Gönderen Konu: KISA KISA HİKAYELER  (Okunma sayısı 1029 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
KISA KISA HİKAYELER
« : Ocak 31, 2022, 10:39:12 ÖS »
bu başlıkta 10-15 yıl önce yazdığım bazı kısa öykü denemelerimi ve yeni yeni yazmaya başladıklarımdan bazılarını paylaşmak istiyorum. eğer sizlerin de böyle uğraşılarınız olduysa ya da hala varsa buradan paylaşmanın güzel olabileceğini düşündüm.

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Küçük Kız
« Yanıtla #1 : Ocak 31, 2022, 10:54:15 ÖS »
KÜÇÜK KIZ

Tik-tak, tik-tak, tik-tak, tik-takırtılartılarımı duyan var mı!? TİK-TAK-TİK-TAK-TİK-TAKILMIŞ ya merakının oltasına, telaşla bir şeyler arıyordu odasında küçük kız. Kocaman kocaman ışıldayan siyah gözlerinde yenilgi nedir bilmez savaşçıların mağrur bakışlarını yakalamak mümkündü. Güneş hala tüm parlaklığıyla odayı sararken, o da didik didik ediyordu her santimi odadaki, yem bulabilmek için kendini paralayan minik kuşlara benzettim onu bir an.Kesik kesik hareket ediyor, kafasını sağa sola bir makinenin kayıtsızlığıyla çevirip duraklıyor, sonra bir başka ani hareketle belirlediği yeni yere yöneliyordu. Başının arkasından ikiye ayırıp ördüğü kömür karası saçlarıyla, yüzündeki sabırsız fakat umutlu ifadeyi fark etmesem, bir çırpıda uçup gidebileceği düşüncesini kafamdan atamazdım herhalde.

Acaba ne kadar zamandır böyle didiniyordur merak ediyorum. Bir büyüğü gelse de yardım etse şuna, belki de aradığı şey burada değil? Kömürün elmasa dönüşmesi için başında nöbet tutmaktan kime ne fayda gelir ki... Pes edeceğe de benzemiyor ufaklık, öyle görünüyor ki kim gelirse gelsin bu uğraştan alıkoyamaz küçüğü . Kafasına koymuş bir kere.... Bu yaşta bu kadar özgüven nereden geliyor acaba? Kim bilir belki bu büyüklükte bir özgüven, ancak bu kadar küçükken yüreğimizde yaşayabiliyordur. Galiba; biz büyüdükçe yüreğimiz küçülüyor yada başka başka şeylerle doluyor içi , bir çok şeye yer kalmıyor artık onda.

Bu arada, bizim ufaklık biraz halsiz düşmüş olacak ki, halının üzerine bırakıverdi kendini.Gözlerindeki mağrurluğa biraz da yorgunluk eklemiş sanki ama hala soyluluğundan da bir şey kaybetmemiş bakışları küçüğün.Bir yandan dinlenip bir yandan da sağ tarafındaki devasa kitaplığı süzerken aklına hemen çaprazındaki yatakta uyuyakalmış dedesi gelmiş olacak ki küçük kızın, gözlerini bu sefer de yaşlı adama dikti. Dedesine duyduğu hayranlığın büyüklüğünü tahmin etmek o kadar da zor değildi . Sık sık hayale dalardı kız, biri sorsa ne düşünüyorsun diye “hiç” diye cevap verir, dedesi hediye ettiğinde takıp bir daha çıkarmadığı kol saatine bakıp gülümserdi. Uyku tutmadığında koyun saymak yerine odanın neredeyse dört duvarını işgal eden kitaplıktaki kitapları dedesinin teker teker okuduğunu hayal ederdi. Onun sayfaları birer birer çevirişini, gözlüğünü düzeltişini aklında canlandırmaya çalışırken uykuya dalar giderdi. Pek çok kişi bu adamı oldukça soğuk bulmasına rağmen, kız dedesinde ayakları yere basan bir dinginlik görüyordu sanırım, yaşlı adama karşı içinde kimse için beslemediği türde bir sevgi büyütmüştü.

Kız, kara gözleriyle dedesinin adeta ruhunu delip geçerken, adam uyanıverdi. Ufaklığı görür görmez; memnuniyetini, dudaklarında sezilen her zamanki belli belirsiz gülümsemesiyle ortaya koydu. Kızdan da aynı içtenliği gördü, o anda aynada dudaklarını izliyormuş hissine kapıldı. O kadar aynıydı ki bu tebessümler…

Uzun süre böyle durduktan sonra yaşlı adam, kıza sordu “ Nasıl gidiyor? Hala bulamadın mı? ”Kız başını sağa-sola salladı art arda, cılız bir sesle "Hayır." dedi. Yaşlı adam bu cevabı zaten bildiğini belli etmemeye çalışarak gülümsedi yeniden.

Küçük, kendini o kadar kaptırmıştı ki arama işine ve bir o kadar da yorulmuştu, dinlenirken güneşin battığını, hatta havanın adamakıllı karardığını bile fark edememişti. Usulca ayağa kalktı ve kitaplıktan birkaç kalın kitap aldı. Dedesi, kızın ne yapmaya çalıştığını sezmek için başını kaldırmaya çabaladı – bir süredir yatalaktı ama zorlarsa hala bazı işlerini görebiliyordu kendi kendine – ve kitapları fark etti. Önce kızın kitapları bu zifiri karanlıkta neden aldığına bir anlam veremedi, sonra “Tabiî ki okumak için değil..” diye mırıldandı.

O sırada kız kitapları kapı girişine bitişik olan duvarın dibine üst üste dizmeye başlamıştı bile. Boyu hala lambanın düğmesine yetişemeyecek kadar kısaydı. Kitapların dizimini çabucak bitirdikten sonra, yarattığı küçük tepeciğin üzerine çıktı ve düğmeye bastı. O anda, ışıktan kamaşan iki çift göz için çırpındı göz kapakları, belli bir amaca yönelik ama yine de bilinçsizceydi her çırpınış gibi.

Kamaşan gözlerinin de etkisiyle, küçük kızın ayağı kitap yığınının üzerinden inerken kaydı ve zaten oldukça yıpranmış olan en üstteki kitabın kapakla birlikte bir tutam sayfası da yırtıldı. Şimdi ufaklığın gözündeki o mağrurluk yerle bir olmuş, yerine en adi suçluların içine tıkıldığı gecekondu bir hücre inşa edilmişti ama dedesinin dudaklarındaki gülümsenin temeli o kadar derinlerdeydi ki binlerce yıldır yerinde duran bir tapınak gibi sarsılmaz görünüyordu. Bu sarsılmaz yapıdan “ilk kez gören bir turist” gibi etkilenen çocuk, gözlerindeki suçluluğu masumiyete çevirdi ve bir saniyede gecekondu hücresini darmadağın etti. Sonra, yırtılan kağıt parçalarının ardındaki yazıya kaydı gözleri istem dışı ve başlığı okudu :
“Ayrıntının evi : alacakaranlık “

O anda ışığı yeniden kapattı ve gülümseyerek mum ışığının gelmekte olduğu yaTAK-TİK-TAK-TİK-TAK-TİK...
« Son Düzenleme: Şubat 06, 2022, 09:35:46 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Huzurumda
« Yanıtla #2 : Şubat 06, 2022, 09:36:56 ÖÖ »
HUZURUMDA

Ahmed Efendi işlerin buraya varacağını hiç düşünmemişti. İçine doğmuş olmalıydı gerçi başına bir işler geleceği ama böylesi...Şu saatten sonra Allah kerim diyip olanı biteni sineye çekmekten gayrı elinden bir şey de gelmiyordu... Duymuştu bir kere namımı. Huzuruma çıkarılan kimseye masumdur diye yol verdiğim duyulmuş değildi. Eğer karşımda bir hal çaresini bulamayıp da eşek cennetini boylarsa ününe ün katacağını da pekala biliyordu lakin eşeğe ters binerken tepiği yediğini duyan ahalinin bu kez ağzıyla gülmeyeceği belliydi. İzlendiğinden habersiz, böyle sessizce köşede bekleyen adamın bu hali pek garip göründü gözüme. Kafasını önüne eğip sürekli ak sakalını çekiştirip durmasından itibarını düşünmekte olduğunu anladım.Yüzünden korku da okunuyordu. Bu korku sadece itibarı yitirmek fikri ile açıklanamazdı; belli ki yaşlı adam kıçına tepilecek pamuğun derdine düşmüştü.

***

Eee, Mehmed Ağa, dedim. Nedir şikayetin bakalım.Böylesine önemli bir zattan şikayetçi olduğuna göre hem pek büyük bir kabaat işlenmiş olmalı hem de kabaatin açık seçik delilleri; yoksa halin yamandır !

-Bilmez miyim, Kadı Efendi?Hiç çıkar mıydım huzurunuza aksi olsaydı ama benim derdim başkadır şimdi. Bu zat-ı muhteremin ettiğini yüzüm kızarmadan nasıl anlatırım size, onu düşünürüm.

Allah Allah, dedim meraklı bir adam edasıyla. Huzuruma çıkarılanların dinlendiklerini gördüklerinde açıldıklarını bilirim. Devam etti:

-Efendim, malumunuz komşu komşunun külüne muhtaçtır. Bendeniz de bunu kendime dustur edinirim kendimi bildim bileli. Ne zaman bir komşum dara düşse, gelir kapımı çalar, yardımımı ister. Hiç, olmaz dediğim de görülmemiştir. Neyse, Ahmed Efendi de durumu biliyor olacak ki, geçen gün geldi kapımı çaldı. Halimi hatırımı sordu, bir acı kahvemi içtikten sonra; kazan lazımmış, onu istedi.

Eee, diyerek devam etmesini sağladım:

-Ben de ne yapayım efendim, hemen hanımı ünledim. Kazanı bulup buluşturup verdik Ahmed Efendi’nin eline. Ahmed Efendi “Sağolasın komşu! İşim biter bitmez getiririm kazanını.” diyip ortadan kayboldu.

Sinirlice: "N’oldu, getirmedi mi kazanı peki?" diyerek yüksek perdeden konuştum. Ahmed Efendi hemen araya girdi:

-Aman Kadı Efendi, iki saate kalmadı kazanı kaptığım gibi geri verdim ben. Hatta şahitlerim...

-Biz kazanı getirmedin mi dedik be adam!

Bre, utanmazlar, kesin karşımda it gibi hırlaşmayı diye bağırınca duruldular. Şimdi sen devam et Mehmed Ağa, dedim:

-Bağışlayın Kadı Efendi, ben üzüntümden ne yaptığımı biliyor muyum? Ahmed Efendi doğru söylüyor, kazanı iki saate kalmadı getirdi. Getirdi getirmesine ama...

Aması neymiş diye sözünü kestim:

-Eee, bizim kazan doğurmuş.

Nasıl doğurmuş, diye sordum:

- Ben de öyle dedim Kadı Efendi. “Nasıl doğurmuş, naptın kazanıma lan!?” diye bağırdım. Tövbe, tövbe... Hala aklıma geldikçe elim ayağım titriyor sinirden. Zaten o öfkeyle de bir iki yumruk sallamışım, bağırış çağırışa toplanan ahali söyledi bana da sonradan. Bir tanesi muhteremin omzuna ilmiş hatta.

O sıra Ahmed Efendi bir kez daha araya girdi:

-Aman Kadı Efendi, hiç öyle şey olur muymuş? Hiç kazan doğurur muymuş?

Dur hele, telaş etme hemen Hoca Efendi diye başladım konuşmaya. Daha hiç bir hükme varmış değiliz, Allah’ın izniyle bugün burada akla kara ortaya çıkacak ama önce.... Getirin bakalım şu kazanları. Hemen iki oğlan seyitti, kazanları getirdi. Kazanları bir güzel inceledim. Hakikaten iki kazan birbirine çok benziyordu.Taban ve ağız kısımları bel kısmından biraz da genişçe dövülmüştü.Büyük olanın dış kısmı tecrübenin rengini almış, kapkara olmuştu.Bu esmerlik iç kısmın bakır rengi ile birleşince ona kendine has bir hava katıyordu. Küçük kazanın da içi bakır rengindeydi, ancak büyük olandan daha parlaktı.Bu parlaklık kazanın minyonluğuna eklenip bir albeni katıyordu küçük kazana.Pek munis bir şeydi doğrusu. Neyse,sıra kazanların ağırlık ve büyüklük oranlarını incelemeye gelmişti. Eğer burada da bir benzerlik bulursam küçüğün büyükten doğma olduğuna şüphe kalmayacaktı. Önce büyüğü kavradım kulbundan, şöyle bir kaldırdım havaya. Ağırca bir şeydi maaşallah, kucağıma oturttum. Bir tartı getirmelerini söyledim. Üstüm kirlenmişti kazanın karasından ama aldırış etmedim. Kucağımdayken daha yakından ilgilenme fırasatım oldu kazanla, her yerini yokladım, kıvrımlarını yavaş yavaş okşadım, ezberime aldım. Bu arada oğlanlar tartıyı getirmişlerdi, ölçme işini özenle yaptım, kazanı yerine geri koydum. Aynı işlemi küçüğe de uygulayacaktım ki kulbundan tutarken kazanların kulplarının hiç de birbirine benzemediğini farkettim. Büyük olanınki cüssesine uygun olarak iriceydi ama asıl önemlisi şekil bakmından küçüğünkine hiç benzemiyordu. Ne süslemeler, ne gövdeyle birleşen mandal ne de şekl-i umumiye birbirine uyuyordu.O anda Ahmed Efendi'nin yüzüne baktım; on dakika önceki telaşlı halinden eser yoktu, simasına derin bir sukunet yerleşmişti. Bu görüntü tepemi attırdı. Bu ne rezilliktir, bu ne kepazeliktir,sende hiç Allah korkusu da mı yok be adam, diye bağırıp çağırdıktan sonra devam ettim: Şu yüzünü mesken tutan dinginliği pek iyi bilirim ben Efendi. Suçunu kabullenip cezasına razı olan ayak takımının suratından eksik olmaz hiç bu sakinlik. Çıkar bakayım sen şu sarığını hele.

- Aman, Kadı Efendi. Beni cümle alem tanır, bilir. Zaten...

Konuşma bre zındık, çıkar şunu da cemalinin şemalini iyice bir görelim, diye diretince Ahmed Efendi sarığını çıkarıverdi , kulaklar meydana çıktı. Küçük kazanın kulpları meğerse sarığın altına gizlenen kulaklarının aynısıymış.Bunu gören Mehmed Ağa öne atıldı:

-Tüüü utanmaz,Allah'tan korkmaz kepçe kulak! Emanete hıyanetin böylesi de mi olurmuş!

Mehmed Ağa'yı dil ucuyla şöyle bir azarlayıp kendisine çeki düzen vermesini sağladıktan sonra Ahmed Efendi'ye döndüm. Irza geçmek ve emanete hıyanet ile itham edildiğini şahsına tekrar bildirip kendisine istinad edilen bu suçlar için bir diyeceğinin olup olmadığını sual ettim. Son olarak da, varsa şahitlerinin dinlenmek üzere huzuruma kabul edileceğini ekledim.Bunun üzerine Ahmed Efendi zevahiri kurtarmak üzere birkaç lakırtı edip şahitlerini çağırdıysa da pek tabiidir ki, suçun delille sabit olduğu bu davada Ahmed Efendi'yi ne şahitler ne de kendi müdafaası kurtarabilirdi. Mevzuyu daha fazla uzatmadan kararı katiplere yazdırıp ikisinin de karşımdan çekilmelerini emrettim.
« Son Düzenleme: Şubat 06, 2022, 09:38:35 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #3 : Nisan 08, 2022, 01:57:51 ÖS »
BİR MİSAL MASAL

Develer tellal, pireler berber; beşikte ana tıngır mıngır... “kih kih kih”...zaman zaman içinde, kalbur saman içinde; gidenler az gider, dere tepe düz gider, altı ay bir güz gider, kahve tütün içerek, lale sümbül biçerek, gider gider bir apra boyu... “kih kih kih” ...evvel zaman içinde, herkes işinde gücünde; o yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan , yılan kaçtı bayıra, bayır döndü çayıra, dayım geldi çamura-çayıra; boy boyladı soy soyladı...”kih kih kih” ...soy söyledi, "Boy böyleydi."; söz dinlendi. Bir gülüş; “kih kih kih”, sağa sola bakındı. Arandı, bulamadı. Sonra sevindi; gülüş güldü: “Kih kih kih!”... Boy boyladı gülerken gülüş; üzüldü, arandı, söyledi : “Babam nerede?” Anası konuştu: “Büyüyünce doğurursun...”, sonra hisli isli güldü, “Ah kah kah kah-kah-a ah” : Histerik. Çocuğa baktı, gülüş gülemedi.
« Son Düzenleme: Nisan 08, 2022, 01:58:53 ÖS Gönderen: samsa »

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 225
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #4 : Temmuz 16, 2022, 12:42:14 ÖS »
Teşekkürler paylaştığın için samsa.. Karışık, karmaşık düşünce ve duygu denilenlerle okumaya devam edeceğim...

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #5 : Temmuz 19, 2022, 03:53:51 ÖS »
KONFERANS

Konferans henüz başlamamış olmasına rağmen salon fısıltının sessizliği ile dolup taşmıştı. Gözlerimle görmemiş olsaydım mümkünü yok bine yakın kişinin böyle bir uyum sergileyebileceğine inanmazdım. Tabii yine de, sadece gözlerime güvenerek durumu geçiştiremezdim: Bir açıklama da yapabilmeliydim. Neyse ki aklıma bebeklerin somut bir neden yokken sadece başka bir bebek ağladığı için ağlamaya başlayabildikleri üzerine daha önce okuduğum makaleler geldi. Pekala, buradaki insanlar yetişkin oldukları için –bebek ve yetişkin birbirinin zıttı olduğuna göre- ağlama ve gürültü yapma da ters çevrilmiş ve yerini fısıltı ile medeniyete bırakmış olabilirdi. Evet, evet öyle olmalıydı ; yoksa nasıl olurdu ki! Bir bilinmez daha açıklığa kavuşturulduğu için kendim ve insanlık ile tekrar gurur duydum. İyi ki insandım; iyi ki bilinçli, akıllı bir yaratıktım.

İnsanlık gururu koltuklarımı kabartırken konuşmacıların yerlerini almaya başladığını fark ettim. Hepsi birbirinden şık giyinmiş hanımefendi ve beyefendilerin hareketlerindeki ölçü ve nezaketle karışık edep insanı büyülüyordu. Sanki; bu seçkin insanların ayaklarının altında bir cetvel vardı da, her bir adımın nereye basması gerektiğini hesaplayıp öyle adım atıyor; oturma organlarındaki bir barometre ve elektrionik açı ölçer sandalyeye ne şekilde oturulması gerektiğini belirliyor; kulaklarındaki lokalizasyon cihazı fısıldayan dinleyicilerden mantıklı bir şeyler söyleyenleri anında tespit ederek onlara uygun jestler ile –iki kez bu jestler ve mimiklerin muhattabı olduğumu söylemek isterim!- karşılık veriyorlardı. Diğer dinleyiciler de olanlardan benim kadar etkilenmiş olmalılar ki, fısıltılaşmalar neredeyse kesilmişti. Bu sırada, terleyen bir erkek konuşmacının kaşlarının hemen üzerindeki mikro-higrometre sayesinde terini mükemmel bir zamanlama ile silmesi fısıltılaşmaları büsbütün ortadan kaldırıvermişti.Ya işaret parmağının alnın üzerinde kayışındaki zarifliğe ne demeliydi! Neredeyse kendimi tutamayıp alkışa başlayacaktım; neyse ki yanımdaki kadın durumu fark edip usulca elime dokunuverdi de yakışıksız bir durumun ortaya çıkmasına mahal vermedik. Böyle bir davranışta bulunursanız; değil iki, yüz iki kez de jest ve mimiklerle onurlandırılsanız bir tekinin kıymeti harbiyesi yoktur. Bunu aklımda tutup, minnetimi belli eder bir şekilde kadının güzüne baktığımda o da tıpkı elime dokunuşunda olduğu gibi bir incelikle elini elimin üzerinden çekiverdi.

Bu arada nihayet, gereken tüm hazırlıklar da tamamlanmıştı: Yaka mikrofonlarını konuşmacılar kendi elleri ile olması gerektiği şekilde takmış - Söylenene göre, kürsüdekiler otolojik bilgelikleri sayesinde konuşmalarını tam da kulaklarımızın frekansına göre ayarlayarak konuşabiliyorlardı...-, görevlilerin rastgele koydukları su şişeleri ile bardakları asıl yerlerine koymuş, kürsünün yerini değiştirmiş ve kameranın en uygun açı ile çekim yapabilmesi için ayarlamalar yapmışlardı. Bu arada bazı dinleyicilerin de yerleri değiştirilmişti, neyse ki hali hazırda bu cemiyetin bir parçası olan ben, kendisi için en uygun yeri seçebilenlerdendim. Üstelik, bu seçimdeki başarım da bir jest ile ödüllendirilmişti; ne diyebilirim ki, bir konferansta üçüncü kez!.. Kim bilir, belki bir gün kürsüdekilerin konuştuğunu bile duyarım.
« Son Düzenleme: Temmuz 19, 2022, 03:55:09 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #6 : Temmuz 22, 2022, 03:52:40 ÖS »
MARIO

Thank you K. but Godot is in another castle.
« Son Düzenleme: Temmuz 22, 2022, 03:58:04 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #7 : Temmuz 28, 2022, 12:36:11 ÖS »
SUPEREGO - CAMERA  OBSCURA

Thank you castle but Mario is with another princess.
« Son Düzenleme: Temmuz 28, 2022, 12:36:36 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #8 : Ağustos 01, 2022, 04:54:48 ÖS »
KONSER SALONUNDA

I.Dinleyiciler
Piyanist henüz yerini almamıştı ama erkek dinleyiciler smokinlerinin penguen ciddiyeti ile fısıldaşırlarken, kadınlar sadece onay belirten bir kafa sallama mekanikliği ile yetiniyorlardı. Ancak dikkatli gözler; bazen, gözlerine kulaklarından daha çok güvenmesi gerektiğini bilen ruhların gözleri, onaylamanın erkeklerin onaylanmasından çok kadınların onaylayıcılığının onaylanmasına iliişkin olduğunu görebilirdi . Bir kadın başı, adeta bir diğer kadın başının onaylama hareketini onaylamak için bakkal terazisine konuyordu. Bu onay bir erek değil sadece doğal bir işlevdi, ereksizliğin doğal işlevi: Bir sonuç, bir oldu bitti... Böylece ; kendi kendine konuşan adamların çaresizliği , kendi-kendine konuşan kollektif dişi kolonisinin karınca mekaniğine gömülüp yok oluyordu. Sanırım, erkeklerin durumun farkına varamamasının en önemli sebebi buydu.

II. Dev kulakları
Sahne ışıklandırmasındaki değişimler, konserin başlayacağı hissini uyandırmış olmalı ki; kafa sallamalar kesilmişti, ardından da fısıldamalar... Gövdesi, devsasa kulağının altındaki bir saptan ibaret olan insanı da ancak o anda farkedebildim. Onun hastalıklı bir ucube değil de, aşırı sağlıklı addedilebileceği belki de tek yerde, yani konser salonunda bulunmasına hiç şaşırmamıştım. Bir kulağın görünebileceği kadar halinden memnun ve heyecanlı görünüyordu.

III. “Sadece bir Beethoven var”
Her şeyin ışıkçıların beceriksizliğinden kaynaklandığı, konserin başlamasına hala vakit olduğu anlaşıldığında; kafa sallamalar ve fısıldaşmalar da yeniden başlamıştı. Ben de fısıldamalara kulak kesildim: Birisi “Beethoven’u” diyordu, “bunun gibi konser salonlarına taşımak, ona ihanet etmek değil midir?” Araba camının önünde kafa sallayan oyuncak köpek, malum hareket ile “cevap verdi. “ Bir başka erkek devam etti fısıldayarak,“Dünyada bir sürü prens var ama sadece bir Beethoven...” Ama daha önce bir kafa sallanmıştı.

IV. İki genç kız
Salondaki iki genç kız basıverdi kahkahayı. Erkekler fısıldamaz, kafalar da sallanmaz oldu. Ayıplama sesleri çıktı erkeklerden :“Cık, cık, cık”. Kadınlar ise kafa salladılar. Kızlar karar veremedi; kafa sallayanlar onları mı onaylıyordu, erkekleri mi... Ya da kafa sallama bir onaylama değildi, onaylamanın tam tersiydi ? Konuşmaktan vazgeçip yine bastılar kahkakayı. Kadınlar yine kafa salladı; erkekler : “Cık, cık, cık..”

V. Ve piyanist gelir
Ayakkabısının topukları piyanistin adımlarına ritm tutuyor, yürüyüşe askeri bir marş gibi kesinlik ve kararlılık katıyordu. Aynı kararlılık ile müzisyen piyanonun kapağını açtı ve yerine oturdu: hala fısıldamaya devam etmekte olan bir adam “Demek ki; topuk sesleri kararlı göstermiyor, adımlar kararlı olduğu için topuk sesleri kararlılık hissi yaratıyor” dedi. Erkeklerin bazıları “cık cık cık” dediler, diğerleri ise fısıldayan kişiyi görmezden gelmeyi tercih etmişlerdi. Piyanist dinleyiciler yokmuşçasına davranırken bir yandan da, bir şey söyleyecekmiş gibi boğazını temizledi . Sonra da tek kelime etmeden hemen çalmaya başladı. Sonatlarda güvercin ayaklarının sessizliği ve askeri kararlılığı vardı. Yine de erkekler zaman zaman melankolik bir iç çekişi notalara eklemeye çalışıyor, kadınlar ise olur olmaz baş sallıyordu.

VI. Öksürük
Fırtına sonatı henüz bitmişti ki, bir kesik öksürük duyuldu. Rüya gibi bir allegretto yorumunun marazlı, kara kuru bir öksürükle berbat edilmemiş olmasından duyduğum minnettarlık ile talihe bir kez daha minnet duymuştum.Sonra, piyanist sayfayı sadece bir kez çevirdi : “Ay ışığı”... ama “Öhö, öhö!” (...) “öhö , öhö!” Dev kulaklı adam durumdan oldukça rahatsız görünmesine rağmen hareketsizliğini korudu, aslında çıkışa o kadar da uzak değildi.

VII. Ayağa kalktık
Derhal ayağa kalktım, piyanist çalmayı bir süre önce kesmişti. Öksürüğe doğru yürümeye başlamıştım ki kızların da ayağa kalktığını gördüm : benim yürüdüğüm yöne değil, çıkış kapısına doğru gidiyorlardı. Bir kaç saniye içinde bir elim cebimde öksürün dibinde bitmiştim. Elimi cebimden çıkardığım gibi öksürüğün göğsüne bir kez ateş ettim : kadınların başları sallanırken erkekler cık-cıkladı . Ve nihayet, sessizlik...

VIII. Yerimize oturduk
Yerime oturmama rağmen piyanistin hala çalmaya başlamamış olmasına bir anlam verememiştim . Sonra bu gecikmenin sebebini anladım : Kızlar salondan ayrılmamışlardı, kanlı elbiselerle yerlerine geri dönüyorlardı. Ben de bu kısa arayı fırsat bilip yüzümdeki kızılı mendilimle şöyle bir siliverdim. Zaten, piyanist de kızlar yerlerine oturur oturmaz işine koyulmuştu.
« Son Düzenleme: Ağustos 01, 2022, 04:57:57 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • İyi Bilinen Üye
  • ****
  • İleti: 415
Ynt: KISA KISA HİKAYELER
« Yanıtla #9 : Ağustos 08, 2022, 09:43:40 ÖÖ »
DEFTER

Genç adam gözlerini açtığında doğmakta olan güneş etkisini vücudun açıkta olan kısımlarında hissettirmeye başlamıştı bile. Bu ılıklık hissi ona bir an için geçmişi hatırlattığından olsa gerek, hatıralarını başından savmak istermiş gibi kollar ani hareketlerle bir iki kez savurdu. Keşke tek bildiğim geçmiş, duyulan olsaydı dediğini duydum, dış görünüşündeki düşkünlüğü onaylıyordu bu sözler. Kendisinden ve dünyadan nefret ediyor olmalı dedim kendi kendime. Monoloğuma devam edecektim ki, yavaşça ayağa kalktığını gördüm. Genç adam da ancak o an anlayabilmiş olmalı sırtının yattığı yer gibi kaskatı kesildiğini ki, pis elleriyle sırtını beceriksizce ovalamaya çalıştı, bir yandan da etrafa bakınıyordu. Delikanlının bakışlarını kendisine bağlayabilen ilk şey, iskeleti andıran bedenine sonradan eklenmiş gibi duran koca kafalı bir sokak köpeği oldu. Çöpleri karıştırmaya çabalayan çelimsiz köpek bir çift gözün kendi üzerinde olduğunu hayvansal bir içgüdüyle fark etmiş olacak ki, oldukça mühim olduğuna oradan geçmekte olan herhangi birini inandırabilecek denli ciddiyetle sürdürdüğü uğraşına ara verdi ve gözlerini delikanlıya dikti.

***

(...)Ne bakıyon lan it dedim, içimden... Nasıl cesaret ederim ki böyle bir köpeğe meydan okumaya. Yürüyüşünden de beni bir tehdit olarak görmediği anlaşılıyordu, demek ki canıma okuyacak kadar güçlü kuvvetli bir şeydi. Üstelik bal gibi biliyordu açlıktan karnımın sırtıma yapıştığını, ancak yine de bir tehdit olamayacak denli ucubeydim itin gözünde. Ee haklıydı hayvan... Sırf ucubeliğimden rahatsız olduğu için çöpten aldığı yiyecek parçasıyla uzaklaşmaya başladığında da haklı değil miydi.. Şu köpek imrenilecek yaratıktı doğrusu ! Neyse...Yatıp kalktığım, ayak takımına ev olan sokaktaki çöp tenekelerinde pek yiyecek olmadığına - zaten olanları da deminki köpek gibileri alırdı- adım gibi emin olduğumdan şöyle zengin mahallelerine gitmek gerektiğini de biliyordum. Dünkü çocuk değiliz ya canım! Bu zengin mahallelerinde hiç sevmezler benim gibileri ama ne hikmetse en güzel davetler de buralarda verilir. Bir orta direğin bile yiyemediği şeyleri yemişimdir ben buradaki ziyafetlerde.. En pahalı havyarları, adını hasbel kader öğrendiğim safranlı yiyeceklerle adını bile bilmediğim bin bir çeşit yemeği tatmışımdır. Bugün de otellerin olduğu yüksek binaların arasında küçüklüğümü daha iyi anladığım ancak bu anlama ile birlikte karnımın ne denli geniş olabileceğini de tekrar tecrübe edebildiğim sokaklara doğru yürümeye koyulmuştum. Önceleri buralarda yürümek biraz sıkıntı verir insana, herkes gözünü sizin üzerinize diker. Üstünüze başınıza bakarlar, birbirlerine bir şeyler söylerler hanımlar, beyler sizin hakkınızda. Çalı süğürgesi saçlarınızdan, pislikten kapkara olmuş yüzünüzden, paçavra giyisilerinizden utanırsınız önce. Ama hele bir ayağınız alışsın buralara, hele bir tıka basa doldurun midenizi hiç bir şeyi takmaz olursunuz. Bu hanımlara beylere şükredersiniz, merhametlerini sizden esirgemedikleri için ve bu kadar cömert oldukları için minnetlerinizi sunarsınız. Ancak böyle yerlerde kendi pis kokunuza katlanmanız gerekir, hanımların beylerin arz-ı endam ettiği çevrelerde insana çekilmez gelir kendi leş kokusu. Mesela bugün kaldırımda genç bir kızın yanından geçiyordum ki, bir de baktım kız suratını seksenlik neneler gibi buruşturuyor. Kılığımdan dolayı böyle yaptığını sanmıştım, ta ki hanımkız elini burnuna götürene dek. İşe bakın o anda benim burnum açılıverdi..Aman yarabbim, leş ki ne leş! Kokuyu duymamaya çalıştım, olmadı. Burnumu tıkadım kar etmedi. Sanki burnumun içi kokuyor arkadaş..Dedim, şöyle güzel şeyler düşüneyim, mesela kebap! Mmm.. Ne de güzel kokar..sadece çeyreği yenmiş olsun mesela Urfa’nın! Oh oh, misss! Yanında da bir iki ısırıkla bırakılmış pide ekmeği olsun.. Bunu bir hanım sipariş vermiş olsun misal, onun için salatayı de yememiştir: Salata soğanlı! Tam meşrubatı da bulacaktım ki, bir gökdelen inşaatı gördüm. Upuzun bir şey, hani derler ya mühendislik harikası... Dedim nasıl olsa tamamlanınca giremeyeceğiz içine, bari şimdi bir bakalım nasıl bir şeymiş bu. “İzinsiz inşaata girilmez” tabelasını esgeçtim başladım merdivenlerden çıkmaya. Çık babam çık, yürü babam yürü...Bir koridor var siz üç yüz metre ben diyeyim beş yüz..Vallahi yalan değil! Kaçıncı kata geldim bilmem, amelelerin olsa gerek, bir yemek kokusu almaya başladım. Kokuyu takip etmeye koyuldum, hiç ses gelmiyordu. Baya acıkmış bunlar dedim kendi kendime, yoksa insan iki kelam eder, değil mi...Ama yok, öyle değildi, kimse yoktu küçük tüpün başında. En az üç kişilik sucuklu menemen ile zeytin, peynir, çay... Öteye beriye baktım hemen, Allah’ın kulu yok etrafta, in cin top oynuyor. Emin olamadım, biraz daha bakındım sağıma soluma. Öyle ya, biri çıkıp gelse ne işin var senin burada dese, beni menemenin başında yakalasa ne diyecektim? Bakınırken bir defter gözüme ilişti, yanında da kalem. Biraz karşıtırdım defteri..Eski püskü, sararmış yapraklarıyla toz toprak içinde, yarısından çoğu boş defterin sayfalarında okunmaz bir yazı...İnşaat ustasının mı acaba dedim? Defteri bir kenara bırakıp yemeğe daldıracaktım elimi ki, bu kez de manzara çekti dikkatimi. Tüm şehir ayaklarımın altındaydı, aşağıya baktım insanlar küçücüktü. Ne hanım vardı ne de bey, sadece karıncalar.. Rüzgar soğuk ve sert esiyordu yukarıda, menemenin kokusu da kesilmiş olmasına rağmen leş kokusu yoktu, şaşırmıştım. bir an deftere baktım ve başladım yazmaya...

***

Ayağa kalktım, üstümdeki başımdaki elbiseleri çıkarıp bir kenara fırlatıp anadan üryan “İnşaata izinsiz girilmez.” tabelasının yanına gittim: “Doğru yazmışlar”.. Tabelaya bir tekme atıverdim, levha ters dönmüştü, bir tane daha vurdum: Tabelanın yerinde yeller esiyor... Başladım merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya, siz diyin üçer üçer ben diyeyim beşer beşer atıyorum adımları.Yukarı çıktıkça yemek kokuları gelmeye başlamıştı burnuma, dayanamadım kustum... Biraz dinlenlenip devam etmeye karar verdim, sonra bir kat daha çıktım.. Kokunun kaynağına ulaşmıştım. Hemen rüzgarın gelmekte olduğu penceremsi aralığa doğru hareketlendim, çünkü aynı pencereden gelen rüzgar kokuyu iç tarafa taşıyordu. Pencereye ulaştım: “Oh, dünya varmış!” Aşağıya baktım, herkes minnacıktı. Demek olması gereken boyutlarınızı aldınız dedim, bir yandan da bakışlarımla kendimi baştan aşağıya katediyordum. Arkamı döndüğümde ise yan tarafta açık bir defter olduğunu farkettim, yanında da bir kalem.. Başladım yazmaya. Bir yandan yazıyor bir yandan “ne kadar küçükler, ne kadar küçükler, minnacıklar, minnacıklar” diyordum.Bu diyişim her tekrarda biraz daha değişik bir vurgu ile çıktığını farkettim ağzımdan. Sonra bir de baktım ki “Ah ne kadar da küçükler, ah ne de minnacıklar.. Ah, neden bu kadar ufaklar ki” diyorum..

***

Ayağa kalkar kalkmaz yukarı baktım, kimse yoktu. Zaten kimsenin de olmaması gerekiyordu dedim. Merdivenlere yöneldim. Çıktım, çıktım, çıktım...Leş gibi menemen! Kusasım geldi, daha ne olduğunu anlamadan ağzımın içi dolmuştu.Çıkarmadım, yuttum. Çıktım, çıktım, çıktım..yaşlılıktan olsa gerek yorulmuştum, biraz dinlendim.Sonra pencere... menemen... defter, kalem.. minnacıklar.. evet, küçükler, sinek gibiler. Yazdım, yazdım..merhamet etmedim; aşağı atlamadım, yazdım..küçücükler, sinek gibi... Merhamet etmedim, aynı boya gelmek için atlamadım da! Yazdım; kendimi, onu, bunu, şunu:

“Genç adam gözlerini açtığında doğmakta olan güneş etkisini vücudun açıkta olan kısımlarında hissettirmeye başlamıştı bile(...)"
« Son Düzenleme: Ağustos 08, 2022, 09:53:08 ÖÖ Gönderen: samsa »