Gönderen Konu: TEMSİL SORUNU  (Okunma sayısı 1243 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

oe_

  • Yoğun Katılımcı
  • *****
  • İleti: 540
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #15 : Temmuz 03, 2022, 05:15:35 ÖS »
'Müdürlük' mü önce gelir, yoksa 'somut müdür' mü önce gelir?

Bir de "müdür müdür müdür?" :)

Diyorum ki, aslında müdür yoktur. Müdürlük vardır.
Müdürlük, müdürden önce vardır. Biri gelir o 'müdürlük elbisesini' giyer.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #16 : Temmuz 04, 2022, 10:28:00 ÖÖ »
'Müdürlük' mü önce gelir, yoksa 'somut müdür' mü önce gelir?
bu soruyu ben sormadım.

Bir de "müdür müdür müdür?" :)

Diyorum ki, aslında müdür yoktur. Müdürlük vardır.
Müdürlük, müdürden önce vardır. Biri gelir o 'müdürlük elbisesini' giyer.
böyle düşündüğünü zaten biliyorum ama bu cevabın da benim söylediklerimle ilgisi yok.

oe/samsa


oe_

  • Yoğun Katılımcı
  • *****
  • İleti: 540
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #17 : Temmuz 04, 2022, 09:16:23 ÖS »
Samsa son yazdığımı senin yazdıkların üzerine değil, genel yazmıştım.
Biraz da müdürün müdürlüğünü sorgularken "müdür müdür müdür" sözü aklıma geldi ve yazı böyle oldu.

---

Şimdi yazdıklarınız üzerine aklıma gelenleri yazayım.

Ferda, tanrı kaçak oynamak zorunda. Buna birkaç sebep uydurabilirim.

Üst sistemlerden herhangi bir varlık bize birkez gözükse, hayatın geri kalanı yaşanmaz hale gelirdi (cenneti görüp dünyadan tat alamamak). Veya o varlığa bir sardırırdık ki, her derdimize deva olsun isterdik, yapmayınca da gönül koyardık. Bilinmek işlerine gelmez.

Başka sebep tanrı aslında tüm iradesini bizim iradelerimize bölmüş olabilir. Tekrar tek bir irade olana kadar müdahale etmemeye karar vermiş ve hatta bu imkanı kendinden almış olabilir.

"O temasta ama ben anlamıyorsam bundan bana ne" diyorsun ya. Dolayısı ile ancak bunun olabileceğine inanan ve isteyen varlıklar için bu imkanı sunuyor olabilir. Dolayısı ile kimseye zorla istemediği ve inanmadığı bir tanrıyı zorla sunmuyordur. Düşününce tanrının varlığına iman etmek neden önemli olsun ki, tanrı açısından. Tanrı bunu neden istesin ve umursasın. Bu aslında tanrı için önemli değil, insan için önemli.

Tanrı üzerine yazdığının düşündürttükleri bunlar. Ama evet dediğin gibi zor bir noktadayız. Tanrı kadar var veya tanrı kadar yokuz.

---

Samsa'nın söylediklerinin düşündürdükleri ise...

Sanal soyutla örtüşür mü diye düşündüm ilk önce. Buna çok emin değilim.

Sandalye gerçek bir probleme çözüm olarak ortaya çıkıyor. ama önce soyutta/düşüncede çıkıyor. Adam önce düşünüyor sonra yapıyor.
Bu zıtlaşma veya temsil ilişkisi anlamında değil. Bence temsilin ne olduğunu anlamadan temsil ilişkisi üzerine konuşmak da çok anlamlı değil.
Bana göre temsil diye bir olgu yok. Ya da her işaretçiyi, her yükleniciyi temsil diye etiketlemek neye yarar? Hem birşey hem kendisi olup hem öbür şeyin temsili olabilir mi? O sırada kendisi/kendiliği ne oluyor? Temsil dediğimiz ilişki şekli pratik olması bağlamında uydurulmuş bir ilişki.

"eğer idare problemi tanrının bu dünyaya müdahalesi ile ilgili olsaydı zaten bir problem olarak ortaya çıkmazdı" ile ne demek istediğini düşünüyorum. Biraz daha düşünüyorum. Ama sen açıklarsan daha kolay anlayabilirim kastettiğini.

Neden "problem olarak müdürlük"? Tümel ve tekil arasında, müdürlük ve müdür arasında neden karşıtlık ilişkisi varmış gibi düşünelim ki zaten. Bunlar aynı tarafta.

oe_

  • Yoğun Katılımcı
  • *****
  • İleti: 540
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #18 : Temmuz 04, 2022, 10:26:15 ÖS »
Ya ben "Hero Member" olmuşum.

"Sr. Member" lık neyse de, heroluk bana fazla gelir.

Neyi temsil ediyor bu heroluk :)

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #19 : Temmuz 09, 2022, 03:26:22 ÖS »
 İşaretsisiz biz, anlam verilmez 
 Hiç acı duymayan biz neredeyse 
 Yaban ellerde dilimizi kaybettik...”
 
 
 “Yakındır ya Güçtür de kavramak Tanrı’yı
 Ama nerede tehlike varsa, boy atar orda 
 Kurtaranda 
 Karanlıkta barınır...” (Hölderlin)


Şimdilik burada asılı kalsın. Gündelik hayatın psikopatolojisinden kafamı kaldırabildiğimde yazmaya devam edeceğim.

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #20 : Temmuz 09, 2022, 04:13:23 ÖS »
 Samsa; Hatırlarsan çok önceleri, (sanırım felsefe ekibi zamanlarıydı) bu felsefenin disiplinleri arasındaki ilişkilenişe dair birlikte düşünmeye çalışırken o sıralarda şöylesi bir tespit yapmıştım. Genelde tartışılan ve ilişkisi kurulmaya çalışılan ontoloji ile epistemoloji disiplinleri arasındaki ilişkilerdir. Sofistlerle başlayan  septiklerle devam eden ve niçede tavan yapan “eleştirel düşünce” damarını bir yana bırakırsak, geriye kalan (materyalist/idealist v.s) tüm yaklaşımlar bu minvalde düşünmüş ve felsefi problemlere kendi açılarından çözüm üretmeye çalışmıştır. Niçe ileri bir hamle yaparak sorunu bu iki disiplinden alıp axiology/değerler düzlemine kaydırmıştır. Sofistlerin bu zemin kaydırma işlemini niçe kendi döneminde farklı gerekçelerle yapmış ve bu damar bildiğin gibi post yapısalcılıkta yansımasını bulmuş ve felsefeyi sarsarak etkisini  devam ettiriyor. 
 Neyse bunlar ayrı. Bu girişi şunun için yaptım. Şimdi bir anlam düzeneği-dünyası kurulmak isteniyor ise bunun olmazsa olmazı değerler dünyasıdır. Değerlerden azade, salt betimsel-salt nesnel bir anlam ortaya koymak tanrı denilen için bile olanaksızdır. Olanı olduğu gibi ortaya koymak. Salt-hakikat, yalın, anadan üryan çırıl çıplak “gerçek/hakikat”. Öte yandan ortaya konan her anlam dünyası bunu erekte etmiş, bunu “arzulamış” ve motivasyonunu bu arzuda bulmuş. Ben hakikati/gerçeği ortaya koyacağım. Ama öyle/böyle değil en hakiki olanı. Bu bağlamda bildiğin üzre gerçekler/hakikatler giderek kendi yalanına inandıkça sertleşiyor, taş-kemik olup insanın ve hayatın başında patlıyor. Peki insanlar veya insanlar demeyeyim, eleştirel düşünce damarının dışında kalan düşünce damarları niye sürekli daha doğru, daha hakiki/gerçek olan, olabilecek olan anlamlara erekte durumda? Çünkü yaşam (güç istenci) ona bunu dayatıyor. En hakiki, doğru, gerçek olan anlam biçimi  yaşamsal süreçler açısından daha “yararlı, işlevsel” olacaktır. (Bilimsel çabanın  spekülatif   felsefe ve teolojik düşünce karşısında tarihi boyunca hep (göreceli de olsa) zafer kazanması bundan kaynaklı.) Tabi bu süreçte aslında bilgi-düşünme denilenin “çıkış-niyeti, gerekçesi” ile ulaştığı sonuç arasındaki ilişki giderek gözden kaçtığı için hakikatin faşizmi/despotik yanı devreye girmektedir. Yani yalancı çoban hikayesi. Ama bu hikayede çoban da giderek yalanına inançlı/imanlı hale gelmiş oluyor. “İmkansız olan takas” bu süreçte imkanlı hale gelmiş oluyor ve bunun sonucunda da ipin ucu kaçırılmış oluyor. 
 (Samsa, yaptığın “gerçek/sanal” , “hakikat/sanı” analizlerine doğru gelmek için bu girişi yaptım. Buraya kadar olan kısımla ilgili geri bildirim aldıktan sonra, bu dörtlü ile takas denilen arasındaki ilişki üzerine yazmaya çalışacağım. Şunu unutmamak için buraya kaydedeyim. Bu süreçte aslında insan “negatiflerden” pozitif ayrımına ve arayışına gidiyor dedim ama durum tersi gibi. Ya da aslında öncelik sonralık ilişkisi yok gibi. Yani bir anlam dünyası kendisini “gerçeğin temsil edicisi” olarak görüyor başlangıçta, aha da budur diyor, sonra ya kendisi ya da bir “ötekisi” bu temsilin uygun olmadığını ortaya koyunca daha uygun, daha “doğru/hakiki” temsiller aranmaya başlıyor ve süreç bu güne değin böyle işletildi ve devam da ediyor  “hakikatçi” düşünüş kulvarında)

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #21 : Temmuz 09, 2022, 06:31:52 ÖS »
evet, temsil her zaman sanalın temsili oluyor. ancak her zaman bir sanının temsili değil. sanal kavramını gerçeğin karşıtı olan sanıdan("sanmak" fiilinden) türemiş bir kavram olarak düşünmemeli. oe kısmen bunu vurgulamış oluyor ancak sonsuzluk idealizmini yedekleyerek. buna şimdilik çok girmeyeceğim.

peki, bu sanal dediğimiz nasıl bir şey? nasıl gerçek ile ilişkili olabiliyor? ferda buna temsilin mucizevi karakteri demiş. burada idealizm açısından bakarsak soyut(sanal) asıl, temsil(somut) yanılsamadır. maddeci bakış açısı somutun asıl, soyutun ise yanılsama olduğunu söyleyecektir. bunlar ancak birbirinin karşıtı olarak kalırlar, zarif düşünce tarzları değildirler. çünkü burada sorun merkezi bir hakikatin en doğru nasıl sunulabileceğine dair bir temsil tartışmasıdır. bu okul münazarası seviyesinde bir felsefi münakaşadır. oe'nin müdahalesi bir yandan bu münakaşaya idealist bir taraf olarak katılırken bir yandan da başka şeyler söylemenin olanağını taşıyor:

sanal gerçeğin, gerçek sanalın temsili değil. sanal, soyutlama  da değil, "gerçeğin" (somutun) imkanı. potansiyel de diyebiliriz ancak önceden belirlenmişliği potansiyelden çıkarmak koşulu ile.(oe sürekli anti determinizm vurgusu yapması bununla ilgili )  sanalı bir yaşam deneyimi olarak düşünmeyi kastediyorum. bu oe'nin belirsiz dediği ile birlikte ele alınabilir. bir sandalyeyi düşünelim: gerçek sandalye öncelikle deleuzecü bir terminoloji ile söylenirse bir probleme çözüm olarak ortaya çıkıyor. mesela bir problem olarak insan fizyolojisine binaen ortaya çıkan bir çözüm. dolayısıyla gerçek sandalye ve sanal sandalye diye iki farlı zeminde işleyen kavramlar var değil, bunlar bu dünyada ve beraber ortaya çıkıyorlar. ya da deleuzeden bir örnekle "göz ışık problemine bir çözümdür." bakın bu tasarım ve bilinç ile ilgili bir husus değil.

sanal müdürlük ve gerçek müdüre gelirsek bildiğiniz gibi bu sanal/ideal/soyut/tümel ve gerçek/maddi/somut/tekil ayrımı felsefe tarihi kadar eski. dolayısıyla burada söz konusu olan tam da felsefe tarihine karşı bir direncin ifadesi. tümel ile tekil arasındaki temsilin neliğini ve nasıllığını düşünerek buradan bir yere varamayız. çünkü temsil probleminde asıl sorun bu problemin kendisinin tüm kimlik problemleri  kadar yanlış sorulmuş bir soru olması. çünkü temsil her zaman bir aşkının temsilidir. oysa, sanal ve gerçeğin ilişkisi bir içkinlik ilişkisi olduğunda anlam taşır ya da anlamını yitirebilir. idare problemini ele alalım: eğer idare problemi tanrının bu dünyaya müdahalesi ile ilgili olsaydı zaten bir problem olarak ortaya çıkmazdı. dolayısıyla müdürün "temsil ettiği" iktidar verili bir iktidar değildir, o kurulmuş bir iktidardır ve iktidar problemine bir cevap olarak gerçek müdürü ortaya çıkarır. müdürlük değimiz "tümel" demek ki gerçek müdürün karşıtı değildir; dolayısıyla bir problem olarak müdürlük, somut müdür kadar gerçek oluyor.

1- Ontolojik düzlemde anlam dünyaları "gerçeği" arıyor ve anlam dizgelerini buldukları bu gerçek üzerine kuruyor. Bu bağlamda, kurgul düşünce için  ontolojik düzlem ilk ve kaçınılmaz uğrak, diğer düzlemlerin tümünü önceliyor ve öncelemek zorunda kalıyor. Çünkü ortaya bir "gerçek" (hakikat değil) koymadan ne bilgiden, bilmeden ne de değerden/değerlendirmeden söz etmek olanaksızdır. (Bu yüzden olsa gerek  gorgias argümanını şöyle kuruyordu; " hiçbir şey var değildir ( ki gerekçeleri oldukça güçlüdür ve "mantıksal düzlemde" yadsınabilirliği yoktur), olsa da bilinemezdi, bilinse de anlatılamazdı". Bu bağlamda Gorgias diğer düzlemleri yıkabilmek adına argümanını varlıktan/gerçekten  başlatmak durumunda kalıyordu) Peki bu "gerçek" fikri  ve aryışı nereden doğuyor? İnsanlar ta başından beri sanırım konuşurken ve düşünürken aynı zamanda "yanıldığının/yanlış yaptığının ve/veya yalan söyleyebildiğinin" farkı8ndaydı. Özellikle "yalan" söylemek söz konusu olduğunda ve bu bilinip anlaşıldığında insanlar "doğrunun/hakikatin" peşine düşmeye başladılar. Etik düzlemdeki bu "yalan-olanın" farkındalığı sanırım buradan epistemolojik ve ontolojik düzleme transfer edildi. Etik düzlemde bu yalanlık durumu yaşanırken, ontolojik ve epistemolojik düzlemlerde ise "sanallık" ve "yanlışlık/yanılma" durumları da yaşanıyordu. Yanlışı, yalanı ve sanalı "fark-eden"  ve yaşayan insanlar istedi ki, "yalansız/hakiki, yanlışsız/doğru ve sanalsız/gerçek"  olanlar  aranıp bulunsun ve ortaya konsun. Etik düzlemde (kendi yaşam alanı olduğu için) bu sorunun çözümü var ve aslında sorun sorun değil, yani felsefi düzlemde sorun değil, insanların yetersizliği, kendi kendisini "ahlaklı" kılamaması ( çünkü ahlaklı kılmaya çalıştıkları ahlak-düzleminin" kendisi zaten ahlaksızca) bu sorunun tarihsel olarak devam etmesine neden oluyor ve öyle anlaşılıyor ki devam da edecek. Diğer iki alanda ise işleri oldukça zor. Ontolojik düzlemde kurgul felsefi anlayışların veya  felsefi olmayan teolojik/ideolojik anlayışların bulduğu her "gerçek" giderek bir şekilde yerle-bir oluyor ve yerine yenisi ikame edilmeye çalışılıyor. İşte tam da bu noktada, "sanal/gerçek" dansı devreye girmiş oluyor. Tabi bu süreçte (Heidegger'in haklı itirazı ve isyanı bağlamında) gerçeği ortaya koyduğunu iddia eden felsefi veya felsefi olmayan her diskur ver-lığı, var-olmayı sorgusuz sualsiz kabul ediyor. Hem de "tanrısal" biçimde. Varlığı ve var-lığı sorgu konusu yapanın aklından şüphe duyuyor, haklı olarak... :) Çünkü onlar çoook "akılllı". Neyse şaka bir yana, demek istediğim varlık-başat ve bu ön-kabul. Varlık denilenin kendisini insanda çeşitli biçimlerde tezahür ettirmesi insanların "gerçeğin" ne olduğu  sorgulamasına ve arayışına sürüklüyor. Örneğin insanlar zaman zaman halüsinasyon görebiliyor veya rüyalarını hatırlayan ve rüyaları karşısında rasyonel yanı felç olan insan dönüp "geçeğin" ne olduğunu sorgulamaya başlıyor. Bu sorgudan da işte o bilinen felsefi veya olmayan yaklaşımlar ve bunlar arası kısır-kör dövüşler ortaya çıkıyor falan.. Kısaca sanırım şunu demeye çalışıyorum, gerçek denilenin "gerçek" olmamasının anlaşılması ( ve ama gerçeğin olduğu, olabileceği umudunun/arzusunun hep saklı tutulması) "sanal" kavramını yürürlüğe sokmuş oluyor. Öyle ya iki türden sevişmek var, biri "gerçek-deneyim" olarak diğeri de "rüyasındaki" sevişme. Şimdi rüyasındaki sevişme için bir terim/değerlendirme biçimine ihtiyaç duydu ve sanal-kavramını devreye soktu.

2-Doğru/yanlış ilişkisi ise ontolojik düzleme paralel ve koşut olarak geldi, gidiyor ve gidecek gibi. Burada bir sorun yok. Gerçeğe uyanlar doğru, gerçeğe uymayanlar ise yanlış/yalan olarak damgalanıyor. Fakat bu noktada ilginç olan şu; doğruluk ve yalanalık durumlarının zeminini kaygan olması yüzünden (ki onlar bunu  farkına varamıyor bir türlü)  gerçekçi "doğmatiklerle" "ahlakçılar" arasında sürekli olarak "doğrunun" (etik veya epistemolojik düzlemde) ölçütü nedir sorunuyla boğuşmak zorunda kalıyorlar. İşte bildiğin hikaye, doğruluk doğru temsile dayanandır, yok temsillerin iç tutarlılığıdır yok temsilin sağladığı faydadır v.s. Etik düzlemde ise işte niyetinle doğrusun yok davranışının sağladığı toplam faydaya göre doğrusun yok hazza göre v.s...

3-Müdür müdür müdür meselesine gelince.. :) Müdür değildir müdür, değildir müdür değildir... Yoruldum, şimdilik benden bu kadar...

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #22 : Temmuz 09, 2022, 06:52:33 ÖS »
Temsil sorunu noktasında sanırım süreç şu şekilde işledi, işletiliyor. İnsan denilen (anlam-denilen) önce pozitifledi. özellikle  var-lık ve varlık konusunda. Pozitiflediğinin giderek öyle olmadığını görünce tüm bunların negatifler devreye girdi ve  başlangıçta pozitiflediğini  daha fazla arzular hale geldi. Her yenilgisi onu kamçıladı ve daha fazla tutkuyla, hırsla pozitifleri, "olması-gerekenleri" aramaya başladı. Bu süreçte yaşadığı yenilgilere koşut olarak "gerçeğe" ve "hakikate" olan arzusu arttı. Bu arzuyla sürekli biçimde kendisini kırbaçladı ve kırbaçlamaya da devam ediyor.  (Erdemle kırbaçlanan kadın... Marki de sade :)

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #23 : Temmuz 10, 2022, 02:33:11 ÖS »
tümel ve tekil arasında bir öncelik ve sonralık ilişkisi kurduğunuzda temsil ilişkisini yeniden üretmiş oluyorsunuz ve dolayısıyla zaten "temsil diye bir şey yok" demenin bir anlamı da olmuyor. çünkü temsil zaten bu arkhe probleminin bu şekilde kavranmasından, yani ilksel öğenin saflığı düşüncesinden başka bir şey değil:


Alıntı
çünkü temsil her zaman bir aşkının temsilidir. oysa, sanal ve gerçeğin ilişkisi bir içkinlik ilişkisi olduğunda anlam taşır ya da anlamını yitirebilir. idare problemini ele alalım: [/size]eğer idare problemi tanrının bu dünyaya müdahalesi ile ilgili olsaydı zaten bir problem olarak ortaya çıkmazdı. /samsa


"aşkın tanrının" bu dünyaya müdahelesi bir problem değil çünkü her problem her zaman bu dünyaya içrektir ve problem ile onun çözümlerinin ilişkisi de bir temsil ilişkisi olarak düşünülemez. çünkü problem ve çözümleri birlikte oluşurlar, ontolojik bağlamda öncelik ve sonralık burada anlamını yitirir. bunu kuantum mekaniği ile düşünebiliriz: her gözlem (değerlendirme)  içkin bir yaratımdır.


yani, özne ve nesne arasında bir öncelik ve sonralık ilişkisi yok. tümel ve tekil arasında bir öncelik ve sonralık ilişkisi yok. idea ve madde arasında bir öncelik sonralık ilişkisi yok. felsefi sorun hangisinin ilksel olduğunu ortaya koymak ile değil; ilksel olana dair başka yani  içkin, yoğrulabilir, elastik bir tasavvur geliştirmek ile ilgili. tabi bu onun ilksel bir şey de olmadığı anlamına gelir.


müdür veya müdürlüğün hangisinin "var" hangisinin "yok" olduğu meselesi böylece felsefi bir mesele olmaktan çıkar. çünkü bunların hangisinin önce geldiğine dair sorgulamada "var" ve "yok" değerlendirmeleri aynı şeyi söylüyor: "arkhe saf bir mevcudiyettir."  (hegelci mantıkta bunların, yani varlık ve yokluğun birbirine dönüşüvermesinin sebebi belki de hegelin meseleyi hala bir öncelik sonralık problemi olarak ele almasıdır)


oysa, söz konusu olan ve olmayan yani dile gelen ya da gelmeyen her zaman ama her zaman oluştur.


(ferda'ya: "dile gelmeyen var mıdır yok mudur?" sorusu da bu minvalde anlamsız oluyor. )
« Son Düzenleme: Temmuz 10, 2022, 02:34:09 ÖS Gönderen: samsa »

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #24 : Temmuz 10, 2022, 07:56:04 ÖS »
Dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geliyoruz  Samsa. Felsefe ekibi zamanlarında oe ve hatırlarsan cüneyd vardı, onlarla konuşurken (ki o sıralarda oe bana çok kızmıştı ve onun kızdığını ilk kez görüyordum) sorun, sorgulama gelip metne, anlama, anlamın kendisine dayandı. Hatırlarsan ben metin kenarı duruştan söz etmeye çalışıyordum, şimdi yazdıkların beni tekrara o noktalara götürdü ve belki de yeni bir biçimde tekrar ele almak istiyorum.


Metnin içinden düşünmek, yazmak, konuşmak ile metin üzerine düşünüp yazmak, konuşmak birbirlerinden farklı şeyler. Eski zamanlarda okuyan/okutulan ayrımı yapmıştım. Herhengi bir anlam-dünyasına ikna olup, ordan hareketle okuma, yazma, düşünme yapanların, yaptıkları karşısında fail olabilme statülerini kaybettiğini iddia etmiştim. (Biraz sert biçimde, şiddet uygulayarak ifade etmiştim o zamanlar, kuklalar falan)..


Şimdi bir materyalist ne yapar? Materyalist metin açısından bakar ve ilgili edimlerini buna göre düzenler. Belirli türden anlamların perspektifinden bakmak ile anlam-denilen üzerine düşünüp, o düşünme süreçlerine bağlı olarak anlam denileni yeniden yapılandırmaya çalışmak (eski anlam dünyalarının türevi olabilecek yeni anlam dünyaları ortaya koymak bağlamında değil ama) sanırım birbirinden farklı tutumlar. Benim yukarıdaki iletilerde yapmaya çalıştığım şey, verili anlam dünyalarının içinden geçerek onların ne ve nasıllığını anlamak öncelikle. Yani varlık/ontik düzlem epistemolojiyi önceler dediğimde ve bu türden ilişkiler kurduğumda verili anlam dünyasının  durumuna işaret etmeye çalışmıştı. Bildiğin üzre tüm anlam dünyaları aşkın-olanı  (metin dışı/üstü) temeline alır ve oradan hareketle de anlam-dünyalarını kurarlar veya anlam/dünyalarına göre kurulumları tamamlanmış olur..


Şimdi ben bunları yazarken neredeyim? Derrida "metin-dışı" yoktur derken nerede duruyor?





samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: TEMSİL SORUNU
« Yanıtla #25 : Ağustos 10, 2022, 02:05:47 ÖS »


seçim özgürlüğü modern toplumun postulatlarından biri. videoda da söylendiği üzere bunun endüstriyel toplumun maddi olanakları ile ilgisi var. hangi işte hangi şartlarda çalışacağını , içeceğinin şeker oranını, kullanacağın alışveriş aplikasyonunu, internet sağlayıcı paketini, araba marka, model ve paketini, oje/saç  rengini ve kimyasallarını, etkileşime gireceğin insanları (sosyal medyada), takip edeceğin haber kaynaklarını, kullanacağın kredi kartını,  hatta evleneceğin kişiyi seçmek bunun bir parçası. bunun politik yaşamdaki karşılığı  ise liberal demokrasi yani "bireyin" “temsilcisini” oyla seçmesi.

Bana kalırsa bu politik modelin bize gösterdiği şey her seçimimizin aslında “özsel benliğimizin” bir “temsili” olarak tasarlanmış olduğudur. Yani, seçimlerimizden önce özsel bir merci olarak benliğimiz mevcuttur ve bu merci dışarıdaki opsiyonlar arasından seçimler yapar. Yani, özerk karar merci seçenekleri rasyonel olduğu varsayılan çeşitli parametrelere dayanarak eler ve bir karar verir.
Şimdi burada biri iyimser ikincisi kötümser iki senaryo düşünebiliriz:
1.Eğer insanlar günlük pratikleri bağlamında sürekli bir şeylere karar veriyorlar ise yani “seçmek” aktüel yaşamın organik bir parçası ise bu onların politik seçimlerinin de kendi özgürlüklerinin kısıtlanmasını engelleyecek şekilde biçimlenmesinin garantisidir. Yani, liberal demokrasi ile faşist rejimler arasında son kertede bir geçirgenlik söz konusu olamaz.

2.aksine bu “seçme özgürlüğü”nün mantıksal sonucu liberal demokrasinin tekrar tekrar faşist rejimler üretmesidir. Çünkü “seçme özgürlüğü” tatminsizlik ile sonuçlanır ve tatminsizliğin yarattığı mutsuzluğun sorumlusu tam da “karar verici özerk benlik” (cogito/ruh)tur. Çünkü videoda da bahsedildiği üzere onca seçenek arasından isabetli olanı seçememiştir, “benlik” kendisine uygun bir “temsili” diğerleri arasından ayıramamıştır. Çözüm olarak şu ortaya çıkar: seçenekler kısıtlanmalı ve kendisine göre karar verebileceğim bir mekanizma var edilmeli ve böylece süreçteki öznel varlığım daha da minimalize edilerek benim yerime karar veren bir merci(BABA) ortaya çıkar.
Ben seçim yapma olanağındaki çokluk ya da azlığın değil, “seçim” ile seçim yapan “dışsal merci” arasında kurulan ilişkinin problemin temel nedeni olduğunu düşünüyorum. Bu doğru temsilin yapılamamasından kaynaklanan bir sorun değil, burada söz konusu olan şey  temsilin kendisinin bir sorun olması.

http://www.forumfelsefe.org/index.php?topic=610.msg4470#msg4470
« Son Düzenleme: Ağustos 10, 2022, 02:07:44 ÖS Gönderen: samsa »