersdüz edilmiş olur yani benim ve kitlenin yaşamak için ihtiyaç duyacağı simgesel iman alanı yok olur.”Bu, sadece ve sadece tipik sürü insanı düşünüş şeklidir
Bir başka yerde Gökalp şöyle der: “yalnız ekonomik kurumları gerçek saymak, fizyolojik olgular arasında yalnız mideyle ve sindirim borusuyla ilgili olguları gerçek sayıp, öteki yaşamsal olguları bunların gerçek olmayan ve etkisiz gölgeleri saymak gibidir” Analojideki fizyolojiden değersel alana yapılan – bu aydınlanmacı mantıktaki en belirgin hatadır- abuk geçişi görmezden gelirsek, örneklemenin “yiyip içme” üzerine olması - pisboğazlılığından semirmiş bir kodaman gibi- oldukça ironiktir.”Öteki yaşamsal olgular” derken Gökalp sanki kendisi için yaşamsal olan kültürel alandan bahsediyormuş hissine kapılmamanın mümkünatı yoktur...
Türkçülüğün Marks karşıtlığı ikili düşünüş şeklinin bir ürünüdür ve zevatı kurtarmaya yöneliktir, daha ötesi değil.
VI.
Soru Türkçülüğün doğuşu ne şekilde formule edilebilir şeklinde sorulduğunuda zaten cevap sorunun içerisinde kurulmuş demektir. Bu soruya kapitalist düşünüşe dolanmış olan Durkheim’in vereceği izlek üzerinden cevap verileceği aşikardır ki zaten bu aşikarlık daha başında Marksist perspektife negatif eleştirel bir yaklaşım sergilenmesine sebep olur. Ekonominin belirleyiciyiciliği epistemik bir gerçek olamaz, fakat aksiyolojik bir değerlendirme ile alındığı taktirde dirimsel bir çabanın gösterenine dönüşebilir ki bu nokta Marksizm’de hedef tahtasına alınıp işlenmesi gereken noktadır. Ulusalcı paradigmanın Marksizm’e yönelişindeki olumsuzlama ise bu noktanın fersah fersah uzağına onun ters yönüne  düşer. Marksın benzetimiyle -camera obscurde-
VII.
Dil ve kültür toplulukları olan ulusların eskiden de var olduğunu ancak dinsel ve siyasal emperyalizm arasında hapsoldukları için etkinlik gösteremediklerini söyleyen Gökalp, eleştirdiği emperyalizme içrek olarak, olumsuzladığı Marksist  istence karşı savaşım verir ancak a priori özne olarak olarak aldığı millet esasında a priori özne olarak işçi sınıfı ile benzeşir ve bu benzeşim iki söylemin de aydınlanmacılığın ürünü olmasından kaynaklanır.Bu bağlamda Marksizmin başkaldırısı -Camus’nun başkaldırısı gibi- başkaldırdığına içrektir.
Türkçülüğün öznesi millet olduğu için ve millet ulusalcılığın tanrısı olduğundan sorgulamadan muhaf olması sebebiyetiyle çözümlemeye tabi tutulmaz.Bu erişilemezlik, ulusalcının topluma baktığında gördükleri ile marksistin bakışındaki farklılıkları açıklar: birincisi toplumunda tek millet, tek dil, tek din görür, ararken iken, ikincisi iki sınıf görür.İkincide din, dil, ırsiyet, kültür çözülmüş, daha dirimsel bir perspektifin kullanıma alınabilme imkanı yaratılmıştır.
Bunun içindir ki, ulusalcı toplumda (millette) ekonomik niteliğin oluşmasını üçüncü ve son aşamada olarak kurgular, ilk aşama kültürel ulusallaşma ikincisi ise siyasal ulusallaşmadır. Ulustarası şirketler milliyetçi paradigma için anlamdırılamaz niteliktedir ya da A.B.D. yapılanmasınının nasıl olup da bu denli tesirli olabildiğini idrak etmeye çalışırken zihinsel felce uğrayacak gibi olur.
VIII.
“Ulusal ekonomi ticari bir vurgun aracı değil, bilimsel bir okuldur.”, daha açık söylemek gerekirse “İnsan öldü.”
IX.
Türkçü’nün ahlak anlayışının oldukça ahlaka uygun olduğu söylenmelidir, onda ahlak iki şekilde kategorilendirimiştir:
1-   Yurt ahlakı
2-   Uygarlık ahlakı
Bu iki ahlak türü birbirine bağlı hatta parelel olabileceği gibi birbiriyle ters orantılı da olabilir ve bu nokta Türkçü ahlak için pek de sorun teşkil edici bir durum oluşturmaz, çünkü her halikarda yurt ahlakının dominant karakterde olması bir postülattır.Gökalp İngilizlerin uygarlık ahlakındaki geriliklerine - savaş dönemindeki uygulamalar- karşın, yurt ahlakındaki sağlamlıklarını –savaştan kaçan askerlerinin olmaması, vatanseverlikleri vs.- över ve Türklerde tam aksi bir halin yaşandığını söyleyip yakınır ve “keşke bizde de yalnız yurt ahlakı yüksek olsaydı!” diyiverir.Bu noktada yurdun –ona göre yurt topraktan öte, kültürel bir bir niteliktedir, hatta toprak  sadece bu kültürün zarfı gibi olması nedeniyle bir öneme sahiptir- insana oranla daha değerli olduğu alenidir.Özne millet olduğu için birey,  insan tekili ikincil bir öneme sahiptir.Bu ayrım yapıldıktan sonra insanın değerinin hiyerarşik sıralaması yapılmalıdır:
1-   Ulustaş
2-   Ümmettaş
3-   Uygarlıktaş
4-   İnsanlık (bütün insanlar)
Bu durumda “yurt  ahlakını uygarlık ahlakının önüne geçirmek  ve insanın değerini uygarlık ahlakı çevresinde merkezden çevreye doğru gittikçe eksildiğini ilke saymak gerekir.”Bu sıralamada ümmetin uygarlığın önünde yer almış olması, yine Türkçülükteki devrimci zayıflığın  bir imleyeni olmasının yanısıra söz konusu hiyeyarşi “batı uygarlığına” girmek isteyen Türkçü’nün  iki yüzlülüğünü de gösterir.Kendisi için uygarlıktan daha önemli olan din ve dindaşlık, girmek istediği medeniyetce uygarlığın bir altında konumlandırılması gereken kavramdır.Aksi taktirde ulusu Türk, ümmeti müslüman olan Türkçü nasıl uygarlık değiştirebilir!
Buradaki ümmet vurgusu batı rönesansına eklemlenen reformasyon hareketinin Türkleştirilmiş hali gibidir.İki harekette de köylü zihniyeti modernize edilmiş ve zayıflatılmış bir dindarlık olarak doğmak suretiyle zihinlere enjekte olmuştur.
Böylece daha önce uygarlığın dinden ayrı konumlandırıldığı düşünüş tarzı bir süreliğine terk edilir ve “uygarlık topluluğu önce dinsel bir ümmet halinde yaşar” denilir. Bu aydınlanmanın hatta realist anlayışın sürekli vurguladığı ilerleme, insanlığın yahut indivualin ilerlemesi mitinin şekil değiştirmiş hali olduğu gibi, Türkçü söylemin kendi içerisinde de bir sağlam bütünlüğe ulaşamamış olduğunu da gösterir.Bunun için birincil etken dini anlayışın baskınlığının sürmesidir.
X.
Türk ulusalcılığı batı uygarlığının uluslararasıcılığını tam da olduğu şekliyle kavrayabilmiştir ve belki de Türk ulusçuluğunun ona katılma istemi tam da bundan dolayıdır. Uluslararasıcılıktaki sevgi, barış, kardeşlik, dostluk temaları uzun yıllar boyunca arkasına taktığı boş konserve kutularının şenliği ile taraftar toplayabilmiştir.Hatta Türklerin icat ettiği “çocuk bayramı” da  icadından kısa bir süre sonra bu gruba katılmıştır : ”Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Gözleri açmanın zamanı geldi : bu sevgi pıtırcıklığı koskoca bir yalandır, uluslar arası kaynaşma çabası ancak ve ancak sefil, çaresiz, düşkün milletlerin birbirlerinin sırtlarını sıvazlamalarından ibarettir.Kudretli bir toplumun yapacağı şey görülmek isteniyorsa, eski Moğollara, Türklere, yakın tarihte Almanlara, günümüzde Amerikanlara bakılması yeterlidir. Ne Attila, ne Napolion, ne Cengiz Han, ne Hitler, ne Stalin, ne de Bush toplumu diğerine karşı bir dostluk beslemiştir, genişleme, diğerini baskı altına alma, zenginleşme, kendi kendisinin farkına varma tutkusu hep bir adım önde gitmiştir. Bu tutku bir milleti millet yapan, bir arada tutan duygunun ta kendisidir, ne kültür birliği, ne dil ne de din birliği bu ihtirasın yarattığı “birlik ve beraberlik “ hissini doğurabilir.
Söz konusu hırs iki türlüdür: istibdad için birleşenler ve istibdada karşı birleşenler.Türkler bu iki durumu da  sonuna kadar tatmış ve bundan kendince dersler çıkarmış bir ulustur.
XI.
Türkçülük uluslarasıcı olarak konumlanışa adapte olabilme yetisini sonuna kadar gösterebilmiştir. Kavrayışı öylesine derindir ki, “O, ulus esasını kabul etmeyen hiçbir düşünsel dizgeyle bağdaşmayacağından “milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-ı zemin”  diyen- dünyadaşlığı içine alamaz.” Dünyadaşlık ulusalcılığın direkt olarak öznesini, iyelik ile kimliklendiği ve eyleme geçebildiği milletini hedef alır, öyleyse humanizm ve demokratik anlayış burada sekteye uğramak zorunluluğunu taşır.
Türkçülük diğer millete karşı gizlediği hislerini gizleyebildiği uluslarasıcılık kavramı ve bunun pratikleri ile sıkı fıkı olabilirken “hiçbir Türkçü dünyadaş olamaz.”Bu durum aynı zamanda Türkçü ahlakta insan değerine ilişkin olan hiyeyarşik sıralamada sona düşen moral kuralın da hasara uğraması anlamına gelir.
XII.
Sanatın ulusallığı herhangi bir şeyin milliliğinden kat ve kat saçmadır.Öncelikle sanatsal yaratım milli değil, bireysel niteliktedir.Sanatta yetkinlik, deha, pırıltı yaratıma gelenekselin dışında, ötesinde birşeyler katmakla, yaratmakla ortaya çıkar.Belli şablonlar içerisinde yaratılan klasik eserler içerisinde dahi kültleşen, parlaklığı ile diğer eserlerin önüne geçen yaratımlar sanatçının yaratıcılığının izlerini taşırlar.
Milli sanat sıradan olandır, hatta sanattaki milliyet ondaki takliti imler: bir sanat eseri olarak alışkanlıklar.
XIII.
“Kendi” dışında dayanak  noktaları arayan ve bulan insanoğlunun başarılarını bulduğu dışsal odaklara mal etmesi onda karakteristik ve yapısal bir nitelik haline gelmiştir:
 Hegel okunduğunda Bach’ı derinden bir yerlerden duyumsamamak elde midir? Kendi yaratımı karşısında ezilen ve kuvvetini tin ve tanrı olarak yanlış anlayan iki deha: Çokluk ve bunların bütünlüğü, karşıtların sentezi, diyalektik, yılan gibi kıvrılarak salına salına “ilerleyen” seslerin oluşturduğu tamlık ve Hegelyen kapanım... Bu eserler karşısında esrimelerle titremeye başlamadan durabilen bir tek ruh var mıdır?

"Müziğin amacı ve nihâi sonu, Tanrı'nın zaferi ve ruhun arınmasından başka bir şey olmamalıdır." derken Bach -Hegel adına da, ondan önce konuşarak- kendi perspektifizminden, çokluğundan korkusunu dile getirmemiş midir? Müziği tanrı ve ruhun arınması için kullanma...Korkunun ruhsal arınma teması ile birlikteliği...
Bach barok ötesidir, ama bu onun klasikliği değildir. Onda sanatsal yaratım felsefik yaratımdan -Hegel- bir çağ önce davranarak kendini var kılmıştır.
XIV.
Descartes’ta ise çağının ruhu Vivaldi olarak gizlenmiştir.Vivaldi’nin dört mevsimi esasında tek mevsimden ibarettir.Ondaki cılız çok seslilik  Descartes’in ikircikli, yozlaşmış kuşkuculuğunda kendine bir yer bulabilir.Vivaldi ve Descartes metafizikliği ve reformasyon ruhunu taşımaları ile  Barokturlar.
İgor Stravinski Vivaldi’nın yüzlerce koncerto yazmadığını, aynı konçertoyu defalarca tekrar edip durduğunu söylediğinde haklıydı.Aynı şekilde Descartes da aynı özneyi tekrardan yüzlerce kez keşfetmiştir.Descartes’in solipsizmi Vivaldi’nin tekrar eden melodisindeki gizil hezeyanda “cogito ergo sum” çığlıklarına karışır.Dört mevsimin yinelemelerindeki sayıklamada Descartes’ın “varım” , “bir özne olarak var olmalıyım” nidasını  işitmemek için sağır olmak gerekir.
« Son Düzenleme: Nisan 12, 2014, 10:43:37 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: esasında türkçülük: "türkçülüğün esasları" için polemik
« Yanıtla #1 : Nisan 11, 2014, 10:01:18 ÖS »
XV.
Ulusal sanatçı eserini milletine mal ederken, esasında kendisini ve sanatını yüceltme içgüdüsüyle hareket eder -yüce milletten esere değen bir damla ışık huzmesi ile eserin değerine değer katılacaktır, yada buna bir tür “ iyi çocuk olma eğilimi” denilebilir -, yine sanat sever de beğenisini eserin ne denli Türki olduğunu belirterek övdüğünde kendisini o milletin üyesi olarak onurlandırır.Sanatsever eserin yaratımına böylece milletiyle birlikte katılmıştır.Eserin ulusa maledilmesi çift yönlü bir haz yaratır.
XVI.
Sanatsal zevkin ulusal olması ondaki dirayetsizliği ve iktidarsızlığı gösterir.Böylece zevk sadece ve sadece bilinenden, anlamlandırılabilenden, kavranabilenden, yani önceden deneyimlenmiş olandan, birbirine benzer olandan hatta taklitten kaynaklanır. Bu aynı zamanda estetik alanın aksiyolojik-episteme etkisiyle daraltılması da demektir. Yüksek sanat daha doğrusu edebiyat  ne “kültürelleşme”, ne “yetkinleşme” ile ortaya çıkar.O daha çok bir dayanıklılık meselesidir, kavranamayana ve eksik olana karşı dayanıklılık.
Zevkin ulusallığının estetiğin yarattığı bir esrime mi, yoksa psikolojik bir gereksinme mi olduğu hususu için denilebilir ki, ikinci çıkarsama birincisine oranla daha yerindedir.
XVII.   
Sanattaki eksiklik yüksek ruhlarda mutantan bir esrikliğe dönüşür.
XVII.
Ulusal Türk müziğinin “Türk Halk Müziği ile batı müziğinin kaynaşmasından oluşacağı” inancı tam bir abuklamadır.Eğer bir ulusal müzikten bahsedilecek ise bunun ulusal dil gibi halka ait olan, daha doğrusu halkça belirlenen olması gerekmez miydi?Yani, “halkın sanatsal içgüdüsünden” bahsediyorum.
Ulusal Türk müziğini belirlemeye çalışmak, hatta bunun için yol göstermek, yöntemsel bir çalışma yapılmasını istemek oldukça yersizdir ama kendisi yersiz yurtsuz olmak istemeyen  yersiz  bir ideoloji için değil.
XVIII.
Durkheim’den ödünç alınan forsa ahlakı “moralitedeki görevlerinden” bahsederken görevlerin amaçları bireyler değil, topluluklardır dediğinde forsalığının katmerlendiği ayırt edemiyecek denli halayıktır.Bu forsalık, ahlakı indivualden toplumsallığa aldığında aslında tek amacı dini bir ritüel ile tanrısına tapınıp ondan yağmur dilemektir.Önünde diz çökülüp yakarılan bu tanrının ismini vermeye gerek var mı?
Türkçülüğün kendisine bir amaç olarak belirlediği uygarlık ahlakının yükseltilmesi mevzusu da batı uygarlığındaki –herhangi bir diğer uygarlık alanı, Türkçü için ilgi nesnesi değildir, bunu kendisi ifade etmekten çekinmez – Türkçü tanrının tatmini için Türkçülüğün gündemine alınmıştır.Forsa ahlakından diğerkamlık beklemek çok büyük bir safdillik olur.
Son kertede Türkçülük, batı uygarlığındaki teleolojisi açıklar : “Her ulusun yer yüzünde gerçekleştireceği tarih ve uygarlıkla ilgili bir görevi vardır.Türk ulusunun görevi ise ahlakın en yüksek erdemlerini uygulama alanına çıkarmak; en olmaz sanılan özverilerin ve yiğitliklerin olabileceğini kanıtlamaktır”Uluslararası arenada ışıldayan bir ahlaki fenomen : Türk!
XIX.
Ekonomik ahlak – sahidende bu ahlak anlayışı fazlasıyla ekonomiktir, “bir taşla iki kuş vurur” -  “Türkler özgürlük ve bağımsızlığı sevdikleri için komünizmi kabul edemez ama eşitlikçi oldukları için de bireyci kalamazlar” öyleyse “Türk kültürüne en uygun dizge solidarizm yani dayanışmacılıktır” sözleriyle ifadelendirilir.Solidarizm sözcüğündeki debdebeyi söndürmek ve onu olduğu yere koymak için sözcüğü “sadaka” ve “vicdan rahatlatma” kelimeleriyle ilişkilendirmek zaruridir.Ekonomide Türkçülük olarak adlandırılan şeyin burjuva ahlakı güdümündeki ekonomik yapılanmada kendi payını çıkarmak için uydurulan bir kavramsal bileşimin içeriklerini işaret ettiği açıktır.Zira paradigma içerisinde milletin bir bütün olarak özneleşmesi, bunun aksi bir durumun mümkün olamayacağını garanti eder
XX.
Bilimin felsefeyi belirleyiciliği düşüncesi tamamen modernist mantığın bir diktesi olarak felsefe için bağlayıcılığı bulunmayan bir ön kabulken dahası, felsefe için ön kabüllerin içine gizlenmiş “a priorilerin“ neliğinin ortaya konulması bir görev iken, felsefede nesnellikten bahsetmek bir talihsizliğin sonucu olsa gerek.Felsefe için ön kabullerin içene gizlenmiş “a priorilerin” neliğinin ifşasının da bir postulat olduğunu söylemek ise bu talihsizliğin tekrarlanması olarak,  ancak çifte kadersizlik olarak ifade edilecektir.
Bilimin üzerine yükseldiği felsefe sisteminin nesnellikten uzak olması, bilimde nesnel olana bir adım dahi yaklaşılmasına engeldir.Hatta bilimin kendisinin varlığı bu nesnellik için negatifleme yapmaya gereklilik ve yeterlilik sağlar.Bir ölçüt olarak o veya bu bilimsel tekniğin varlığı, onu nesnellikten alıkoyar.Son kertede nesnellik ve öznellik iki insani tasavvurdur.
Felsefenin bir evresinin nesnel, bir evresinin de öznel olduğu şeklindeki bir çıkarsamadan yola çıkılarak varılan “bilimin felsefe gibi uluslararası olmak zorunda olmadığı, ulusal da olabileceği” düşüncesinde felsefenin sorgusundan bir şekilde kurtulmayı başarabilmiş kavramlar yumağı bulunur.
Öncelikle Gökalp'in felsefe tasavvuru marazlıdır ve felsefeyi "konuşulmaması gerekenler hakkında konuşmaya" itmekten, ancak ve ancak -Gökalp doğrucu davut, hakikatçi olmasına rağmen- yanılsamalar üretmeye davetten öte bir işlev yüklenemez. İkinci olarak ise, onun felsefeyi varsayımlar üretmekle eşleştirdikten sonra Türkçülüğü gerçek zemininde alması bir çelişki doğurur.Gökalp onda "öznel" olanı varsayımlar kategorisine almasına rağmen, Türkçülüğü gerçek statüsüne konumlandırır.Bu aslında ulusun gerçek statüsüne alınması demektir, ancak bu da "gerçek" olamaz, zira ulusun bilimsel (gerçek) olduğunu  iddia etmek oldukça yanlışlanması basit bir iddiadır.
Gerçeğin bir olması ve onun da Türkçülük olduğu fikri bu kavramlar yumağınının reaksiyona girmesi sonucunda ortaya saldıkları bir yanılsamadan ibarettir.Hatta aksiyolojiye içrek olan Türkçülük değerlendirilirken gerçek olup olmaması bakımından ele alınması da yerinde değildir, ancak bu paradigma kendisini bilimsel paradigmaya göre şekillendirdiğini iddia ettiği için –sık sık bilimsel analojilerin yapılması, gerektiğinde bilimsel araştırmalardan destek almak suretiyle kendisini ifade etmesi bu uslamlamanın yapılmasını kolaylaştırır- değersel alana dahil olduğunu unutup gerçek statüsünü öne sürer.
Realist bir semptom olan “gerçek yumurtlamak” artık insan için olağan bir hastalığın belirtisidir.Kuş gribinin 21.yy hastalığı olduğuna kim inanır ki...