Gönderen Konu: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında  (Okunma sayısı 5229 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 46
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #15 : Nisan 19, 2019, 05:07:05 ÖS »
Bu noktada da şunları söylemek isterim:

Bugünkü bilgilerimize göre, en eski dil çalışmaları Eski Hint’te ve daha sonra Eski Yunan’da gerçekleşiyor. Dinin bir itici güç olarak dil üzerindeki inceleme ve araştırmalarda etken rolü oynaması, kutsal bilgi derlemelerinin doğru okunması, zamanın aşındırmasından uzak kalabilmesi doğrultusundaki çabalar bir yana, onların herkes tarafından okunmasını da engelleyen bir süreçle, bir bakıma “dilbilgisi”nin temelleri atılıyor.

Bugün anlambilim konuları içinde düşünülebilecek olan kimi konuların, örneğin nesne ile onun dildeki karşılığı, adı arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı sorununun daha İ. Ö. 4. yüzyılda Hindistan’da Yaska tarafından, aynı yüzyılda Eski Yunan’da Platon’un Kratylos adlı yapıtında ele alınarak tartışıldığını da biliyoruz.

Ritüelleştirilen bir dil edimi söz konusu olan.

Bu sınırlılık ve kapalılık yarar mıdır, zarar mıdır, bilemem, sağladıkları, “dil”in belli bir “dizge”ye oturtulması olmuş. O zamanlar nasıl söyleyip/okuduklarını bilemeyiz.
 
Düz okumada dahi bir uyum, bir dizem oluştuğu düşünülebilir.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #16 : Temmuz 15, 2019, 09:17:10 ÖS »
Alıntı

(...)
insan denilen varoluş kipinin temelde ve hala tanrı-insan diyaliktiğinden türüyor olması ile birlikte düşünüldüğünde müziğin neden
gayri-insani bir faaliyet olmak zorunda olduğu daha iyi anlaşılır. "İnsanı" logosmerkezciliğin ürünü olarak kavrarsak, müziğin neden
gayri-insani olduğunu da daha iyi görürüz. öncelikle; belleğin sürekliğinin kırılması, insan denilen varoluş kipinin  bilinç kavramında
kendisini kuran ayrıcalıklı konumunun kırılmasıdır. Ritmin "ahenkteki düzensizlik" olduğunu söylediğimde de dile getirilen budur.
belki de oluş kavramının yerini ritim kavramına bırakması daha uygundur . Çünkü "ritim" , içsel olarak  "bellek" ile ilişki içindedir.
Ritim, değerlendirme ifade etmektedir, daha doğrusu onun kendisi bir değerlendirmedir. Onun eylemi aynı zamanda  değerlendirmesidir.
Ölçüp biçmesi/değerlendirmesi ise eyleminin ta kendisidir. herakleitos, "oluşu" logostik bir hareket olarak kavramıştı oysa, o  logostik
değil ritmiktir. tam da bunun için gayrı-insanidir.

(...)
tüm bunları yedekleyerek devam edersek, geleneksel anlamda oluş ve bellek kavramlarının aslında metafiziğe ait olduğundan, başka bir
değişle onların ritime göre ikincil olma zorunluluğundan bahsedebiliriz. buna rağmen ritim, onların kendisinden köken aldığı bir "şey" 
değildir. ritim, ne nesnenin (oluş) ne de öznenin(bellek) bir niteliğidir. "şey" ve "onun niteliği"nden bahsettiğimiz anda  ritim yanlış
anlaşılmaya başlanmış demektir. "şey" ve "nitelik" kavramları sürecin logostik tercümesinden ibarettir.çünkü, "nesne" ve "nesnenin
sıfatları" ayrımı özcü ve  gramerik bir kurgudur. burada, sanki önce "özsel bir nesne" varmış ve bu nesne kendisinden ayrı "sıfatların"
taşıyıcısıymış gibi düşünülür.oysa, bu sadece bir formülasyondur; "oluşu tasavvur etmek için" gerçekleştirilen bir işlemdir.
öyleyse belleğin, ritmin bir işlevi olduğunu ve onun öteside bir şey olmadığını söylemek zorundayız. dünya, ritimdir; beden, ritimdir
ve ritim kendi kendisinin değerlendirmesi olarak ortaya çıkmaktadır. bu değerlendirme belleğin yaptığı bir işlem değil,
değerlendirmenin kendisi bellektir. yani, "bellek" bir sonuçtur, ritmin kendisine verdiği fazladan bir isim gibidir. 
(...)

yukarıdaki iletilerde "bir bellek olarak ritimden" ya da "ritim olarak bellekten" bahsetmiştim. belleği dünyaya içsellik ile tasavvur
etmemiz gerektiğini ve müziğin gayri-insani karakterini dile getirmeye çalışmıştım. burada belleği içsel bir rabıta olarak tasavvur
ederek onu yaşamın/bu dünyanın içine atmış oluyoruz.

öyleyse, bellek her zaman aynı zamanda bir "kolektif bellektir", ritim(bellek) "özdeğerlendirmesini" öteden yapmaz, ötekiyledir.
bu noktada "müzik" sözcüğünün etimolojisine bakmak ilginç olacaktır. sözcük antik yunandan gelme :

Alıntı
Middle English: from Old French musique, via Latin from Greek mousike (tekhne) ‘(art) of the Muses’, from mousa ‘muse’.

(...)

"music" adı üstünde "muse(müz)'lerin olan", "müz'lerden gelme", "müz'lere dair olan" anlamına geliyor. dolayısıyla öncelikle müzik, ilham
perisi olan müzlerden gelen dişil bir hediye. bu noktada muse sözcüğünden türetilmiş bir diğer sözcük dikkatinizi çekecektir : museum(müze) :

Alıntı
early 17th century (denoting a university building, specifically one erected at Alexandria by Ptolemy Soter): via Latin from Greek mouseion ‘seat of the Muses’, based on mousa ‘muse’.
müze : "müzlerin otuduğu yer" ,"müzlerin oturağı"


müzik; "dişil" ve "müzlerden gelme" ve yani gayri-insanidir ve her zaman bir bellek ile işler. işte, tam da bu bir bellek ile olma
zorunluluğundan dolayı müzikal olan sürekli insanileşir, tarihselleşir : destanda,mitte, şiirde hatta  müzikal formların ustadan çırağa
aktarımında (çeşitli halkların müzikleri)  toplumsal belleğin tarihsel oluşumunun bir aracı gibi çalışır.yazının icadından ve
yaygınlaşmasından evvel insanlar toplumsal hafızayı müzikal kayıt ile muhafaza etmişlerdi. yani, müzik bir toplumsal hafıza tekniği olarak
iş görmüştü.yani, logostik bir kayıt cihazı olarak işe konulmuştu. böylece, tarihsel olarak onun neden sürekli dinselleştiğine dair bir
içgörü kazanıyoruz: o geleneğin müzikal formda üretimini ve logostik muhafazasını sağlamış ve böylece her daim rütelin önemli bir parçası
olagelmiştir. pagan dinlerden ibrahimi dinlere müzik bu teknik işlevini sürdürmüştür. "son ibrahimi din islam" kendi kökenselliğini
tam da müzikal olanı dışlayarak yani (yalan olan)"şiiri" "hakikat"ten dışlayarak kurmak ister. çünkü "bozulmamış ve bozulmayacak olan
allahın kelamı kuran" ancak böyle mümkün olabilir : kuranın kendi sahihliğini kurduğu anlatıda önce  sahihliği ve hakikati tehlikeye
atacak bir yabancı, "öteki" gereklidir. Kuranın sahihliği ancak allahın kelamına karışıveren şiirsel şeytan ayetleri sayesinde mümkündür.*
buna rağmen tabii ki kuran kendisini toplumsal bellek teknolojisi gibi çalışan bu müzikal unsurları kullanmaktan men etmemiştir.bunun
için de peygamberin sadece bir şair olduğuna dair iddialara cevap vermek durumunda kalır. **  hafızlar özellikle kuran kitaplaştırılana dek geçen 23 senede
anlatıda müzikal olandan epey yararanmış olmalılar.

*hac suresi 52: Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebi yoktur ki, birşeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese
karıştırmamış olsun. Fakat Allah, şeytanın attığını derhal iptal eder, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hüküm ve
hikmet sahibidir.

**“Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yakışmaz, ayrıca güçleri de yetmez. Onlar, vahyi işitmekten menedilmişlerdir.”
(Şuara, 26/210-212)
  "Biz ona (Muhammed'e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da. O(na vahyedilen) sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır."
(yasin , 69)
ayetler, o dönemde şairlere şiiri cinlerin, şeytanların söylettiğini düşünen ve peygamber için de bunu iddia eden inanışa cevap veriyor.

---

demek ki, "müziğin bellek ile ilişkisinde" iki yön vardır  :
1.mutlak ahengin,sessizliğin kırılmışlığı olarak ritim aynı zamanda kendi eklemlenişinin anımsanmasıdır. yani, ritim her zaman bir
eklemlenmişliğin  ifadesi ve aynı zamanda da bu eklemlenmişliğin hatırda kalmasıdır. ritim adeta kendi üzerine kaydedilmiştir ve geriye
dönerek bu kaydı tekrar işler. 
2. logosun kaydını tutan teknik olarak işlediğinde toplumsal belleği oluşturmada işlev kazanır ve özellikle sözlü kültürü bir müze gibi
muhafaza eder, aktarır.

peki bu iki yönün birbiri ile ilişkisi nedir?
(devam edecek)
« Son Düzenleme: Temmuz 15, 2019, 10:36:51 ÖS Gönderen: samsa »