Gönderen Konu: Althusser  (Okunma sayısı 969 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Althusser
« : Mayıs 09, 2020, 10:48:57 ÖÖ »
Sadece Fransız Marksizmi içinde değil fakat bir bütün olarak Avrupa Marksizmi içinde Marksist felsefeye en önemli katkıyı yapan figürün, Almanya’daki Frankfurt Okulu ile birlikte Louis Althusser (1918-1990) olduğu rahatlıkla söylenebilir. Üstelik Althusser bu katkıyı, sadece Marx’a dayanarak ve şimdiye kadar yapılageldiği üzere, hümanist bir Marksizm üzerinden giderek değil Marksist felsefeyi yapısalcılıkla evlendirerek ve bir antihümanizm üzerinden yol alarak yapmıştır. Gerçekten de Marx’ın düşünceleriyle öğretisini Lévi-Strauss gibi yapısalcıların bakış açısıyla yeniden yorumlamaya kalkışan yapısalcı Marksizm hareketinin lideri olan Althusser, öncelikle kendisinden epistemolojik kopuş öğretisinin temellerini sağladığı Gaston Bachelard’ın bilim felsefesinden yoğun bir biçimde etkilenmişti. Onun olgunluk dönemi düşüncesine en büyük etkiyi ise hegemonya öğretileri ve toplumun ekonomik altyapısı ile kültürel üstyapısı arasında karşılıklı bir etkileşim bulunduğunu bildiren etkileşimcilik teorileriyle Lenin ve Gramsci yapmıştır.


Althusser işte bu zemin üzerinde, entelektüel kariyeri boyunca Marksizmi teorik bir antihümanizm, yani bireysel insan varlıklarının eylemlerinden ziyade tarihsel süreçle ilgilenen bir toplum teorisi olarak inşa etme gayreti içine girmişti. Yani onun temel amacı, Marksizmi bir tarih bilimi olarak canlandırmak veya yeni baştan kurmak ve Marksist hümanizmin iddialarının tersine, genç Marx’ın düşünceleriyle Kapital’de ortaya konan bilimsel analiz arasında radikal bir kopma olduğunu göstermek olmuştur. Buna göre, tarih konusunda bilimsel bir yaklaşım geliştirme amacı güden Althusser, bu bağlamda bir yandan Marksist geleneğin klasik metinlerini yeni baştan okuma, diğer yandan da bilimin özüne ve onun diğer söylem biçimlerinden nasıl farklılaştığına dair araştırmaların yoluna girmiştir.
Althusser bilimi, içinde bilginin üretildiği toplumsal bir pratik olarak değerlendirir. O bilimsel bilgiyi, biliminsanlarının yönelim veya amaçları tarafından değil de araştırılacak soruları, aranacak delil türlerini, önemli addedilen güçlükleri belirleyen kavramlar sistemi tarafından yönetilen bir pratiğin ürünü olarak tanımlar. Diyalektik materyalizmin öncelikle, bir epistemoloji, bir bilgi ya da bilim teorisi olduğunu öne süren ve bu çerçeve içinde, ampirist bir bilgi anlayışına yani öznenin zihinden bağımsız nesneyle karşılaşıp, soyutlama yoluyla onun özünü çıkarsadığını, öznenin nesneyi doğrudan ve aracısız olarak bildiğini dile getiren bilgi anlayışına, üretim yani teorik pratik olarak bilgi anlayışıyla karşı çıkan Althusser’e göre, söz konusu pratik, tümüyle düşünce düzeyinde gerçekleşir. Ona göre, bilme sürecinde, sırasıyla düşünce ve soyutlamalardan meydana gelen teorik bir hammadde, bütün bunları etkileyen kavramsal üretim araçları ve nihayet, ürün olarak bilgi söz konusu olur. O, bu bağlamda, bilimlerin kendi bünyelerinde, ürünlerinin geçerliliklerini denetleyecek içsel kanıtlamaları barındırmalarından dolayı, teorik pratik olarak bilgi anlayışının, bilginin geçerliliği için dış teminatlara ihtiyacı olmadığını söylemiştir. Kendi ihtiyaç ya da gereklilikleri tarafından belirlenen, kendi gelişim seyrine uygun bir yol izleyen ve bundan dolayı da üst yapının bir parçası olmayıp, özerk olan bilimsel ya da teorik pratik, Althusser’in görüşüne göre, ideolojik pratikten olduğu kadar, politik ve ekonomik pratiklerden de ayrıdır. Bilimin diğer pratiklere göre daha özerk bir pratik türü olduğunu öne süren Althusser’e göre, bilimsel pratik diğer pratiklerden ayrı ve bağımsız bir biçimde işler. Bilimin amacı, bilimsel pratiğin bizzat kendi içinde olup, o belirli türden bir bilginin üretilmesine yönelir.
« Son Düzenleme: Mayıs 09, 2020, 10:50:14 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Althusser
« Yanıtla #1 : Mayıs 09, 2020, 11:11:25 ÖÖ »
Antihümanizm
Yapısalcılığın önemli bir temsilcisi olmakla birlikte, geriye dönüp bakıldığında, yapısalcı bir Marksistten ziyade, Bachelard ve özellikle de Canguilhem’ın oluşturduğu epistemolojik geleneğin Marksist bir temsilcisi olarak değerlendirilen Althusser, şu halde her şeyden önce antihümanizmiyle ün kazanmıştır. O, Chardinli Teilhard’ın etkisi altında Hıristiyanlaştırılmış, Frankfurt Okulu tarafından insanileştirilmiş ve Sartre’la Gramsci eliyle de sadece insanileştirilmekle kalmayıp, bir yandan da tarihselleştirilmiş Marksizme olduğu kadar, bireylerin toplumsal koşullardan bir anlamda önce geldiği düşüncesine de karşı çıkmaktaydı. Buna koşut bir biçimde, toplumu, etkinlik ya da eklemlenme tarzları, son tahlilde ekonomi tarafından belirlenen (hukuki, kültürel, politik vs.) göreli olarak özerk düzeylerden oluşan yapı kazanmış bir bütün olarak kavramsallaştırırken, doğallıkla Marksizmin içinde olduğu kadar dışında da pek çoklarını şaşırttı. Çünkü onun, düzeylerin birliğinin değil de bu düzeyler arasındaki farklılıkların önem kazandığı antihümanizminde, sosyal ilişkiyi bilinçli bir tarzda yaratan bireysel aktör ortadan kaybolur.
Althusser, söz konusu antihümanizmini, çok büyük ölçüde yeni Marksizm yorumuna borçluydu. Kapitali Okumak adlı eserinin adından da anlaşılacağı üzere, Marx’ın Kapital’ini okumakla kalmayıp, okuma türleri arasında bir ayırım yapmıştı. Buna göre, sadece metnin fiili sözcükleri üzerinde yoğunlaşan bir yüzey okuması ile metnin gerçek anlamını yöneten veya şekillendiren problematiği ortaya çıkarmaya çalışan semptomatik okuma arasındaki farklılığı açıklıkla ortaya koyan Althusser’in okumaya dönük ilgisi, onun dikkatinin hem ekonomizmden hem de hümanizm ve tarihselcilikten uzaklaşmasına yol açtı. Marx’ı sadece klasik ekonomi politiğin bir mirasçısı olarak görmek ona, oldukça dar ve toplumun iktisadi ilişkilerini doğrudan doğruya ifade eden unsurlardan oluşmuş sosyal bir bütünlük olduğunu varsayması nedeniyle kaçınılmaz olarak iktisadi determinizmle sonuçlanacak bir ekonomi anlayışı izafe etmekten başka bir şey değildi.
Marx’ın Hegel’le aynı problematik veya klasik ekonomi-politik içine yerleştirilemeyeceği sonucuna varan Althusser, onda radikal bir biçimde yeni olan fakat kendisinden önceki problematikten türetilen kavramları ve dili kullanmak zorunda kaldığı için yazılarında ifade edilemeyen bir şeyler olduğu kanaatine vardı. Marx’ı negatif bir klasik ekonomi-politik görüşü benimsemiş ve dolayısıyla da kapitalistlerin çıkarını koruyan politik ekonomistlere karşı proletaryanın savunuculuğunu yapan biri olarak değerlendirmek, Feuerbach’ın Hegel’e yaklaşımından çok farklı olmaz. Feuerbach’ın hümanizmini Hegelci idealizmin karşısına koymak aynı Hegelci problematik içine sıkışıp kalmaktan başka bir şey olmaz.


Yeni Marksizm Anlayışı
Althusser’in stratejisi şu halde, Marx’ın tamamen yeni bir nesneye, üretim tarzına dayanan teorik bir devrimi başlatma tarzını tespit edecek yeni bir okuma pratiğini gündeme getirmekten oluşur. O, Marksist bilgi teorisini bütün diğer bilgi görüşlerinden ama özellikle de ampirisizmden ayıracak bir epistemolojinin bu stratejinin ayrılmaz bir parçası olduğunu dile getirir. İşte bu açıdan bakıldığında, Marx üretim tarzı kavramını keşfetmeye yöneldiğinde, geçerli kılınmak için dolayımsız deneyimin aşikârlığına dayanan bilgi biçimlerinden kopmak durumunda kalmıştır. Althusser’e göre, üretim tarzı dolayımsız deneyimde de gerçek nesnenin parçası olduğu iddiası sergileyen başka herhangi bir bilgi türünde de ortaya çıkmaz.
Ampirisizmden kopamadıkları için üretim tarzını da göremeyen seleflerinden farklı olarak, ampirik problematiği nötr hale getirirken, bilgi ve nesnel dünyayı birbirinden tamamen ayırmayı başaran Marx, Althusser’e göre, yeni bir bilgi anlayışı ve yeni bir problematik çerçevesi içinde her şeyden önce, genel olarak tarihte üretim tarzı kavramını ve özel olarak da kapitalist üretim tarzını (artı değeri, mübadele değerini vs.) ve ikinci olarak da diyalektik materyalizmi olduğu kadar, tarihsel materyalizmi de yani tarihi keşfetmişti.
Üretim tarzı aynı zamanda ekonominin son tahlildeki belirlemesine eşdeğerse eğer, ekonominin kendisini yol açtığı toplumsal oluşum içinde nasıl gösterdiği düşünülür? Ekonomide birtakım değişiklikler vuku bulduğunda, bunlar toplumda gözle görülür hale gelir mi? En azından 1930’ların ortalarına kadar, ekonomideki (ya da altyapıdaki) bir değişmenin topluma ve kültüre (üstyapıya) yansıyacağına inanılıyordu. Şayet kapitalizm emeğin artı değer elde etmek suretiyle sömürülmesine eşdeğerse, kapitalistle işçi arasındaki bu düşmanca ilişkinin ideolojik ifadesini toplumsal yaşamda da bulması kaçınılmazdı. Başka bir deyişle, işçi ve kapitalist bu karşıtlığın bilincine varıp birbirleriyle savaşa girişecekti; zira ekonomi, sosyal ve kültürel hayatı doğrudan doğruya etkilemekteydi.
Althusser, “bu determinist açıklama doğru olsaydı eğer, Marx’a dönmeye hiç gerek kalmayacaktı,” der; ona göre bunun yerine Feuerbachçı antropolojiye ve Hegel’e başvurmak fazlasıyla yeterli olurdu. Althusser, ekonomik determinist konumun aşırı basitleştirmelerine meydan okuyan ilk Marksist filozof değildi. Çünkü Marx’ın Ekonomik ve Politik Elyazmaları’nın keşfedilmesinden kısa bir sonra, hümanist Marksizm sadece ekonomik determinizme değil fakat toplumsal yaşamla ilgili, insana toplumsal koşulları değiştirmede inisiyatif hakkı tanımayan, bütün yorumlara meydan okumuştu.
Althusser, işte böylesi bir ortamda, sadece Marksizmin bir ekonomik determinizm olduğu düşüncesine değil fakat Marksizmin bir hümanizm olduğu düşüncesine de şiddetle karşı çıktı. Bu yüzden özellikle 1965 yılında, gençlik döneminin Marx’ıyla sonraki dönemin Marx’ı arasında bir “epistemolojik kopuş” bulunduğunda ısrar etti.
[/size]Genç Marx, ona göre kesinlikle hümanistti, Feuerbachçı bir filozoftu; oysa gerçek Marx hem ekonomik determinizm ve hem de hümanizmi yöneten Hegelci-Feuerbahçı problematikten uzaklaşmış olan Marx’tı. Ona göre, genç ve ideolojik Marx’ı olgunluk döneminin bilimsel düşünen Marx’ından bir epistemolojik kopuş ayırır. [/size]Başka bir deyişle, Althusser, üretim tarzı kavramını geliştirme noktasında, Marx’ın, geçerli kılınmak için dolayımsız deneyimin apaçıklığına ve sözde kesinliğine dayanan bütün bilgi anlayışlarından koptuğunu öne sürer. Toplumun yapısını meydana getiren bir şey olarak üretim tarzı, dolayımsız deneyimde görünmediği gibi, kendisini gerçek nesnenin bir parçası olma iddiasıyla ortaya çıkan bir bilgi biçiminde de gösteremez. Ona göre, bilgiyle gerçek nesneyi birleştiren bir epistemolojinin üretim tarzı kavramını geliştirebilmesi mümkün değildir. Bu durum, Hegelci idealizm için olduğu kadar, İngiliz ampirisizmi için de geçerlidir.
[/size]Marx’ın bu ampirist problematiğin üstesinden geldiğini ve bilgiyle nesnel dünyayı birbirinden kesin olarak ayırdığını öne süren Althusser, bilimsel bir teori olarak Marksist kuramın geçerliliğinin, söylediklerinin gerçekliğe tekabül edip etmemesine değil de öncüllerinin içsel olarak tutarlı olup olmamalarına bağlı bulunduğunu savunur. Ona göre, bilimsel bir hakikat, a posteriori bir biçimde oluşturulmak yerine, bütünüyle a priori bir tarzda kurulur; sözgelimi, görelilik teorisi gerçeklikte test edilmezden önce bütünüyle doğru bir teoriydi. Bu bakımdan Marx’ın esas öncüsünün Spinoza olduğunu söyleyen Althusser’e göre, bilimi ideolojiden ayıran çok daha önemli husus budur. İdeolojinin ayırt edici özelliği, onun bilginin veya düşüncelerin şeylerin –bu şeyler ister dinde olduğu gibi Tanrının, ister Aydınlanmada olduğu gibi, insanın eseri olsun– gerçekte her nasılsa öyle olmalarından türetildiğini varsaymasıdır. Kısacası ideoloji, çok hatalı bir biçimde şeylerin apaçıklığını kabul eder; soruları teşvik etmek yerine, engeller ve bilginin nesnesini inşa etme görevinden kaçınır.
 
İşte bu çerçeve içinde, anlaşılır bir bilimsel teori geliştiren Marx’ın, sadece veya çok yalın bir biçimde, üretim tarzı kavramını ve özel olarak da (artıdeğeri, mübadele değeriyle vs.) kapitalist üretim tarzını keşfettiğini söylemek artık yeterli olmaz. O gerçekte, tarih bilimini ya da diyalektik materyalizmi olduğu kadar tarihsel materyalizmi yani ampirist olmayan bir genel kavramsal çerçeveyi keşfetmiştir. Tarihselcilik, Marksizmin aynı zamanda bir bilim olduğunu, hümanizm ise Marx’ın bir yeni bilim tarihini başlattığını unutur. Oysa Marx, tarihin üretim tarzlarının tarihi olduğunu bizzat göstermiş olan kişidir. Marx, tarihsel materyalizmin biricik konusunun, klasik ekonomi-politikle, Aydınlanmanın tarih ve toplum öğretilerinin konusundan bütünüyle farklı bir şey olarak üretim tarzı olduğunu tekrar tekrar öne sürmekten bir an olsun geri durmaz. Marx’tan sonra, artık toplum yoktur fakat sadece tarih içinde evrim geçiren ve yapı kazanan sosyal bütünün göreli olarak özerk olan düzeylerine içkin olan üretim tarzları vardır.
« Son Düzenleme: Mayıs 09, 2020, 11:12:47 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Althusser
« Yanıtla #2 : Mayıs 09, 2020, 11:19:51 ÖÖ »
İdeoloji
Marx’ın bilimi, ideolojiyi toplumsal açıklamada imtiyazlı kılan problematikten kopuşu ifade ediyorsa, bu, ideolojinin salt bir yanılsama veya bir tür efsane, toplumsal yaşamda gerçek hiçbir temeli olmayan bir şey olduğu anlamına gelmez mi? Althusser böyle bir soruya “toplumsal bir gerçeklik olarak ideolojiyi hiçbir anlamda mahkûm etmediğini”, insanların, Marx’ın da söylediği gibi, “sınıf çatışmasının bilincine ideoloji içinde vardıklarına inandığını” ifade eder. Bunu söyledikten tam üç yıl sonra, ideolojiye ilişkin analizini biraz daha geliştirip, “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı makalesinde Marksist bir ideoloji teorisi geliştirir. Devletin (polis, ordu, hapishane benzeri) baskıcı aygıtlar yanında, (kiliseler, okullar, hukuk sistemi, benzeri) ideolojik aygıtlardan oluştuğunu öne süren Althusser, söz konusu ideoloji anlayışını Marksist teorideki bir boşluğu doldurmak yani mevcut üretim ilişkilerinin fiilen nasıl korunup, yeniden üretildiklerini açıklamak için kullanır. İdeoloji, ona göre, burjuvazinin sınıf hâkimiyetini devam ettirmesini sağlayan en temel mekanizma olup, art arda gelen kuşaklar, ideoloji sayesinde statükoyu benimseme ve sürdürme durumuna gelirler. Başka bir deyişle, ideoloji içinde konumlanmış oldukları sosyal gerçeklikle olan ilişkilerini yaşamalarını sağlar; özneleri oluşturur ve onları oluştururken de kendilerini, mevcut sınıf ilişkilerinin devamı için gerekli ilişkiler sistemi içine oturtur. Buna göre ideoloji, bireyleri sistemin özneleri olarak çağırır, onlara mevcut durumda fonksiyon görmeleri için gerekli kimliği temin eder. Ona göre, bu anlamda ideolojiden etkilenmeyen hiç kimse yoktur.
Althusser, ideolojinin de zihinden bağımsız olarak varolan bir gerçekliğe gönderimde bulunduğunu fakat bunu bilimden farklı bir tarzda yaptığını söyler. İdeoloji, bireysel öznelere kendilerini ve içinde yer aldıkları toplumla olan ilişkilerini tanımanın ve tanımlamanın bir yolunu sağlar. Bu tanıma ve tanımlama tarzı, Althusser’e göre, doğru olmayıp pratik davranışa yol açma amacı güder. Fakat o, bunu hâkim ideolojide, yürürlükteki hâkimiyet sistemini koruyacak ve sürdürecek şekilde yapar. İnsan öznelliğinin çok çeşitli formlarıyla bunları yaratan sınıf ilişkilerini yansıtan ideolojiler, çatışan toplumsal güçlerin etkisi altında bulunmaktadır. O, bu bağlamda felsefeye düşenin bilimleri ideolojinin etkisinden, muhtemel tecavüzlerinden korumak olduğunu söyler.
İnsanlar veya bireyler de onların bilinçleriyle etkinliklerinden önce ve kendilerinden bağımsız bir biçimde varolan toplumsal ilişkiler sisteminin yansımaları ve taşıyıcıları olmak durumundadır. Althusser’in merkezi olmayan yapılar olarak bütünler görüşüne göre, toplumlar da hiçbiri bir diğerine indirgenemeyen ve her birinin bütünü şekillendirirken kendi özgül katkısını gerçekleştirdiği ideolojik, entelektüel, ekonomik, politik pratiklerin düzen ve yapı kazanmış birleşimleridirler. Dönem ve evrelerin, insana kendini gerçekleştirme, insanlığa da komünizm ve özgürleşme yolunda ilerleme imkânı sağlayan, düzgün, doğrusal dizilişi olarak tarih görüşünü Marksist bir dogma, tarihsici bir ideoloji diye yadsıyan Althusser, Marx’ın olgunluk dönemi eserlerinde, tarihin öznesi olmayan bir süreç olarak yer aldığını savunur. Ona göre, büyük tarihsel geçiş ve dönüşümler, zorunlu olmayıp, olumsal değişmeler; bir toplumsal sistemi doğrudan etkileyen çelişkiler çokluğunun olağanüstü yoğunluğunun istisnai sonuçlarıdırlar. Dolayısıyla, tarihin yanımızda ve bizimle olduğu görüşünün neredeyse dini kesinliğine, Marksizmde yer olmaması gerekir.
« Son Düzenleme: Mayıs 09, 2020, 11:21:44 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »