Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Müzik / Ynt: Müzik, müzik, müzik
« Son İleti Gönderen: zgnrsn-R Nisan 22, 2021, 12:57:23 ÖS »
Güzelmiş, teşekkürler...

Kitaro'nun müzikleri hemen ilk dinleyişte sevilemiyebiliyor. Benim için de öyle olmuştu; bunu başka diğer müzikler için ifade edenlere rastladım. Hani bir kitap ya da metni ikinci okuyuşta daha iyi odaklanma olabilir ya müzikte de benzer bir süreç.

TM yapanlar için günboyu fon müziği türleri vardır. Bence Kitaro'nun müzikleri tam da bu tanıma uyuyor.
2
Tartışmalar / Ynt: On yaşında felsefe
« Son İleti Gönderen: zgnrsn-R Nisan 18, 2021, 12:52:09 ÖS »
Başlık ilgimi çekti. On yaşında felsefe neden olmasın? Ben felsefeyi geniş anlamda "düşünme sanatı" daha da geniş anlamda "düşünme, sorgulama ilgisi, yeteneği" en geniş anlamda da "bir sevgi eylemi" olarak alıyorum. En azından buralarda bulunmamın sebebi bu. Ben "alışılagelmiş, sık rastlanan" düşünce kalıplarının ötesine, alışılagelmiş gerçeklik algısının ötesine giden yolu sevginin açtığına, anlama, yeni bakış açıları edinme, anlamları bütünleştirme arzusunun da temelinde eksikliğini sıklıkla algıladığımız, özlemini çektiğimiz sevginin bulunduğunu düşünüyorum. Bizler paramparça düşünceler içinde sadeleşmeyi, birleşmeyi, bütünleşmeyi özleyen varlıklarız. İşte bu yeniden anlamlarda (aslında tek, kocaman ve tam olarak doyurucu ANLAM'da)  buluşma arzusu, varlığını içimizde bir yerlerde hissettiğimiz sevgiden kaynaklanıyor. Onu daha belirgin bir şekilde deneyimlemek adına devinip duruyoruz. Filozof, düşünür vs. etiketler takılan insanların da "sıradan" vatandaşın da temel arzusu bence bu. Bazısı onu daha iyi ifade diyor, belki içsel olarak buna daha hazır, içindeki özlem onu daha fazla dürtüyor, bazısı için ise durum (henüz) böyle değil. Hayatın anlamı/anlamları ne arayışında çeşitli düşünceler, terimler içinde kaybolanlara ne günlük kaygılar ve koşuşturmalar içinde pek bu konularla ilgilenmez gözükenlere, ne de on yaşındaki bir çocuğa "daha uzak".

İlk okumada felsefe-sevme bağlantısı kuramamakla birlikte pozitif düşünme kredisi eşliğinde felsefe kodlaması içinde "sevme" nin olduğunu hatırladım: "Bilgi sevme" ya da "bilgelik sevgisi".

Üstelik benim sevgi konusundaki çoğunluktan ayrışan yorumuma da uyuyor: Bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarımıza sevgi ambalajı eşliğinde yaklaşırız. Benim kişisel felsefe ilgimi/sevgimi dahi benim ruhsal ihtiyacım belirliyor. Benim için "Her şey niye böyledir?" sorusunun yanıtı olmazsa olmaz ihtiyaç kategorisinde; çünkü tüm hayatımı anlamlandıracak. Elbette herkes için böyle değil. Aslında akıl herkeste var ve onlar da bu ana felsefi soruya muhatap. Fakat işte onlar doğal program ve hayat mücadelesinin tutsaklığını aşamıyorlar gibi. Ya da doğum ve ölümlerde bir miktar yaklaşıp, teğet geçip tekrar doğa programı içine çekiliyorlar.

3-5 yaşında sağlıklı bir çocuk "ben nasıl oldum?" sorusunu zihninde bizzat oluşturabiliyor gerçeğine bakarak, felsefe ilgisi yaşının giderek düşeceğini tahmin edebiliriz. Özellikle ilk ve orta öğrenimde verilen bilgiler ve belgesellerde sergilenen (felsefi düşünceyi tetikleyen / besleyen) insanüstü gerçekleri içselleştirebilen öğrenciler için felsefe kapısı tüm günlük meşgalelere karşın açık kalacaktır. Lise dönemimde dünyanın boşlukta asılı olarak deviniyor olması gerçeği ve güneşin algı kapasitemizin dışında kalan çapı bilgisi benim felsefe ilgimi hızlandırmıştı.

 
3
Paylaşımlarımız / Ynt: Özlü sözler
« Son İleti Gönderen: burake Nisan 17, 2021, 09:18:57 ÖÖ »
"Severim ruhu dolup taşanı, bu yüzden kendisini bile unutanı ve her şeyi içinde barındıranı."

Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich Nietzsche
4
Tartışmalar / Ynt: On yaşında felsefe
« Son İleti Gönderen: burake Nisan 17, 2021, 07:23:31 ÖÖ »
Başlık ilgimi çekti. On yaşında felsefe neden olmasın? Ben felsefeyi geniş anlamda "düşünme sanatı" daha da geniş anlamda "düşünme, sorgulama ilgisi, yeteneği" en geniş anlamda da "bir sevgi eylemi" olarak alıyorum. En azından buralarda bulunmamın sebebi bu. Ben "alışılagelmiş, sık rastlanan" düşünce kalıplarının ötesine, alışılagelmiş gerçeklik algısının ötesine giden yolu sevginin açtığına, anlama, yeni bakış açıları edinme, anlamları bütünleştirme arzusunun da temelinde eksikliğini sıklıkla algıladığımız, özlemini çektiğimiz sevginin bulunduğunu düşünüyorum. Bizler paramparça düşünceler içinde sadeleşmeyi, birleşmeyi, bütünleşmeyi özleyen varlıklarız. İşte bu yeniden anlamlarda (aslında tek, kocaman ve tam olarak doyurucu ANLAM'da)  buluşma arzusu, varlığını içimizde bir yerlerde hissettiğimiz sevgiden kaynaklanıyor. Onu daha belirgin bir şekilde deneyimlemek adına devinip duruyoruz. Filozof, düşünür vs. etiketler takılan insanların da "sıradan" vatandaşın da temel arzusu bence bu. Bazısı onu daha iyi ifade diyor, belki içsel olarak buna daha hazır, içindeki özlem onu daha fazla dürtüyor, bazısı için ise durum (henüz) böyle değil. Hayatın anlamı/anlamları ne arayışında çeşitli düşünceler, terimler içinde kaybolanlara ne günlük kaygılar ve koşuşturmalar içinde pek bu konularla ilgilenmez gözükenlere, ne de on yaşındaki bir çocuğa "daha uzak".
5
Tartışmalar / Ynt: Savaş ve Rekabet
« Son İleti Gönderen: zgnrsn-R Nisan 14, 2021, 11:43:00 ÖÖ »
Aynen dediğiniz gibi oluyor; "var git sen de oyalan" tarzı. Felsefe  ile ilgilenenler ya da bütüncül bakabilenler hayat serüvenini "spor" çerçevesinde ele alabilir ve bu sayede ruhsal sağlığını koruyabilir.

Bir negatif haber ilk yayınlandığında yüksek endişelere neden olabiliyor. O anda seçenekler, çözümler vb. akla gelmeyebiliyor. Bir hafta on gün sonra aynı olayın geldiği noktaya baktığımızda "boşuna üzülmüşüm" ya da "o kadar panik olmaya gerek yokmuş" diyebiliyoruz.

6
Tartışmalar / Ynt: Savaş ve Rekabet
« Son İleti Gönderen: oe_ Nisan 12, 2021, 06:56:06 ÖS »
Savaş, rekabet, challenge/meydan okuma...

Bunlar arasında bir benzerlik var. Şimdi biz herhangi bir olay veya oyunda dahi bir zorlukla karşılaşmak ve onu aşmak istiyoruz.
Oyun çok kolay olursa sıkılıyoruz. Çok zor olursa da sıkılıyoruz.

Yani bu zorluğu biz hayattan kendimiz talep ediyoruz. Yaşamda da herşey çok kolay olursa gene sıkılıyoruz, çok zor olursa da usanıyoruz.
Bazan neden 'herşeyin yolunda gittiği' filmler yok diye düşünürdüm. Sonra öyle bir filme denk geldim. Filmde hiçbirşey olmuyordu. Çok sıkıcıydı.

Yani kendimiz kaşınıyoruz. Çünkü alternatifini bilmiyoruz. Hatta mutlu sonla biten filmlerde bile tam zorluklar aşılır ve kavuşurlar, film biter. Çünkü sonrasında mutluğu anlatmanın/göstermenin yeterince yolunu bilmemektedir insanlar. Zorluk ve acı çeşitlerini say desen hemen size 20 çeşit sayabilirler. Ama mutluluk çeşitleri daha kısıtlı.

Düşündükçe şunu farkettim, birkaç çeşit mutluluk var ve bunlar temelden farklı.

Mesela insanların genel olarak alışık olduğu zorlukla karşılaş, onu aş tarzı mutluluk aslında, "eşeğini kaybet ve bul" tarzı bir mutluluk. Yani net getirisi 'elde var sıfır'. Sadece hayat zorlaşıyor ve sonra tekrar rayına oturuyor.

Bunu sayıya dökersek. Örneğin 10 üzerinden 6 seviyesinde mutluyuz genelde diyelim. Zorlukla karşılaştığımızda mutluluğumuz 3 seviyesine düşüyor. Ve biz sonra tekrar 6 seviyesine getirdiğimizde kendimizi mutlu olmuş sanıyoruz/sayıyoruz. Oysa zaten o bizim normal seviyemizdi.

Herşeyi göreceli algıladığımız, her duruma hızlıca alışıp onu artık normalimiz yaptığımız için, ve sadece değişimi (artış/azalış) algıladığımız için oluyor bu. Yani kendimizi bu sayede kandırabiliyoruz.

İşte bu mutluluk türü, yani zorlukla karşılaşıp normale dönme mutluluk türü, savaş ve rekabet'in de sebebi. Yani bizim kaşınmamızın. Böyle yapıyoruz, çünkü başka mutlu olma türlerinin olabileceğini yeterince düşünmüyoruz.

Oysa 'zorluğu aşma' dışında da mutlu olma türleri var ve onlar daha gerçek. Örneğin yeni birşeyle karşılaşma (bir kitap, bir eşya, bir kişi, bir yer) ve onu keşfetme tarzı olaylar, zorluk içermese de bizi mutlu ediyor. Yani artık genel mutluluk seviyeniz 6 değil de 8 oluyor. Belki bir süre sonra siz alışıp onu 6 gibi hissedeceksiniz ama bunda bir düşüş ve onu düzeltme gibi birşey yok.

Yeni bir anlayış kazandığınız, yeni yetenekler kazandığınız keşfetme faaliyetleri hep bu türden. Bunlar ufak tefek zorluklar da içerebilir, ama esasen zorlukları aşma sebebiyle değil de yeni birşeyi keşfetme heyecanı yüzünden mutluluk vericiler.

Peki sonsuzlukta hep bir üst limitle sınırlanmak zorunda mıyız? 10 üzerinden olmak zorunda mı mutluluk. 10 diye belirlediğiniz referans zaten sizin en mutlu hal için kafanızda uydurduğunuz birşey değil mi? Sizi alıp pat diye 4 boyutlu bir ortama koysalar ve bunu deneyimleseniz, mutluluk ölçeğinizde 10'un ötesinde yeni deneyim olasılıkları belirmeyecek mi? O zaman aslında böyle bir sınır da yok denebilir.

7
Paylaşımlarımız / Camdaki kız
« Son İleti Gönderen: zgnrsn-R Nisan 10, 2021, 01:08:42 ÖS »
CAMDAKİ KIZ

Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu'nun kitabından uyarlanan yeni bir dizi başladı.

Konu özetinde geçmişinden sırlar taşıyan iki gencin aşk öyküsü gibi.

İnsanların geçmişinden taşıdıkları sırlar ve etkileri dikkate değer bir konu.

İnsanların çocukluk ve ergenlik dönemlerinde henüz donanım, yani yaşam yetkinliği edinmemişken oluşan negatif yaşanmışlıklar (büyük bölümü cinsel içerikli ve narsistik incinme vb.) hayatın geri kalanında kişinin tutuk/ruhen kavruk/yaralı/savunmada kişilik özürlü kalmasına neden olabiliyor. Bir de başkaları ile paylaşılamadığı için kendi yorumları ve yersiz (!) suçluluk duyguları eşliğinde kendi ve başkalarının hayatlarını cehenneme çevirebiliyorlar. Psikolog Halis Özlü' nün (ismi tam doğru hatırlayamamış olabilirim) ~50 sene önce okuduğum bir gazete makalesinde bu konu güzel incelenmişti; kesip saklamıştım; bulabilirsem paulaşacağım.

Elbette ruhsal masumiyetini koruma özenini göstermiş olanlar bunun ödülünü yaşamsal hamlelerinde ruhsal özgürlük olarak elde etmiş oluyorlar; tabi kıymetini bilirlerse.

Teknik öğrenim görmüş yani zihinsel performanları nesnel algoritma ağırlıklı olanlar dahi bu geçmiş sır tortularının tutsaklığını aşamayabiliyorlar; ruhlarını özgürleştiremiyebiliyorlar ve bu tür sorunları ibra eden söylemleri paylaşanların (*) müridi/kölesi olabiliyorlar. Dünyada örneklerini görmek mümkündür. Oysa felsefe ilgisi olsa, resmin bütünü öncelense ve nesnel algoritma devreye alınsa kişi kendi başına da ruhsal özgürlüğünü temin edebilir.

Dilerim bu dizi, çıkar odaklı (*) organizasyonların eline düşmeden bazıları için yol gösterici ve yararlı olur.

8
Metafizik / Ynt: Meditasyon
« Son İleti Gönderen: burake Nisan 09, 2021, 10:49:40 ÖS »
Sanıyorum artık güçlü olmakla o kadar ilgilenmiyorum. Etkisiz, güçsüz olmanın nasıl bir gücü olduğunu keşfetmek gerekiyor. Bir şeyleri kontrol etmekle ilgilenmiyorum. Hayatı akışına bırakmanın da onun kontrolsüz kalması anlamına gelmediğini keşfetmek lazım gibi. Her şeyin aslında benden ve benim çabalarımdan bağımsız bir olaylar, anlamlar dizisi, bir düzen içinde gerçekleştiği, benim ne gücü elinde tutan ne de bir şeylere yön veren konumunda olmadığımla ilgili anlık idrakler yaşıyorum. Korku tarafından yönetilen, güdülenen benlik duygumun zaman zaman çözüldüğünü, evrenin, hayatın, dünyanın durum ne olursa olsun bir ahenk içinde olduğunu ve güven içinde olunduğunu (ben dahil) düşünüyor/hissediyorum. Yanlış ve doğru kavramlarının bir rüyaya ait olduğunu, korkulması gereken yanlış, kötü hiç bir şey olmadığını/olamayacağını, tüm olumlu ve olumsuz yargıların benim minik zihnimden başka bir yerde mevcut olmadığını algılıyorum. Korkulacak ne bir belirsiz gelecek ne de benim dışımda varlıklar var diye düşünüyorum. Gelecek belirli değil, bilinmeyen. Ama bilinmemek bir tehlike, bir olumsuzluk anlamına gelmiyor; evet belirsiz ama her şey her şekilde yolunda (olacak). Benim dışımdaki varlıklar görünüşte öyleler ama temelde bir olduğumuza göre kimden ne için korkmalıyım?. Huzursuz ve sürekli kendine yönelik tehditler arayan benliğim hiç var olmadığı yere, hiçliğe dönüşüyor. Bu öyle bir dönüşüm ki dönüşmek bile yerinde olmayan bir terim, dönüştüğü anda "dönüşecek bir şey asla olmamıştı". Ve huzur benliğimi kaplarken bu huzurun temelinde yalnız ve ayrı olmamak olduğunu hissediyorum. Gereksiz bir acının sona erişi, gerçeğin doğuşu, huzurun yeniden hatırlanışı...

"Asla doğmamış yaşamların ve ölmemiş ölümlerin, hiçbir zaman okunmamış ve okunmayarak çöpe atılmaya programlanmış yazıların, kimsenin sahip olmadığı ve olamayacağı türlü türlü acıların ve anıların üzerine doğan umut ışığıyım ben...Çünkü, piyano çalıcıları ve de kedilerden korkanlar ve de beyaz eşya ve beyaz kadın tacirleri ve de korkusuzmuş gibi yapan film yıldızları, sizlerim ben..." gibi bir şeyler diyordu Bahtsız hikayenin sonunda...
9
Tartışmalar / Ynt: Savaş ve Rekabet
« Son İleti Gönderen: burake Nisan 05, 2021, 09:15:33 ÖS »
Sizce bu insanların hayal güçleri az mı?

Birşeyi gerçekleştirdiklerinde ne hissedeceklerini bilmiyorlar mı?

Şöyle bir söz var "Ölürken, ölmek üzereyken; keşke daha çok çalışsaydım, daha çok para kazansaydım, daha iyi bir kariyer yapsaydım, demeyeceksiniz. Bunların hepsi illüzyoni bir sistemin parçaları olarak, artık hiç değer taşımayacak. Ama belki daha çok sevseydim, sevilseydim, daha iyi ilişkiler kursaydım, daha iyi bir insan olmaya çalışsaydım diyeceksiniz."

O insanlar hakkında bir şey söyleyemem ama kendim için bu sorular ilginç ve de yanıtsız gibi duruyor. Kendime hedef olarak koyduğum bir şey, bir şeyler ile "ben" arasındaki ilişki nasıl bir şey? Bu hayal gücü ile alakalı mı? Bu hissetmekle alakalı mı? Belki bunlar üzerinde biraz düşünmem gerekecek.

Ölmek üzereyken ise oldukça net bir şekilde hayatın bana sunduğu manevi hedeflerle ilgili bir hesap yapacağım diye düşünüyorum. Hayatımda nelere ulaştım - ama sevmek, büyümek, gelişmek anlamında...

Bu güzel düşünceler için teşekkür ederim oe_...
10
Tartışmalar / Ynt: Savaş ve Rekabet
« Son İleti Gönderen: zgnrsn-R Nisan 05, 2021, 11:25:42 ÖÖ »

1-Sizce bu insanların hayal güçleri az mı?

2-Birşeyi gerçekleştirdiklerinde ne hissedeceklerini bilmiyorlar mı?

3-  Şöyle bir söz var "Ölürken, ölmek üzereyken; keşke daha çok çalışsaydım, daha çok para kazansaydım, daha iyi bir kariyer yapsaydım, demeyeceksiniz. Bunların hepsi illüzyoni bir sistemin parçaları olarak, artık hiç değer taşımayacak. Ama belki daha çok sevseydim, sevilseydim, daha iyi ilişkiler kursaydım, daha iyi bir insan olmaya çalışsaydım diyeceksiniz."

1- Bu soru beni aşar gibi görünüyor. Sevdiğimiz yakınlarımız da aynı pozisyonda; kapasite, çevre vb. özetle hayat dinamikleri belirleyici. Netice bu (*). Bu forumda konu ettiğimiz şeylerin bütünü etkin. Evet sonuçta bir akıl fukaralığından söz edilebilir. Yakınlarımız felsefi vizyon sahibi olmaktan uzak durduklarında "güncel akış içinde savrulduklarında" onlara "şefkat" dışında yapabileceğimiz bir şey yok. Diğer taraftan bu insanların kaçınılmaz olarak içinde bulundukları "hayat mücadelesi" gerçeği var. Bu hayat mücadelesi insanları pek çok şeyden alıkoyuyor; kendini geliştirmesini engelliyor.  İş gelip dayanıyor başetme eşiğinin düzeyine.

2- Simone de Beauvoir'in "Sevenler de ölür" adlı romanında Fosca'nın oğlu bir savaşta zafer kazanır ve fakat yaralandığı için bu zafer coşkusu duygulanımları eşliğinde ölür; bir hedefi vardır ve gerçekleştirmiştir (Bir nevi varoluş etkinliği). Zaman içinde baba Fosca fethedilen toprakların elden çıktığını görür ve ekonomik zaferler/başarılar hedefinin daha tutarlı olacağına karar verir.

3- Evet, ölüm gerçeğini sağlam faktör olarak iyi belirlemişsiniz. Gelişmiş ülkelerin eğitim protokollerinde bir ödev var: Cenaze töreninizde okunmasını istediğiniz bir metin hazırlayın. Bu ödevin işleyişini şöyle düzenleyebiliriz: 8. - 9. sınıfta bu ödev verilir ve öğrencinin zihninde bu konuda bir dosya açılması sağlanır. Öğrenci o ödevde saçmalasa da 12. sınıfta tekrar bu ödev verildiğinde daha tutarlı yanıtlar verebilir. Bu yanıtlar da hayal güçlerinin kapasitesi ile sınırlı olacaktır. Fakat dosya açık kalır ve sorgulamalar ile revizyonlar devam eder. Bu ödevin özündeki maksat, kişinin kendi hayatını yönetme bilincinin verilmesidir. Çan eğrisinde bazıları bundan yararlanır; bazısı, doğasının dayatmaları ile bir uyuşma sağlar vs. vs.

Rekabet de olmaktadır; olacaktır. Bir okulda kızlar okulun gözde erkek öğrencisi veya öğretmeni için kadın voleybol takımında coach için rekabet edebilirler. Bu doğaldır; her birinin ideal olmayan çocukluk örüntülenmelerinin bileşkesi ve sosyal kabul çabaları, içlerindeki enerji vb. faktörler süreci belirler. Travmatik geçmişleri olanlar (ezik, istenmeyen çocuk, şiddet görmüş vb.) şeytani planlarını da kullanıma alırlar.

(*) Artık hayal gücü azlığı mı, cahillik mi, çıkar motivasyonu mu, akıl fukaralığı mı?

Benzer olarak psikolojik sorunlar tanımlanmış; ortada (kitaplarda sunulmuş) tezgahta duruyor, yüzlerce nesil tekrar tekrar aynı şeyi yaşıyor. Ya da televizyona çıkıp fikir beyan edenler yorum yapanlar,ın çoğu söyledikleri ile kendi -muhtemelen defolu- öznel zihinsel filtreleri ile kendilerini projekte ediyorlar; yansıtma mekanizmasını bilmediklerinden okumasını bilenin gözünde düşünsel referanslarını açık ettiklerinin farkında olmadan çıkar amaçları çerçevesinde konuşuyorlar. Tv ye çıkan akademisyenlerden bazılarının hakikate takla attırdıklarını (**) görmek mümkün ve muhatabın da aynı akıl yapısında -çıkar ekseninde- karşılık vermesi fayda sunmayan polemik olarak sürüp gidiyor. Oysa hepsinin hedefi "hakikat" olabilseydi değil mi? Kuşkusuz, sorsanız hepsi "hakikat peşineyiz" der; bu da operasyonel cevaptır. 

(**) Yanlış anlaşılmasın (siyaset ile ilişkilendirmeyin çünkü oradaki atışmalar zaten hepsi operasyonel olduğundan konumuz dışı); en çok kullanılan yöntem çan eğrisinin marjinal uçlarında yer alan istisna örnekleri genel örnekmiş gibi sunmaları, bu nesnel bir tutum değil ama izleyicilerin algı kapasitesini göz önünde tutarak kasti ya da kendini de kandırarak (?) böyle konuşuyor. Diğer taraftan ben bir tv yöneticisi olsam genel yapıyı gözeterek "ortaokul terk" birine yorum yapma fırsatı verebilirim diye düşündüğüm de oluyor; mantık yönünden tutarlı görünüyor.

Buyrun yorumlayın.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10