Gönderen Konu: Patrimonyalizm  (Okunma sayısı 6507 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Patrimonyalizm
« : Ağustos 10, 2018, 08:17:30 ÖS »
halil inalcık okuyorum bu ara. osmanlı devletininin siyasal rejimini weber'den ödünç aldığı patrimonyalizm kavramı ile inceliyor. patrimonyalizmin kelime anlamı "babadan kalma mal mülk." biraz açıklamak gerekiyor:  patrimonyalzm ataerkil bir yönetim biçimi, iktidar babadan oğla geçiyor. iktidar sahibi; orduyu, bürokrasiyi, ekonomik faaliyeti ve tüm siyasal aygıtları ve hatta sosyal yaşamı iktidarının bir uzantısı olarak görüp tanzim ediyor.

devleti böyle tanzim etmeyi mümkün kılan ise sürece katılan her bir dişlinin konumunun tek belirleyicisinin sultan olması. böylece patrimonyal devlet "efendinin şahsi iktidarını genişletmek için sırf ona ait bir araç" haline gelir. patrimonyal otorite, kişisel ve keyfi olduğunu oranda öncelikle askeri güce dayanır. askeri güç, sultana mutlak itaat ve sadakat ilkesi üzerine inşaa edilir. aslında mutlak sadakat ve itaat; patrimonyal devlet hiyerarşisinin temel ve kurucu değerleri olarak karşımıza çıkıyor. kişinin hiyararşik konumu öncelikle "liyakat" değil ancak "sadakat" ile belirleniyor. 

patrimonyal otorite meşruluğunu gelenekten almakta. osmanlı özelinde alırsak orta asyadan gelen kut ve  islami gelenek. halil inalcık, bunların sultanın dünyevi ve göksel iktidarının kökeni olduğunu söylüyor - hakanlığın ne denli dünyevi kabul edilebileceği konusunda şüpheliyim. öte yandan, bu ikili iktidar -dünyevi ve göksel iktidar-  arasında asla bir birlik olmadığını söylemesi ilginç. yani, patrimonyal otorite asla amaçladığı ya da sahip olduğunu iddia ettiği birliği tesis edememektedir.

islami bakış açısıyla, tabidir ki hakanlık aslında dünyevi bir iktidar meşruiyeti sağlar. dolayısıyla, halil inalcık'ın türk islam devletlerinde bu iktidar merkezlerinin bir diktonomi ortaya çıkardığını ve devletteki temel çatışmanın buradan çıktığını söylemesi dikkate değer. (tarikat/din adamları ve sultan arasındaki çatışma) böylece patrimonyal otoritenin fiziki olarak dayandığı temel kuvvet olan askeri güç, sultanın iktidarını oluşturan dünyevi ve göksel iktidar odakları arasında gidip gelebilir. Osmanlı özelinde düşünürsek, genç osmanı katleden yeniçeriler gibi "göksel iktidarı" kullanabilir, yahut devletin reformasyonunda   ve batılılaşmada lokomotif motor vazifesi görebilir. yine de şunu eklemek gerekiyor: "sultanın sınırsız ve keyfi otoritesi önündeki en etkili fren islami gelenek olmuştu(...)diğer gruplar, geleneksel yerleşik haklarını koruyabilmek için sık sık ulemaya sığınırlardı."

bundan iki sonuç çıkarıyorum : 1. devinim, sultanın "göçebeliğinden", orta asyadan keyfi bir buyruk gibi çıkıp geliyordu. bu devinim  islami bir kisveye bürünmüştü. 2. bu buyruk, kulların haklarını ellerinden alacağı zaman kullar daha "üstün" ve "göksel" bir otorite olarak "şeriata" sığınıyorlardı.

daha sonra bu çatışma, osmanlı devletinde sivil-asker bürokratlar ile ulema çatışması olarak peyda olmuş görünüyor.
(devam edecek)
« Son Düzenleme: Ağustos 10, 2018, 08:21:28 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #1 : Ağustos 10, 2018, 09:28:29 ÖS »
 halil inalcık, weber'i takip ederek "doğulu prebendalizm" ve "batılı feodalizm" çiftini ele alıyor. prebendalizmi,  mülkiyetin sultana ait olması yüzünden ortaya çıkan feodalizm şeklinde tanımlayabiliriz. osmanlıda tüm devlet olanaklarının tek sahibi sultan olduğu için orada özerk feodal beyler ortaya çıkmamıştı. çünkü toprağın mülkiyeti son kertede her zaman sultana aittir. tüm devlet sultanın kişisel malıdır ve iktidar sahibi mülkünden kime isterse ona ihsan eder. kendisi ise mülke yukarıda değindiğim üzere geleneksel yollarla "hakan" ve "halife" ünvanları ile sahip olur. 

bu noktada weber  prebendalizmin sultanizme dönüştüğünü, feodalizmin ise rasyonal bir bürokrasiye dönüştüğünü söylüyor. böylece patrimonyalizm evrim geçiriyor ve iki farkli devlet yapılanması ortaya çıkıyor. ancak halil inalcık bu bakış açısının indirgemeci olduğunu çünkü tarihsel olarak osmanlıda "rasyonal bir bürokrasinin" pekala ortaya çıktığını, hatta bu bürokrasinin son kertede osmanlı hanedanının patrimonyal egemenliğine son verdiğini söylüyor.

sürecek..

 
« Son Düzenleme: Ağustos 10, 2018, 09:28:40 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #2 : Ağustos 11, 2018, 09:32:32 ÖS »
Alıntı
patrimonyalizm ataerkil bir yönetim biçimidir

patrmonyal kelimesinin "babadan kalma" anlamına geldiğini söylemiştim. kavram aynı zamanda etimolojik olarak patronaj ilişkilerini ifade edebilmekte. hükümdarın yönetici elitleri himayesi, imtiyaz sahibi kılması; onların da hükümdarın iktidarını uygulayarak bir statü kazanması söz konusudur. patron ise baba, ağa, işyeri sahibi, himaye eden kişi gibi anlamlara geliyor. böylece patrimonyalizmin sadece kapitalizm öncesi ortaçağ siyasal rejimleri ile sınırlı bir kavramsal çerçeve sunmaktan fazlasını yapabileceğiniz söyleyebiliriz. benim asıl söylemek istediğim ise, günümüzde türkiye cumhuriyetinin yeni başkanlık sisteminin osmanlı partimonyal devlet yapısına bir öykünme olarak okunabilineceğidir. ayın zamanda bu sistem, cumhuriyetin kurucu değerlerine hem bir başkaldırıdır hem de bu değerleri kullanarak ete kemiğe bürünmüştür. çünkü türkiyede cumhuriyet zaten halihazırda osmanlı devletindeki karmaşık patrimonyal düzeneğin aygıtları arasındaki güç dengesinin değişmesinin sonucuydu. önce durumu özetleyip sonra ayrıntılandırmaya çalışacağım :  mustafa kemal otoritesini de facto olarak meclisten almasına rağmen aslında patrimonyal düzeneği tıpkı osmanlıdaki gibi askeri kuvvetin tatbiki ile çalıştırmıştı.  bu yeni devlet aydınlanmacı ve  pozitivist bir dünya görüşü üzerine ancak patrimonyal bir iktidar olarak tanzim edilmişti. tam da bunun için mustafa kemal, atatürk yani "türklerinin babası/atasıdır."   tabi, burada eski türk devletlerindeki "atabey" ile de bir ilişki kurulduğunu görüyoruz. bildiğiniz gibi atabey şehzadelerin eğitimiden sorumlu öğretmendi, atatürk böylece sadece baba değil aydınlanmış bir baba, türklerin öğretmeni, "başöğretmen" olarak karşımıza çıkıyor.
 sürecek..
« Son Düzenleme: Ağustos 11, 2018, 09:36:57 ÖS Gönderen: samsa »

ademinruyasi

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 9
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #3 : Ağustos 19, 2018, 02:51:05 ÖS »
İyi günler SN.Samsa ben tezinizin çelişkiler içerisinde olduğunu düşünüyorum
 1)Patrimonyalizm batıda yokmudur?
    Cevap vardır ama bizim gibi işlemez işler bunun nedenini sorgulamak lazım aslında..Orda da kral'ın sözü Tanrı sözüdür,kutsal savaşlar için halkı birleştirir,ve yönetim babadan kalmadır...Katolik klisesi kralın frenleyicidir hatta bunun zıt durumunda protestanlık kurulmuştur..
  2) Atatürk için türklerin babası diyorsunuz ve gücünü ordudan alıyor diyorsunuz peki stalin Sovyetler için neydi,kaç kişiyi ölüme gönderdi kim ses çıkardı...
  3)Burdan çıkacak sonuç biz ingilizlere veya fransızlara değil Ruslara benziyoruz aynı şey bugunde geçerli putin rusya için neyse erdoğan turkiye için odur..
  4) Bence bunlar dinle ırkla açıklanacak kavramlar değil bu resmen kültür sorunudur eğer siz yöneticinizi size hizmet eden değil kutsal kurtarıcı görürseniz başınıza belanın buyuğunu almış olursunuz bu da tabi o yönetimin otokratik olup olmadığı ve ideolojisiyle alakalıdır...
Bu temelde psikolojiyle açıklanır batıda feodal beylerin olması yönetime talip her zaman alternatif güçlerin olduğu anlamına gelir oysa bizim gibi halklarda din çok etkili hepimiz koyunuz ve güdülmeyi bekliyoruz buda kapitalizmin neden batıda filiz verdiğini açıklar ki temelde felsefeninde batıda filiz vermesiyle alakalıdır tabi seküler felsefenin...

Saygılarımla...
 
 

ademinruyasi

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 9
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #4 : Ağustos 19, 2018, 02:54:30 ÖS »
Çelişki gibi olması batıda din buyruktur ama onlar dine karşı çıkmışlardır ve rönesans ve reform olmuştur rönesansı tekrar yapmaya gerek yok ama reform bize gereklidir..

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #5 : Ağustos 19, 2018, 05:22:44 ÖS »
weber şöyle diyor kısaca : patrimonyalizm batıda vardır, feodaldir; patrimonyalizm doğuda  da vardır, prebendaldir. yani batıya göre  merkeziyetçidir.

atatürke "türklerin babasıdır" diyen ben değilim.

çarlık rejimi de osmanlı gibi merkeziyetçiydi. onlar da batılılaşmaya çalıştı , mutlak monarşiden meşrutiyete geçmeye  çalıştılar ama onlarda da çar meclisi takmadı vs.. iki imparatorluk da 1. dünya savaşı ile yıkıldı ve yeni rejimler oluştu. her iki yeni rejim de lidere sadakat tanımlı bir bürokrasi üzerinden işledi.

avrupada reformu rönesansa bir tepki olarak okuma eğilimindeyim.
her halükarda tarihsel ve mantıksal olarak "rönesanssız bir reform" olamaz.
din ve sekülerizm meselesi için :


(...)

dinin siyasal  değil de ahlaki bir mesele olduğu kabulü aydınlanmacı/hırıstiyan geleneğin yanılgısıdır ve bu yanılgı hıristiyanlığın kurulumunu mümkün kılmıştır.  çünkü, hıristiyanlığın tarihsel olarak ortaya çıkış koşulları ancak bu "ahlakilik" iddiası ile somutlaşabilmişti.  demek istediğim, roma imparatorluğunun kudreti karşısında hıristiyanlığın ortaya çıkışı onu pasif ve içe dönük olmaya zorlamıştı. bir tür stoacı ahlak olarak belirmesine yol açmıştı. ancak bu hıristiyanlığın hiç de "politik değil de ahlaki" olduğu anlamını taşımaz. çünkü hıristiyanlık yaşamı  tanzim etme işini söz konusu tarihsel acziyetinden dolayı  ancak isa mesihin krallığında gerçekleştirilecek bir şey olarak tasavvur etmek durumunda kalmıştı ve bu yine hıristiyan öğretinin temellerinden biridir, onun amentüsüne aittir.  zaten daha sonra, roma hıristiyanlaştığında ; vatikan "dinin siyasallaşmasının" müstesna örneklerinden birie dönüşmüştür... ancak hıristiyanlık bu stoacı ve pasif niteliklerini imparatorluk hıristiyanlaştığında bile bırakmamıştır, zira bu hıristiyan metnin kuruluşu mümkün kılan şeyin ta kendisidir(teslis, tanrı/isa yarılması, çarmıhtaki tanrı vs.) : orada , her zaman için devlet(sezar) ve vatikan(din) kendi varlıklarını  sürdürmüşlerdir. yani, hıristiyanlık ortaya çıkış koşulu olan "ahlaksal(bireysel)" ve "politik(kamusal)" ayrımını korumuştur. hırstiyan dünyada , hiç bir sezar papa olmamıştır, papa hiçbir zaman sezar olarak imparatorluğun hükümdarı haline gelmemiştir. hükümdar meşruiyetinin papa'dan alır ancak papa yine de imparator değildir. yani, her halükarda iki farklı güç odağı mevcuttur. işte onun içindir ki, sekülerizm temelde hırıstiyan bir olaydır. yani güç odaklarının, yaşamı tanzim etmedeki rol paylaşımlarının değişmesidir sekülerizm. ağırlığın "papadan" "sezara" kaymasıdır.  ve bu yine neden yahudi ve islami dünyada sekülerizmin hıristiyan dünyadaki gibi işlemediğine dair bize bir ip ucu verebilir(...)

http://www.forumfelsefe.org/index.php/topic,95.0.html
« Son Düzenleme: Ağustos 19, 2018, 05:32:33 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #6 : Ağustos 19, 2018, 10:28:55 ÖS »
halil inalcık her ne kadar weber'in kavramsal çerçevesini yoğun olarak kullansa da weber'in sosyolojik çözümlemesine dayandırılan  osmanlı tarihçiliğini  zaman zaman indirgemeci buluyor, onun osmanlıların özgüllüğünün gözden kaçırdığını söylüyor. weber'in söylediği gibi sınırsız ve keyfi bir mutlak otoriteye sahip sultanın yerine  islami şeriatı temsil eden ulema, örfi kanun rejimi , uç bölgelerindeki ırsi bey aileleri , yerleşmiş bürokrasi  tarafından sınırlandırlan bir padişah otoritesi varmış. bu pekala mümkün ancak bunlar rejim tarafından bir aksaklık olarak görülmüyor mu? yani, bu sınırlayıcı güç odakları "ideal osmanlı rejimi"ne dahil mi yoksa rejimin perspektifinden bakıldığında bir "yozlaşma" olarak mı görülüyor? sultanın yani devlet otoritesinin bunları "tanzim ettiği" devlettin içindeki aksaklıklar olarak  -her ne kadar kendisini ancak bu aksaklıklar üzerinden kurabilse de- ele aldığını düşünüyorum.

***
inalcık wittfogel'i alıntılayarak onun "despotik rejimleri coğrafi koşulların belirlediği" şeklindeki tespitini aktarıyor : "mısır , mezopoamya ve çinde nehir taşkınkarını kontrol altına almak için muazzam kanal sistemi kurmak zarureti bu bölgelerde halkı mutlak bir idarenin emrine almayı gerektirmiştir." ancak halil inalcık osmanlıdaki despotizmin büyük nehir yataklarındaki hydraulic imparatorluklar ile açıklanamayacağını söylüyor.( osmanlının nehir taşmalarını kontrol altına almak gibi bir derdi yoktu) yine de wittfogel'in despotizm üzerine temel düşüncesinin işe yarayabileceğini söylüyor:  bir toplumun karşılaştığı hayati bir tehlike toplumun mutlak bir otoritenin emri altına girmesi sonucunu doğurmaktadır. bu tehlike osmanlı için avrupadan gelen haçlı seferi tehlikesidir. bu tehlike ülkenin kardeşler arasında pay edilmesine son vermiş, kardeş katline göz yumulmasına sebep olmuş, toplumun bir ordu gibi örgütlenmesi ile sonuçlanmış, miri toprak rejimini gerektirmiş, siyasi ve toplumsal yapıyı tek otoritenin mutlak iradesi altına yerleştirmiştir.

***
halil inalcık'ı alıntılarsak :"süleyman'ın belgrad'ı fethi (1521) avrupada umutları kırdı.belgrad avrupanın kapısı sayılıyordu.mohaç (1526) ve macaristan'ın istilası osmanlı ve avrupa tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.artık osmanlı gücü ve korkusu avrupa politikasında belirleyici faktör haline gelmiştir(...) avusturya ve almanya bir osmanlı istilasından ciddi olarak korkmaktaydı(...)"peki, osmanlı için bir hayati bir tehlike olan şey osmanlıda patrimonyalizmin sultanizme dönüşmesi ile sonuçlanırken,neden aynı korku avrupada buna yol açmıyor? buna göre, osmanlıda haçlı korkusu sultanizmi doğurdu ancak avrupadaki osmanlı yayılmacığı avrupada aynısına neden olmadı.

sürecek..

« Son Düzenleme: Ağustos 19, 2018, 10:31:58 ÖS Gönderen: samsa »

ademinruyasi

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 9
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #7 : Ağustos 20, 2018, 02:37:43 ÖS »
   İyi günler açıklamalrınız karşısında hayran kaldım ve haklı noktalar buldum ama sormak istediklerim var
Almanlar Hitleri çıkarmıştır,İtalyanlar mussoloni ve Cesaar ları bunlar diktatör olarak algılanmalı ama ingiliz ve fransızlar baska acaba onlar niye boyle fasızmi güçlü yani otariteyi güçlü kılmıyorlar fransızların super laik ve ingilizlerin protestan olmalarının bir açıklama getirmesi mümkün müdür?

Fransızlarında napolyonu var ama o baska bir şey?

Yani baba figürü sadece ataturkte yok batı da var...

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #8 : Ağustos 22, 2018, 05:40:40 ÖS »
tarihsel sürece kabaca bakarsak halil inalcık'ın despotların ortaya çıkışı üzerine söylediği "kendini koruma refleksi olarak despotizm" fikri makul olabilir. tabii bu aynı zamanda toplumun kendini tehlikede hissetmesi ile de ilgili, yani despotizme her halükarda bir toplumsal paranoya eşlik ediyor olmalı.

mesela, hitler ve mussolini 1. dünya savaşından sonraki bunalım ile iktidarı alıyorlar. almanya ağır şartların altına imza atarak savaşı bitirmişti. italya ise kazanan tarafta olmasına rağmen savaş sonunda kendisine söz verilenleri alamamış ve bunalımlı bir döneme girmişti.
napolyon "devrimin tehlikede olmasına" binaen gücünü bu denli arttırmıştı. fransada devrim oldukça kırılgandı, diğer monarşiler tarafından tehdit edilmekteydi. ancak burada yine de gözden paranoyayı kaçırmamalıyız.

nerede okudum hatırlamıyorum lacan şöyle diyordu mealen : karısının sürekli kendisini aldattığını düşünen biri, karısı onu gerçekten aldatsa bile paranoyaktır.

***
baba figürü "batıda" da tabi ki var..zaten patrimonyalizm bununla ilgili.
bunun dışında hıristiyan dogma hem doğuda hem de batıda, tüm büyük mezheplerinde tanrı konseptini tam da baba figürü üzerine oturtuyor.
« Son Düzenleme: Ağustos 23, 2018, 11:50:13 ÖÖ Gönderen: samsa »

romanhavası

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #9 : Eylül 02, 2018, 02:44:33 ÖS »
Anladığım kadarıyla despotları baskı altındaki toplumların yarattığını söylüyorsunuz, ancak sanırım bunu genellemesini yaparken baskı altına alınan toplumun aynı zamanda güçlü olması gerektiğini kaçırıyorsunuz. Aslında bu despot kişilerin bastırılmış gücün sonunda taşması olarak nitelendirilmesi bana daha uygun geliyor. Özellikle karşısında ateşli tüfek gören eli sopalı ya da kılıçlı kabile ya da ulusların bir organize olma durumu oluşturamadığı dolayısıyla ortak bir otoriter lider çıkaramadığı ortadadır. Bu baskılanan güce her zaman paranoya denilebileceğini düşünmüyorum. Cengiz'i oluşturan gerçekten de paranoyak moğol ulusunun devinimleri midir? Ayrıca o dönemdeki Orta Asya topluluklarının neden böyle bir liderin buyruğu altına girme sebebi ordu-uluslar'ın varlığının sebebi olan savaş açlığı değil midir? Bu savaş açlığı bir korkunun ya da bir paranoyanın mı sonucudur? Patrimonyalizm konusunda ise Timur'un ve Osman'ın kendilerini bir geleneğe, bir sülale ya da boya bağlama konularında yaptıklarını zaten biliyorsunuzdur.


Ancak merkeziyetçiliği asıl yaratan şey toplumların tembelliğidir. Tanrı da aslında insanın tembelliğinin sembolü değil midir. Dinin zaman zaman kitlelerin afyonu olarak kullanıldığı gerçektir. [/size]Bu konuda doğu edebiyatında ve kültüründe ütopyaların ve vahaların ra[/size]hatlığı ve çalışmazlığı temsil ettiği açıktır. Bu aslında doğulu grubuna sokulabilecek Rusların Oblomov kitabında da anlatılır. Komunizm aslında çara karşı değil bu tembelliğe karşı açılmıştır, ancak Sovyetleri yıkan da bu tembellik olmuştur. Tembelliğin merkezi Hintlilerin ise hiç bir zaman ortak bir paydada buluşamamların sebebi de bu tembelliktir. Babürlerin ve İngilizlerin Hindistan'ı kolaylıkla fethetmesi yine bu sebeptendir. Belki paronoya yerine yorgunluk sözcüğünü kullansaydınız daha iyi olurdu. Despotları asıl yaratan şey korku değil yorgunluk ve bıkkınlıktır. Korku feth edilmesi en kolay duygudur, ancak bıkkınlık öyle midir? Hitler'i yaratan Almanların korkusu değil yorgunluğudur. Ve tembelleşen Alman ulusu düşünmek gibi can sıkan bir meseleyi bırakıp mantık dışı bir yolda ilerlemeyi seçmiştir. Kenan Evren için de benzer şeyleri söyleyebilirim. Toplumlar zor yola boşvurmaya üşendiklerinde kendi iradelerini başkalarına temsil ederek kolay yolu seçerler. Çünkü aslen irade istenen bir şey de değildir. Bu konuda Dostoyevski'den bir iki alıntı yapardım, ama aklımda kalmamış.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #10 : Eylül 08, 2018, 04:57:37 ÖS »
Anladığım kadarıyla despotları baskı altındaki toplumların yarattığını söylüyorsunuz, ancak sanırım bunu genellemesini yaparken baskı altına alınan toplumun aynı zamanda güçlü olması gerektiğini kaçırıyorsunuz. Aslında bu despot kişilerin bastırılmış gücün sonunda taşması olarak nitelendirilmesi bana daha uygun geliyor. Özellikle karşısında ateşli tüfek gören eli sopalı ya da kılıçlı kabile ya da ulusların bir organize olma durumu oluşturamadığı dolayısıyla ortak bir otoriter lider çıkaramadığı ortadadır. (bu durumda güçlü topum dediğiniz harp teknolojisinde üstün olan toplum oluyor. zaten patrimonyalizmin askeri örgütlenme üzerine temellendiğini söylemiştim.yani otoritenin kaynağı askeri kuvvettir burada. yani askeri gücü fazla  (tüfekli) taraf , diğerini(kılıçlıyı) zaten ortadan kaldırdığı için hatta zaten kuvvet doğrudan despotun şahsını hedef alacağı için ortadan kalkar.) Bu baskılanan güce her zaman paranoya denilebileceğini düşünmüyorum. Cengiz'i oluşturan gerçekten de paranoyak moğol ulusunun devinimleri midir? Ayrıca o dönemdeki Orta Asya topluluklarının neden böyle bir liderin buyruğu altına girme sebebi ordu-uluslar'ın varlığının sebebi olan savaş açlığı değil midir? Bu savaş açlığı bir korkunun ya da bir paranoyanın mı sonucudur? Patrimonyalizm konusunda ise Timur'un ve Osman'ın kendilerini bir geleneğe, bir sülale ya da boya bağlama konularında yaptıklarını zaten biliyorsunuzdur. (paranoyayı bir düşünce tarzı olarak ele almalı. bu düşünce tarzında her zaman size komplo kuran, sizi tongaya düşürmeye çalışan, dısal/aşkın bir güç odağı varsayılır ki lacan'ın "Büyük Öteki" dediği şey budur.

göçebelere gelirsek onların yaşamları sürekli açlık, kıtlık , doğal zorluklar -mevsimler, yaylak,açlık vs.- tarafından tehdit edilirdi. orta asyada gelişmiş bürokrasisi ve zengin kaynakları ile kadim doğu komşusu çin de sürekli bir tehdit oluşturur. yani, boylar bu sebeplerle eşitlerin arasında bir üstünü kabul ederek yağmanın organizasyonunu mümkün kılmak zorunda kalırlar. bu arada cengizhan örneğinde osmanlı tipi bir sultanizm ortaya çıkmaz. zira hem göçebedirler, hem de cengizhanın ölümü ile ülke pay edilir ve parçalanır.


Ancak merkeziyetçiliği asıl yaratan şey toplumların tembelliğidir. Tanrı da aslında insanın tembelliğinin sembolü değil midir.Dinin zaman zaman kitlelerin afyonu olarak kullanıldığı gerçektir.Bu konuda doğu edebiyatında ve kültüründe ütopyaların ve vahaların rahatlığı ve çalışmazlığı temsil ettiği açıktır. Bu aslında doğulu grubuna sokulabilecek Rusların Oblomov kitabında da anlatılır. Komunizm aslında çara karşı değil bu tembelliğe karşı açılmıştır, ancak Sovyetleri yıkan da bu tembellik olmuştur. Tembelliğin merkezi Hintlilerin ise hiç bir zaman ortak bir paydada buluşamamların sebebi de bu tembelliktir. Babürlerin ve İngilizlerin Hindistan'ı kolaylıkla fethetmesi yine bu sebeptendir. Belki paronoya yerine yorgunluk sözcüğünü kullansaydınız daha iyi olurdu. Despotları asıl yaratan şey korku değil yorgunluk ve bıkkınlıktır. Korku feth edilmesi en kolay duygudur, ancak bıkkınlık öyle midir? Hitler'i yaratan Almanların korkusu değil yorgunluğudur. Ve tembelleşen Alman ulusu düşünmek gibi can sıkan bir meseleyi bırakıp mantık dışı bir yolda ilerlemeyi seçmiştir. Kenan Evren için de benzer şeyleri söyleyebilirim. Toplumlar zor yola boşvurmaya üşendiklerinde kendi iradelerini başkalarına temsil ederek kolay yolu seçerler. Çünkü aslen irade istenen bir şey de değildir.Bu konuda Dostoyevski'den bir iki alıntı yapardım, ama aklımda kalmamış.[/size][/font]

"toplum iradesi" kavramı insanlık tarihinde yeni bir kavram. ancak fransız ihtilali ile ortaya çıkabilmiştir ve literatürde de oldukça tartışmalıdır.  bir toplum sahiden de yekpare bir iradeye sahip midir?  yoksa, iktidar ortaya çıktıktan "sonra" mı topluma bir irade atfeder, kendi iradesini toplumdaki farklı güçleri elemine ederek ya da kendine mal ederek dayatır ve mümkün kılar. son kertede, toplumsal kimliğin ancak ikinci yoldan çatılabileceğini söylemek gerekiyor

"toplumun" kendinden menkul, odaklanmış ve bütünleştirilmiş bir iradesi olmadığı için, "toplum" aslında ideolojik olarak var edilen bir yamalı bohça olduğu için, hatta idarenin birincil işlevi bu yamalı bohçayı sanki yekpare bir yapıymışcasına göstermek olduğu için söz konusu "iradesini teslim eden toplum" tasavvuruna katılmıyorum.


roman havası /  samsa
« Son Düzenleme: Eylül 08, 2018, 05:14:14 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: Patrimonyalizm
« Yanıtla #11 : Eylül 15, 2018, 06:14:07 ÖS »
Alıntı
patrimonyalizm ataerkil bir yönetim biçimidir

patrmonyal kelimesinin "babadan kalma" anlamına geldiğini söylemiştim. kavram aynı zamanda etimolojik olarak patronaj ilişkilerini ifade edebilmekte. hükümdarın yönetici elitleri himayesi, imtiyaz sahibi kılması; onların da hükümdarın iktidarını uygulayarak bir statü kazanması söz konusudur. patron ise baba, ağa, işyeri sahibi, himaye eden kişi gibi anlamlara geliyor. böylece patrimonyalizmin sadece kapitalizm öncesi ortaçağ siyasal rejimleri ile sınırlı bir kavramsal çerçeve sunmaktan fazlasını yapabileceğiniz söyleyebiliriz. benim asıl söylemek istediğim ise, günümüzde türkiye cumhuriyetinin yeni başkanlık sisteminin osmanlı partimonyal devlet yapısına bir öykünme olarak okunabilineceğidir. ayın zamanda bu sistem, cumhuriyetin kurucu değerlerine hem bir başkaldırıdır hem de bu değerleri kullanarak ete kemiğe bürünmüştür. çünkü türkiyede cumhuriyet zaten halihazırda osmanlı devletindeki karmaşık patrimonyal düzeneğin aygıtları arasındaki güç dengesinin değişmesinin sonucuydu.(...)
 sürecek..
başkanlık sisteminin osmanlı patrimonyalizmi ile yankılandığını söylemiştim.ancak bu yankılanma tabidir ki bir motamot bir örtüşme anlamına gelmiyor. zira kapitalizm osmanlı patrimonyalizmine de diğer imparatorluklara yaptığını yaparak  onu ortadan kaldırmıştı.öyleyse başkanlık sistemi kendi patrimonyal iktidarını kapitalin şartlarına uyarlamak durumundadır.  bu uyarlamayı şu ifade ile özetleyeceğim :  "devlet patrondur."  :
https://videonuz.ensonhaber.com/izle/cumhurbaskani_erdogan_devleti_sirket_gibi_yonetme_kabiliyeti_geliyor
http://turkiyevarlikfonu.com.tr/TR/icerik/2/yonetim-kurulu
https://www.hazine.gov.tr/


burada patronaj ilişkileri osmanlılardan kurumsal olarak miras alınarak dönüşüme uğratılır.  mutlak otorite, sermayeyi yürütmeye katar (şirketleri bakanlıklara atar), bürokratik kuvvetleri yeni sermaye kendi bürokratik yapısını kurana dek  bastırır, mutlak otoriteye sadakat  ve  patronaj ilişkileri ile her güç odağının statüsü mutlak otorite(güçler birliği) tarafından tanzim edilir.  devlet denetlenemez bir anonim şirkettir. yasama ve yürütme keyfidir, keyfiyetini hızlı ve sonuç odaklı karar alma olarak ifade eder.  çünkü yargı bizatihi söz konusu patrimonyal iktidarın organik bir parçasından ibarettir.