Gönderen Konu: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında  (Okunma sayısı 5228 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« : Eylül 28, 2014, 01:29:44 ÖS »
Belleğin ortaya çıkışını ritim duygusunda arayabiliriz.Ritim rutin değildir. yani, sonsuzca rutin ve tekdüze bir ritim tasavvur etmek, ritim şeklinde tercüme edilen  hareketi/oluşu ortadan kaldırmak olurdu. öyleyse, ritim bir "ahenk" meselesi de değildir. son kertede ritim, "ahengin kırılması" olmak durumundadır. "mutlak ahenk", "mutlak sessizlik" ve "yokluktan" ibarettir. Orada, ne dünya vardır, ne sanat, ne ses, ne yazı ne müzik ne de düşünce...

ritmi bir kez ahengin sonucu olarak değil, "ahengin kırılması" olarak düşündüğümüzde, belleğin kendisini de artık bir süreklilik olarak düşünemeyeceğimiz ortaya çıkar. bellek, ancak ritim işlediği sürece ve ritmin işlemesi olarak ortaya çıkacaktır. aynı şekilde, ritmin kendisi de belleğin işlemesinden ibarettir. Burada hegelci felsefeye olabildiğince yaklaştığımızı söyleyebiliriz, ancak tam da bu yakınlık anında Hegelci felsefeyi daha kuvvetli bir şekilde eleştirme ve ondan uzaklaşma  olduğu gözden kaçmamalıdır. zira, hegelci felsefe tüm çabasına rağmen "ritmi" "belleğin ahenginde" ortadan kaldırmaktadır. çünkü hegelci felsefe temel olarak,  belleğin sürekliliğini arzu eder ve varsayar.

aslında, "ahengin kırılması" ifadesinin kendisi de burada dile getirilmek isteneni ifade edemez.zira, bu ifade verili bir ahengin mevcudiyetinin sekteye uğramasını ifade etmektedir. oysa, bu verili ahengin kendisi başından beri şaibelidir. bu noktada, ahenk kavramını ters yüz etmek gerekmektedir. ahenk, "unsurların" sistematik ve mükemmel uyumu ile değil, aksine uyumsuzluğudur.aheng, öte dünyaya ait bir kavram değil, bu dünyaya ait bir kavramdır.Dolayısıyla, ahenk dengesizliktir. Ahengi doğu bilgeliğinin ying-yangında  tasavvur etmeyi bırakmadıkça, düşüncenin de-teolojikleşmesi mümkün değildir. ahengi  muhtelif "unsurların" eşitsizliğinin ortaya çıkardığı, değişken ve otokalitik bir kombinasyonlar çokluğu olarak  düşündüğümüzde, onun denge kavramı üzerine oturtulan bir düzen fikrinin tam tersi olduğunu görürüz. hatta denge denilenek kutsanan şeyin, dengesizliğin /düzensizliğin ta kedisi olduğunu farkederiz. çünkü o mutlak varlıktır yani yokluktur, metafiziktir, "kakofonidir".

 "kakofoni", yani mutlak düzen öte dünyaya aittir. çünkü onun düşünülebilmesinin öncelikli şartı "bellek" ve "ritimin" birbirinden bağımsız varlıklarının önkabülüdür. mutlak düzen, ya belleğin kendi ile özdeşliği olarak süreklilik; ya da ritimin kendi ile özdeşliği olarak sessizlik(sürekli ses)tir. tam da bunun için "kakofoni" öte dünyaya aittir. öte dünya gibi, değişmez, saf ,"mükemmel" ve "anlaşılmazdır."

mistisizm, müziği tam da burasından yakalar. mistik müziğin, uzun seslere olan düşkünlüğünün sebebi, onun sesin uzunluğunda mükemmelliği, değişmezliği ve  öte dünyayı bulmasıdır. "Ritimin yavaşlaması" ve seslerin bitimsizliği ile mistik müziğin nihai amacı, müziğin ortadan kalkmasıdır. çünkü müziğin kendisi, varoluş koşulunu  bu dünyaya ait olmasında bulur : Ritim, yani oluş/hareket. bu yine, tüm çabaya rağmen hiç bir müziğin tam anlamı ile bu dünyanın karşıtı olmayı becerememesinin sebebidir.
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2014, 11:30:03 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #1 : Ekim 04, 2014, 11:13:26 ÖÖ »
kant'ta "yüce" son kertede "kakofoni"dir. Çünkü, Kant yüceyi insan denilen varoluş kipinin kendi acziyetini deneyimlemesinden çıkarmıştı.Dolayısıyla, "yüce" insani yetilerin yetersizliğinden doğmaktaydı. kantçı yücenin kakofonikleştirilmesinin vuku bulduğu merci, bir sanat sevicinin temaşasıdır. Eserin büyüklüğü karşısında sanat sevicinin temaşası yetersiz kalmaktadır. Peki, ya konser salonundaki bir "dinleyici" ile bir "orkestra şefi" için yücenin anlamı bir midir? Kantçı yüce,  sadece insan denilen varoluş kipinin eseri düşünme çabasını formüle ettiği mekanizmaya ilişkin bir kavramdır.Bunun için, kant eseri kavramada ortaya çıkan başarısızlığı bir başarı olarak yücede kavramsallaştırır.Yüce, bu sayede insanın kendi yüceliğine dönüşür. Burada, insan, gayrı-insani bir etkinliği kavramaktaki başarısızlığını bir başarı olarak süblime etmektedir. Eserin başarısını bu sayede " insanın kendi başarısına" dönüştürmektedir. Yani insan, yaratıcının/sanatçının "başarısını" düşünürken  kendi başarısızlığını bir başarıya dönüştürür. Bu, yani insanın varoluş kipi aynı zamanda  eleştirmen denen tipin de varoluş kipidir. Örneğin, Deleuze&Guattari'nin Kafka 'sı ile Bauer'in Kafka'sını karşılaştırınız: İlki sanatçının/yaratıcının değerlendirmesi, ikincisi ise insanın/eleştirmenin değerlendirmesidir. burada Deleuze&Guattari, hayvan-oluşun ta kendisidir; gayri-insanileşmenin ta kendisidir.
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2014, 08:07:43 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #2 : Ekim 04, 2014, 08:07:07 ÖS »
 ritimi ve belleği düzensiz bir aheng ile düşünerek, müziği insani etkinliğin ötesinde düşünme imkanını yakalamak gayesini taşıyorum. Bu, müziğe  gayri-insani karakterini teslim etmekdir.peki, müziğin gayri-insaniliği ne demektir? müzik niçin gayri-insani bir faaliyet olarak ortaya çıkmaktadır? gayri-insanilik ve insanilik ilişkisi nedir?
insan denilen varoluş kipinin temelde ve hala tanrı-insan diyaliktiğinden türüyor olması ile birlikte düşünüldüğünde müziğin neden gayri-insani bir faaliyet olmak zorunda olduğu daha iyi anlaşılır. "İnsanı" logosmerkezciliğin ürünü olarak kavrarsak, müziğin neden gayri-insani olduğunu da daha iyi görürüz. öncelikle; belleğin sürekliğinin kırılması, insan denilen varoluş kipinin  bilinç kavramında kendisini kuran ayrıcalıklı konumunun kırılmasıdır. Ritmin "ahenkteki düzensizlik" olduğunu söylediğimde de dile getirilen budur. belki de oluş kavramının yerini ritim kavramına bırakması daha uygundur . Çünkü "ritim" , içsel olarak  "bellek" ile ilişki içindedir. Ritim, değerlendirme ifade etmektedir, daha doğrusu onun kendisi bir değerlendirmedir. Onun eylemi aynı zamanda  değerlendirmesidir. Ölçüp biçmesi/değerlendirmesi ise eyleminin ta kendisidir. herakleitos, "oluşu" logostik bir hareket olarak kavramıştı oysa, o  logostik değil ritmiktir. tam da bunun için gayrı-insanidir.
eğer insan sesi, sahiden derrida'nın dediği gibi bulunuş metafiziğinin kurucu unsurlarından ise, oluşu logostik olarak tahayyül etmek hatadır. çünkü, bu tasavvur meseleyi oluş ve oluşun doğru tercümesi sorununa dönüştürmek zorundadır. Oysa, "bellek olarak ritim"  yada "ritim olarak bellek" değerlendirme olarak eylemdir. Onun kendini ifade edişi aynı zamanda eylemi ve kendini ortaya koyuşudur. bir kavram olarak ritim, oluşun "bellekten" bağımsız olabilirliğinin reddidir. Çünkü bellek tarafından kavranamayan, bellek dışında oluş diye birşey yoktur. oluş, ancak ritmik bir hareket olarak vardır yani o bir değerlendirme olarak ortaya çıkar. değerlendirici merci olarak bellek diye bir şey de yoktur, bellek ritmik hareketin ta kendisidir.

sürecek..
« Son Düzenleme: Ekim 04, 2014, 08:07:59 ÖS Gönderen: samsa »

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #3 : Ekim 05, 2014, 11:00:59 ÖS »
Şu noktalara takıldım samsa; oluş-denileni, ritm-bellek, eylemin "kendisi-olarak" aldığımızda, _ki haklısın bu noktada_, tüm bunların "gayr-ı insani" olarak konumlandırılmasında kullandığın, "gayr-ı insani" deyişi neye gönderme yapıyor, yani, bu bir "pozitifleme mi", "insani-deyimini" hallettik, orda sorun yok, gayrı-insani deyimi, "insani-olmayanı" pozitifliyor mu, eğer böyle ise bu "mümkün mü", bildiğin üzre, göstergelerin ne kendi içine ne de kendi-dışına doğru, "dediklerine" vakıf olabilme "kudretleri" yok, bu durumda, "gayr-ı insani" deyişinin sendeki karşılığı ne oluyor, bilmem ki "takıldığım" noktaları ifadelendirebildim mi?...

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #4 : Ekim 06, 2014, 10:00:35 ÖÖ »
 
ritimi ve belleği düzensiz bir ahenk ile düşünerek, müziği insani etkinliğin ötesinde düşünme imkanını yakalamak gayesini taşıyorum. Bu, müziğe  gayri-insani karakterini teslim etmekdir.peki, müziğin gayri-insaniliği ne demektir? müzik niçin gayri-insani bir faaliyet olarak ortaya çıkmaktadır? gayri-insanilik ve insanilik ilişkisi nedir?
Şu noktalara takıldım samsa; oluş-denileni, ritm-bellek, eylemin "kendisi-olarak" aldığımızda, _ki haklısın bu noktada_, tüm bunların "gayr-ı insani" olarak konumlandırılmasında kullandığın, "gayr-ı insani" deyişi neye gönderme yapıyor, yani, bu bir "pozitifleme mi", "insani-deyimini" hallettik, orda sorun yok, gayrı-insani deyimi, "insani-olmayanı" pozitifliyor mu, eğer böyle ise bu "mümkün mü", bildiğin üzre, göstergelerin ne kendi içine ne de kendi-dışına doğru, "dediklerine" vakıf olabilme "kudretleri" yok, bu durumda, "gayr-ı insani" deyişinin sendeki karşılığı ne oluyor, bilmem ki "takıldığım" noktaları ifadelendirebildim mi?...

müziği insani etkinliğin ötesinde, gayri-insani bir faaliyet olarak düşünmek gereğinden bahsetmiştim. gayri-insani, insaninin dışında bir "şey" değil. gayri-insani dediğim "şey", insaniyeti mümkün kılan  terbiye işlemidir.yani, gayri-insaniyet insaniyete içkin, ritmik bir hareket gibidir. insani, logostik iken; gayri-insani logosa içkin ve "önsel" biçimlendirici bir ritmik otokalizasyon olarak düşünülebilir. gayri-insaniyetin anlamını, bu ritmik otokalizasyonda ortaya çıkan lacancı anlamda bir bir geri dönüşlü bakışa oldukça  yakın olan -ancak burada psikanalizst hemen kendine bir yer edinir, gayri-insani öğenin görevini o  üstlenir ve böylece ortaya çıkan ürün yine terbiye edilmiş bir insaniyet olur.-  nietzsche'nin ecce homo'sundaki "kişinin kendisi olmasını" formüle eden  "bengi dönüş"ün ürünü olarak düşünebiliriz. 45. yaşı yıl dönümünde, yaşamının öğle vaktinde, güneş en tepedeyken yaşamını kendine anlatırken ortaya çıkan şey gayrı-insani oluştur. gayri-insani, insaniyete içkin oluştan başka bir şey değildir. demek ki gayri-insani, logosçu-humanist geleneğe içeriden mühalif bir felsefi damarın ifadesidir.
dediğin gibi insaniyet; "pozitif , verili ve tam"  anlam varsayımına dayanır. gayrı-insaniyet ise senin de tahmin edeceğin  üzere pozitif ve verili değildir, ancak ne var ki o  "eksik" de değildir. aksine, gayri-insani; insaniyeti biçimlendiren ve mümkün kılan "tesadüfi"  ritmik fazlalıktır. bu bakımdan onu bazı çekincelerle birlikte "logostik kakofoniyi" kıran, saussurecü farka da benzetebiliriz. ritmik fazlalık olarak gayri-insani, kendi anlamının ortaya çıkışını bir saçılma hareketinde "tasavvur eder". yani, gayri-insani bir şey değildir. o bizatihi, şeyin imkan-dışılığıdır. gayri-insani tesadüfidir, çünkü o ön belirlenmiş ve kestirilebilir değildir. zaten, kakofonin kırılması; onun tesadüfi olmasındandır. ritmik hareket tesadüfi olarak kendisi ile yüz yüze geldiği anda;  logos tüm süreci tersine çevirmekte yani  ritmi ahenk, kendisini(logosu) önbelirleyici merci ve "ritim" ile "belleği" birbirinden yalıtılmış ve verili unsurlar olarak koyutlamaktadır. yani, logos, ritmin metafizik kavranışıdır. dolayııysla, logos aynı zamanda "anlamın" metafizikleştirilmesidir.
 

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #5 : Ekim 06, 2014, 07:14:47 ÖS »
demek ki gayri-insani, logosçu-humanist geleneğe içeriden mühalif bir felsefi damarın ifadesidir(samsa)
Tamam,  anladım, şimdi yerli yerine oturdu herşey… bu nokta oldukça “kritik” bildiğin gibi, hegelden lacana ve ordan zizeğe doğru sirayet eden “gerçek/gerçeklik” ilişkileri, eksiklik-fazlalık durumları ve tüm bunların özellikle de lacandaki durumu.  Devam ederken, senin bu konumlanışınla, lacnın bu bağlamdaki konumlanışının karşılaştırmasını  da yapar mısın, o noktada lacanda kafama takılan bazı unsurlar var, onun üzerinden konuşuruz biraz, dilersen…
« Son Düzenleme: Ekim 07, 2014, 08:55:20 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #6 : Ekim 07, 2014, 10:00:59 ÖÖ »
tüm bunları yedekleyerek devam edersek, geleneksel anlamda oluş ve bellek kavramlarının aslında metafiziğe ait olduğundan, başka bir değişle onların ritime göre ikincil olma zorunluluğundan bahsedebiliriz. buna rağmen ritim, onların kendisinden köken aldığı bir "şey"  değildir. ritim, ne nesnenin (oluş) ne de öznenin(bellek) bir niteliğidir. "şey" ve "onun niteliği"nden bahsettiğimiz anda  ritim yanlış anlaşılmaya başlanmış demektir. "şey" ve "nitelik" kavramları sürecin logostik tercümesinden ibarettir.çünkü, "nesne" ve "nesnenin sıfatları" ayrımı özcü ve  gramerik bir kurgudur. burada, sanki önce "özsel bir nesne" varmış ve bu nesne kendisinden ayrı "sıfatların" taşıyıcısıymış gibi düşünülür.oysa, bu sadece bir formülasyondur; "oluşu tasavvur etmek için" gerçekleştirilen bir işlemdir.
öyleyse belleğin, ritmin bir işlevi olduğunu ve onun öteside bir şey olmadığını söylemek zorundayız. dünya, ritimdir; beden, ritimdir ve ritim kendi kendisinin değerlendirmesi olarak ortaya çıkmaktadır. bu değerlendirme belleğin yaptığı bir işlem değil, değerlendirmenin kendisi bellektir. yani, "bellek" bir sonuçtur, ritmin kendisine verdiği fazladan bir isim gibidir. 
sürecin tersine çevrilmesi dediğim şey, yani belleğin değerlendirici merci olarak tayin edilmesi yani logosçu gelenek tamamen insani bir durumdur. İnsaniyet sadece bir psişik bir hal ya da "kültürel" bir kod ile ilgili değildir.Onu aynı zamanda "fizyolojik" bir durum olarak da kavramak gerekir. bu noktada "kültür" ve "doğa" karşıtlığının metafizik konumunu şimdilik bir yana bırakıyor değilim, hatta aksine demek istediğim tam da kültürel ve fizyolojik kodların iç içe olduğudur.
 
« Son Düzenleme: Ekim 07, 2014, 10:05:12 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #7 : Ekim 19, 2014, 10:11:13 ÖÖ »
Müziğin gayri-insani oluşu, insan sesinin müzikte kullanımıyla birlikte düşünülebilir. Müzikte vokal, kendi varoluşunu ritimde bulabildiği için dilin gramerini kırar. Dilin gramerinin kırılması bizatihi insan sesinin ritim kazanmasıdır. Onun içindir ki, müzikte prozidi bir hata olarak kabul edilmemelidir. Zira, müzikal ifade "logostik" değil, ritmiktir.

Çeşitli vokal tekniklerine bu minvalde  bakabiliriz. Vokal teknikleri, insan sesinin varsayılan “logostik karakterini” sarsmakta ve insan sesini bir ritmik enstrumana dönüştürmektedir. vokalin  bu müzikal kullanımları, İnsan sesinin gayri-insanileştirilmesidir. Ancak vokalin  gayri-insanileşmesi  insan sesinin enstrumanları taklit etmesi olarak tasavvur   edilmemelidir. Aksine, insan sesinin gayri-insani oluşu güfte üzerinde gerçekleşir.Çünkü insan sesinin gayri-insanileşmesi logosun bükülmesidir.  Operada da gerçekleşen şey  budur.  Ancak opera söz konusu bükülmenin zirvesine atonalite ile ulaşmıştı. Öte yandan, vokalin gayri-insani oluşu, müziğin “logostik” değil ritmik olmasının doğal sonucu olarak  müzik türlerinden bağımsız olarak ortaya çıkar.  Sanatın ve dolayısıyla müziğin de tasnifi  logostik bir etkinliğin sonucu anlaşılmalıdr. Dolayııysla, en “ilkel” ezgiden and “kompleks” müzikal esere, tasnif her zaman sağırdır.

İnsan sesinin gayri-insani oluşunda da söz konusu olan insan sesinin terbiye edilmesidir. Ancak insan denilen varoluş kipi aynı zamanda bu terbiyenin yanlış anlaşıldığı yerin adıdır. Çünkü insan terbiyeyi logostik bir etkinlik olarak kutsar. Ritmi, logos tarafımdan ölçülen bir hareket olarak kavrar. Yani, logosu ritme önceler. Tam da bunun için insan ve logos sağır kalmak zorundadır, çünkü burada “logos” ve “ritim” daha başından birbirine zıt ve birbirinden yalıtılmış verili iki unsur olarak tasavvur edilir. Böylece “logos(ruh)” “ritmi(bedeni)” terbiye eden bir merci olarak atanmış olur.

***

İnsan sesinin gayri-insani oluşu klasik müziğe has değildir. Örneğin; vokalin gayri-insani oluşunun, metal müzik içinde kendi hareketinin dibini ve zirvesini yakalıdığı söylenebilir.. Öncelikle bir rastlantı sonucu elektronik gitar sesinin deforme olmasıyla icat edilen distortion ile daha uyumlu bir vokal arayışı olarak ortaya çıkan brutal vokal, güftenin içeriğinin de değişmesi ile sonuçlanır. Örneğin tasnifçiliğin death metal dediği tür, öncelikle güftenin doğrudan bir yüzeyselliği ve hedonizmi şeklinde belirir. Burada tipik bir örnek olarak ele alacağım grup Death olacak. Grubun şarkı sözleri; beden parçaları, kan, irin ve iç organlardan ibarettir.Hatta grubun ilk albümünün adı Scream Bloody Gore  gibi saf materyalist bir isimdir. Burada söz konusu olan kaba bir hiyarerşi değişimidir. Nietzscheci terminoloji ile söylersek burada  sadece tepkisel bir diyalektik rol dağılımı ile ruh ve bedenin konumunu değiştirilmiştir. Sadece idealizmin yerini materyalizm; asketizmin yerini ise hedonizm almıştır.Tanrıyı taklit eden varoluş kipinin yerini, hayvanı taklit eden varoluş kipi almıştır.

Ancak nihayetinde taklit bile,  gayri-insani bir mimesis formunu alabilir.  Bu; özenilerek yazılan  ne idealist ne de materyalist olan bir güftenin, kendisini neredeyse anlaşılmaz kılan bir brutal vokal ile icrasıdır. burada özenle yazılmasına rağmen neredeyse anlaşılmaması için çaba sarfedilen bir güfte ile kendimizi baş başa buluruz.  Scream Bloody Gore’ dakilerin aksine  aynı grubun The Philosopher, Scavenger Of Human Sorrow , Empty Words gibi parçalarında karşımıza çıkan tam da budur.
« Son Düzenleme: Ocak 17, 2018, 10:09:31 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #8 : Aralık 28, 2014, 03:30:24 ÖS »
 
Alıntı
müziği insani etkinliğin ötesinde, gayri-insani bir faaliyet olarak düşünmek gereğinden bahsetmiştim. gayri-insani, insaninin dışında bir "şey" değil. gayri-insani dediğim "şey", insaniyeti mümkün kılan  terbiye işlemidir.yani, gayri-insaniyet insaniyete içkin, ritmik bir hareket gibidir. insani, logostik iken; gayri-insani logosa içkin ve "önsel" biçimlendirici bir ritmik otokalizasyon olarak düşünülebilir. gayri-insaniyetin anlamını, bu ritmik otokalizasyonda ortaya çıkan lacancı anlamda bir bir geri dönüşlü bakışa oldukça  yakın olan -ancak burada psikanalizst hemen kendine bir yer edinir, gayri-insani öğenin görevini o  üstlenir ve böylece ortaya çıkan ürün yine terbiye edilmiş bir insaniyet olur.-  nietzsche'nin ecce homo'sundaki "kişinin kendisi olmasını" formüle eden  "bengi dönüş"ün ürünü olarak düşünebiliriz. 45. yaşı yıl dönümünde, yaşamının öğle vaktinde, güneş en tepedeyken yaşamını kendine anlatırken ortaya çıkan şey gayrı-insani oluştur. gayri-insani, insaniyete içkin oluştan başka bir şey değildir. demek ki gayri-insani, logosçu-humanist geleneğe içeriden mühalif bir felsefi damarın ifadesidir.
 dediğin gibi insaniyet; "pozitif , verili ve tam"  anlam varsayımına dayanır. gayrı-insaniyet ise senin de tahmin edeceğin  üzere pozitif ve verili değildir, ancak ne var ki o  "eksik" de değildir. aksine, gayri-insani; insaniyeti biçimlendiren ve mümkün kılan "tesadüfi"  ritmik fazlalıktır. bu bakımdan onu bazı çekincelerle birlikte "logostik kakofoniyi" kıran, saussurecü farka da benzetebiliriz. ritmik fazlalık olarak gayri-insani, kendi anlamının ortaya çıkışını bir saçılma hareketinde "tasavvur eder". yani, gayri-insani bir şey değildir. o bizatihi, şeyin imkan-dışılığıdır. gayri-insani tesadüfidir, çünkü o ön belirlenmiş ve kestirilebilir değildir. zaten, kakofonin kırılması; onun tesadüfi olmasındandır. ritmik hareket tesadüfi olarak kendisi ile yüz yüze geldiği anda;  logos tüm süreci tersine çevirmekte yani  ritmi ahenk, kendisini(logosu) önbelirleyici merci ve "ritim" ile "belleği" birbirinden yalıtılmış ve verili unsurlar olarak koyutlamaktadır. yani, logos, ritmin metafizik kavranışıdır. dolayııysla, logos aynı zamanda "anlamın" metafizikleştirilmesidir.

nasıl "logos" ritmin metafizik kavranışı ise, insaniyet de gayri-insani oluşun metafizikleştirilmesidir. tam da bunun için müzik bir kimlik ve logostik bir anlam meselesine dönüşmek durumunda kalmıştır.  bu bağlamda, "mistik" ile "rocker" aynı mekanizma ile işlenmiş ve bir kimliğe iye olmuşlardır. böylece müzik dünyanın logostik açıklamalarına dahil edilmiş, insanileştirilmiştir. müzik bir dünya görüşü, yaşam tarzı olmuştur. bir kıyafet, bir kişilik, bir sosyal yaşama dönüşmüştür. tam da bunun için "gayri-insani oluş", insaniyeti mümkün kılan  terbiye işlemidir. terbiye, kimlik sahibi kılmakta; ritme bir "başlangıç" ve  logostik "erek" ve "anlam" yüklemektedir.
Fazıl Say "Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir" dediğinde haksız değildi. ancak haklılığını, arabeski kendisi ile özdeş kılmasına borçlu olması sebebi ile yanılıyordu. zira, müzikal formlar bakımından türkiye'de arabesk pekala klasik batı müziği formlarını en çok kullanan müzik türü olmuştu. arabesk, müzikal anlamda arabesk olmasını pekala batı müziğine borçludur.. adeta, arabesk müzik çok sesliliğin Anadolu'da alımlanma tarzlarından biriydi. cumhuriyetin müzik devriminin pratik etkisini halk müziğinin çok seslileştirilmesinden çok arabeskin çok sesli, yaylı orkestralarında gösterdiğini kim reddebilir? Yavuz Turgul'un Muhsin Bey 'leri buna her zaman gözlerini kapamışlardır. çünkü Muhsin Bey 'in kendisi de bir kimliğin ifadesi olarak, bir insaniyet kipi olarak ortaya çıkmaktadır.

***
"arabesk yavşaklıktır" sözünde yine de dikkate değer bir şey bulunabilir. çünkü arabesk anlam dünyası kan emicidir. o, Anadolu varoluşçuluğudur. yaşamın anlamsızlığından duyulan acının dile gelişidir. atılmışlık, sahipsizlik, evsizlik gibi anlamsal sorunların dile gelmesidir. "varoşların" varoluş sancısıdır. misal:
Alıntı
Ben insan değil miyim
Ben insan değil miyim
 Ben kulun değil miyim
 Tanrım,
 Dünyaya beni sen attın

 Cile cektirdin
 Derman arattın
 Madem unutacaktın,
 Beni neden yarattın
 Bende mutlu olmak istemezmiydim şu yalancı dünyada
 Yüce adalet böyle olurmu tanrı kulunu hiç unutur mu...
 Bende gülmek isterim
 Bende sevmek isterim
 Beni sen kullarına oyuncakmı yarattın
söz : sait ergenç


örnekleri çoğaltabiliriz :  batsın bu dünya ya da isyanım var
« Son Düzenleme: Aralık 28, 2014, 03:52:46 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #9 : Mart 14, 2019, 02:19:55 ÖS »

yukarıdaki iletilerde "bir bellek olarak ritimden" ya da "ritim olarak bellekten" bahsetmiştim. belleği dünyaya içsellik ile tasavvur etmemiz gerektiğini ve müziğin gayri-insani karakterini dile getirmeye çalışmıştım. burada belleği içsel bir rabıta olarak tasavvur ederek onu yaşamın/bu dünyanın içine atmış oluyoruz.
Alıntı
müziğin kendisi, varoluş koşulunu  bu dünyaya ait olmasında bulur : Ritim, yani oluş/hareket. /samsa

öyleyse, bellek her zaman aynı zamanda bir "kolektif bellektir", ritim(bellek) "özdeğerlendirmesini" öteden yapmaz, ötekiyledir. bu noktada "müzik" sözcüğünün etimolojisine bakmak ilginç olacaktır. sözcük antik yunandan gelme :

Alıntı
Middle English: from Old French musique, via Latin from Greek mousikē (tekhnē) ‘(art) of the Muses’, from mousa ‘muse’.
antik yunan mitolojisinde  "muse"ler şair, tarihçi, pandomimci, ilahici , astronom , tiyatrocu 9 ilham perisidir.bellek tanrıçası mnemosyne'nin çocukları olan muse'ler sık sık  flüt ve lir gibi enstrumanlarla tasvir edilirler, peri sözcüğünün etimolojk kökenini bulduğu peiria dağından gelmedirler. türkçe kaynaklarda daha çok "ilham musaları" olarak geçiyorlar ancak mousa'ya karşılık kullanılan musa sözcüğü hem peygamber çağışımı yaptığı hem de müzik sözcüğünün etimolojisine yönelmeyi zorlaştırdığı  için "muse"(müz) ü kullanmak daha uygun kanaatimce. "music" adı üstünde "muse(müz)'lerin olan", "müz'lerden gelme", "müz'lere dair olan" anlamına geliyor. dolayısıyla öncelikle müzik, ilham perisi olan müzlerden gelen dişil bir hediye. bu noktada muse sözcüğünden türetilmiş bir diğer sözcük dikkatinizi çekecektir : museum (müze) :
Alıntı
early 17th century (denoting a university building, specifically one erected at Alexandria by Ptolemy Soter): via Latin from Greek mouseion ‘seat of the Muses’, based on mousa ‘muse’.
müze : "müzlerin otuduğu yer" ,"müzlerin oturağı"
(sürecek)
« Son Düzenleme: Mart 14, 2019, 02:20:47 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #10 : Nisan 05, 2019, 10:33:44 ÖÖ »
yunandan gelen modern müzik kavramı bir anlamda kendine özgüdür ve "batılı"dır. burada batı merkezci bir etnosentrizmden uzak durmaya çalışıyorum: mesele gayet açıktır, günümüzde müzikoloji sistemsel olarak batının düşünce formları içinde bina edilmiştir ve o kendisine sadece müziği konu edinebilmek için "müzlerden geleni" yeniden kurmuştur. dolayısıyla müzik kavramı bildiğim kadarıyla hiç bir kultürde batıda olduğu gibi "salt kendisi" ile ilişki içinde tasavvur edilmemiş görünmektedir.yani, "müzik olarak müzik" batılı bir tasavvurdur. bunun içindir ki, bizim anladığımız anlamıyla müzik kavramını karşılayan bir sözcük başka hiçbir dilde karşımıza çıkmıyor : diğer kültürlerde müzik için kullanılan sözcükler  dans, ritüel, din, eğlence, zevk-sefa ile ilişkilendiriliyor. yani, müzik her zaman bir başka faaliyetin içine bastırılmış görünmektedir.batı afrikalı yakubaların dilinde "ta", farsçada "khandan", arapçada "zikr", türkçede "cem" derken ritüelleri,dinsel ve kültürel uygulamaları da düşünüyorlar. ibadet ve ritüel ise müzik değildir.bu ritüellerin müzikle aynı şey olmadığını söyleyen bu ritüellere iştirak edenlerin kendileridir.

bu noktada, müzik ve ritüeli ayırmak için türkçe'de karşımıza çıkan  ifadelendirmeler üzerine de düşünmeye değer: müzik çalınır, icra edilir,yapılır, şarkı söylenirken; ezan, ilahi, gazel, kuran (tilavet),deyiş okunur. müzisyen çalar ve söyler; hoca,hafız,müezzin, imam okur ve zakir zikir eder ve okur. dans edilir ve oynanır ; semah dönülür ve yürünür. dolayısıyla müzik ,söylenir/oynanırken, ritüel içinde müzik bulundursa bile söyleme/oynama olarak düşünülmez. yani, ritüel içindeki müzikal unsurlar bastırılmıştır. onun için burada müzik okunan bir şeye dönüşür. yani "okumak" ile müzikal eser göksel bir kutsiyet kazanmaktadır.
 
(devam edeceğim)

« Son Düzenleme: Nisan 05, 2019, 10:39:51 ÖÖ Gönderen: samsa »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 46
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #11 : Nisan 09, 2019, 03:16:39 ÖS »
Sevgili Samsa,
İzninizle...
“Kur’an Arabistan’a indi, Mısır’da yazıldı, Türkiye’de “okundu”. Burada yazılı bir şeyin, ezgileşmiş dahi olsa, “okunması”ndan söz ediliyor. Türkü söylenir, yazılı değildir çünki. Şarkı hem söylenir, hem okunur. Yanlışım olmasın, on altıncı on yedinci yazyıla kadar nota yazımı yok ya da öğrenim, eğitim “meşk” ile gerçekleşiyor. Klasik Türk Musikisi’nde de okundu, söylendi ayrımı yok. Mevlit okuyan kâr da okur, münacaat okuyan türkü de okur, salaat ve selam okuyan beste de okur, gazel de okur, şarkı da okur. Sosyal düzenle ilgili büyük ölçüde. “Okumak” daha yerleşiktir bu değişkeye göre.

Zaman içinde anlam kayması gibi duruyor, bu ayrım. Bugün de kaydırdığımız anlamlar var. Müziğin ve raksın kendileri başlı başına bir ritüel, bir kuttörenin parçası. Bir biçimde “gürültü” çıkarıp hayvanları uzaklaştırmak için herhangi bir nesneye “vurma”, zamanla, bir dizem, bir tartım kazanmış. Hatta bununla birlikte bir devinimi de düşünebiliriz.

Ritüel içindeki tüm rakslar doğudan, doğuya dönük başlamış. Bir tür güneşi selamlamak. Güneş hayat verendir. Dönüşler, evrendeki döngüden tutun, yaşam döngüsünü de kapsamış. Bunları simgeler halinde rakslarına sokmuşlar. Kimileri hala sürdürüyor, kimileri unutmuş. Şimdi kaç kaçlık olduğunu unuttum da, zikirde kullanılan vurgu ile sanırım rockta kullanılan vurgu aynı ve insanlar çok rahat kendilerini kaptırabiliyorlar. Yani, o ritimde ille de kafanızı sallamak istiyorsunuz.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #12 : Nisan 12, 2019, 10:25:41 ÖÖ »
Sevgili Samsa,
İzninizle...
“Kur’an Arabistan’a indi, Mısır’da yazıldı, Türkiye’de “okundu”. Burada yazılı bir şeyin, ezgileşmiş dahi olsa, “okunması”ndan söz ediliyor. Türkü söylenir, yazılı değildir çünkü. Şarkı hem söylenir, hem okunur. Yanlışım olmasın, on altıncı on yedinci yazyıla kadar nota yazımı yok ya da öğrenim, eğitim “meşk” ile gerçekleşiyor. Klasik Türk Musikisi’nde de okundu, söylendi ayrımı yok. Mevlit okuyan kâr da okur, münacaat okuyan türkü de okur, salaat ve selam okuyan beste de okur, gazel de okur, şarkı da okur. Sosyal düzenle ilgili büyük ölçüde. “Okumak” daha yerleşiktir bu değişkeye göre.

(...)[/size]

şarkıyı olduğu gibi türküyü de mesela "güzel söyledi/okudu" diyebiliriz. ifade etmeye çalıştığım bu değil ancak örneğin tilavet, mevlüt , kuran söyledi denmez; bunlar okunur. çünkü söylemek müzikal kabul edilirken okumak müzikal olanın ("işitsel"/ritmik olanın) bastırılma mekanizmasının işlemesidir. "tilavet okunduğunda" artık ondaki müzikal unsur ritüel içinde yiter gider, tekrar etmek gerekirse ritüel müzik değildir; zira müzik dünyevidir. ritüele içinde müzikal unsurlar  olsa bile  "müzik" dediğinizde ritüele katılanlar hemen size itiraz edeceklerdir. yine arapça'da tilavet, kıraat (okuma) fiili ile ifade edilir.

 "okuma" burada aslen kuran inmeden önce onun okunmasını emreden "oku" (ikra) ayetindeki gibi "zaten yazılmış olanın" okunmasıdır. yani kuran zaten levhi mahfuz olarak ezelde yazılmıştır  ve dolayısıyla kuranın vahiy edilmesi aslında levhi mahfuzun okunmasıdır. ilk okur da böylece aynı zamanda bir tercüman olan  islamın peygamberi, "allahın elçisidir." onun için peygamberin bir şairliğine itiraz* bir tesadüf değil.çünkü şiir müzikal, şair ise yalancıdır.  oysa vahiy yani okuma ise "hakikatin" okunmasıdır.

bir de yukarıda andığım farsça "khandan" sözcüğü aynı zamanda "okuma" anlamına da geliyor.

*yasin suresi, ayet 69  "Biz ona (Muhammed'e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da. O(na vahyedilen) sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır."
« Son Düzenleme: Nisan 12, 2019, 12:40:36 ÖS Gönderen: samsa »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 46
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #13 : Nisan 19, 2019, 02:36:40 ÖS »
Sanırım ne demek istediğimi anlatamamışım.

Klasik Türk Musikisi’nde böyle ayrım yok derken, bu musikiyi icra edenlerin en azından bir kısmının zaten “dini” yapılanmanın insanları olduğunu, bu nedenle bu kişilerin, hem dini, hem lâdini (din dışı) musiki icra ettiklerini, icra ederken de söylemek-okumak gibi bir ayrım yapmadıklarını ifade etmeye çalışmıştım: Yani mevlît okuyan aynı zamanda, şarkı da okur. Dini musiki okunurken, lâdini musiki okunur ya da söylenir, demek istemiştim. Hafız da olsa, sıradan bir vatandaş da olsa geçerlidir. Hafız, şarkı da okur, türkü de okur. Kişi bağlamında, dini ve lâdini ayrımı yok. Yaşamlarının içinde din zaten.

Dil, değişim dönemlerinde en çok saldırılan kurum. Erk ya da yeni erk kendi dilini yaratıyor. Ben de, bunların dikte edildiğini ifade etmeye çalışıyorum. Kaldı ki zamanın tinine bağlı olarak, sözcükler doğar, büyür, gelişir, ölür, ödünçlenir, anlam kayması yaşar.

Bugün kimsenin “yosma” demesini istemeyiz, değil mi?
En acınılası ise “oral” ve “oğlan”ın durumu.

Yani, dikkat etmekte yarar var. Sözcükbilim ya da anlambilimsel olarak bakmakta yarar var. Toplumsal, kültürel bakmakta yarar var. Ödünçleme ya da çeviri sözcüklemede kılı kırk yarmakta yarar var.

Bu dili kullanıyorsam, bunlar bu dile borçluluğumdan kaynaklanıyor.
Felsefeciler, dilciler, dilbilimciler, edebiyatçılar bu dile en çok borcu olanlar. Ne yazık ki, felsefeciler, dilciler ve dilbilimciler, bana göre, aktarımlarıyla bu dili en hoyrat kullananlar. Bu durum, onlardan beklentimin yüksek olmasını engellemiyor.

Logos, Türkçeye, her ne kadar “söz” olarak çevrilse de, söz değildir. Olay çarpılmaya/çarpıtılmaya en azından Türkçede, işte bu “logos-söz ya da Allah/Tanrı kelamı” nedeniyle başlıyor.

Bunun yanında logos, her şeydir. Kozmostur, soluktur, enerjidir, bunları devindiren, durduran ya da harekete geçirendir; logos fenomenler zinciridir, entropidir ve belki de büyük bir kara delik tarafından yutulacak ve sonra da entropisizlikle yeniden doğacak bir başka evrendir.

Yunanlıların bu kavramsal sözcüğü, Anadolu’dan aldıklarını, bugün olduğu gibi o gün de anlamını boşalttıklarını ya da yeni ve “ilahi” anlamlar yüklediklerini düşünmekteyim. Her şeyde olduğu gibi, açıklanamayan her olayın, ilahi güçlere bağlanmasıyla, “logos”un içi boşaltılmış, başka şeylerle doldurulmuş, bana göre.

-seydi, -saydılarla işimiz olmaz da, burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim:

İonya’nın aydınlığı, Hristiyanlıkla baltalanır. O gün, Hristiyanlık o topraklarda olmasaydı, dünya bugün çok farklı bir yerde olacaktı. Neden diye sorulacak olunursa, İonyalı “doğa bilginleri” bu işlerde “tanrı parmağı” olmadığını anlamışlardı. Ama tepelerine balyoz gibi binen Hristiyanlık, yalnızca onlar için değil, bugün bile acınası gerçekliğimiz, pleistosen akıllarımızla içinde bulunduğumuz gerilemeden başka bir şey sağlamamasıdır. Ne yazık ki gen bencildir. Kimden yol alacağı öngörülemez.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 271
Ynt: Ritim, Dünya ve İnsan Hakkında
« Yanıtla #14 : Nisan 19, 2019, 02:59:41 ÖS »

Alıntı
Klasik Türk Musikisi’nde böyle ayrım yok derken, bu musikiyi icra edenlerin en azından bir kısmının zaten “dini” yapılanmanın insanları olduğunu, bu nedenle bu kişilerin, hem dini, hem lâdini (din dışı) musiki icra ettiklerini, icra ederken de söylemek-okumak gibi bir ayrım yapmadıklarını ifade etmeye çalışmıştım: Yani mevlît okuyan aynı zamanda, şarkı da okur. Dini musiki okunurken, lâdini musiki okunur ya da söylenir, demek istemiştim. Hafız da olsa, sıradan bir vatandaş da olsa geçerlidir. Hafız, şarkı da okur, türkü de okur. Kişi bağlamında, dini ve lâdini ayrımı yok. Yaşamlarının içinde din zaten.


(...)


/özgeç


Alıntı
şarkıyı olduğu gibi türküyü de mesela "güzel söyledi/okudu" diyebiliriz. ifade etmeye çalıştığım bu değil [/color]ancak örneğin tilavet, mevlit , kuran söyledi denmez; bunlar okunur. çünkü söylemek müzikal kabul edilirken okumak müzikal olanın ("işitsel"/ritmik olanın) bastırılma mekanizmasının işlemesidir. "tilavet okunduğunda" artık ondaki müzikal unsur ritüel içinde yiter gider, tekrar etmek gerekirse ritüel müzik değildir; zira müzik dünyevidir. ritüele içinde müzikal unsurlar  olsa bile  "müzik" dediğinizde ritüele katılanlar hemen size itiraz edeceklerdir. [/color]yine arapça'da tilavet, kıraat (okuma) fiili ile ifade edilir.
(...)

/samsa


evet, yukarıda da ifade ettiğim üzere şarkı da tilavet de okunur. burada bir ayrım yapılmıyor ancak şarkı söylenir iken tilavet hiç bir zaman söylenen bir şey değildir. ezan ya da mevlit de söylenmez.  kısacası, burada ritüel açısından genel olarak bir söyleme/okuma ayrımına gidildiği görülüyor.