Gönderen Konu: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ  (Okunma sayısı 4198 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #15 : Aralık 06, 2019, 07:38:18 ÖÖ »
MARKSİST KURAM ÜZERİNE GENEL SAPTAMALAR
1-MARKSİST KURAM FELSEFİ DEĞİL, EKONOMİ/POLİTİK BİR KURAMDIR.

Gerekçesi: Bir kuramsal söylemin “felsefi” nitelik kazanabilmesi için, klasik felsefenin temel sorunsalları olan varlık, bilgi ve değerler alanında, kendi içinde tutarlılığı olan sistematik bir söylem ortaya koymuş olması gerekir. Marksist kuram, ne varlık, ne bilgi ne de değerler alanıyla hesaplaşmamıştır, bu konularda bir söylem ortaya koymamıştır.

2-MARKSİST KURAM, BİLİMSEL DEĞİL, İDEOLOJİK BİR KURAMDIR.

Gerekçesi: Marksizmin bilim ve ideolojiyle ilişkileri, tarihsel süreci boyunca ikircikli olmuştur, Bu ilişki, ayrı bir dosya açılmasını gerektirecek kadar geniş kapsamlı bir tartışmayı gerektirir, burdaki açıklamalar bir özset niteliği taşıyor ve her özetin taşıdığı handikapları içinde barındırıyor, bu sıkıntıdan dilenirse ayrı bir dosya açılıp, konunun enine boyuna tartışılmasıyla kurtulabilinir.
(…) her ideolojide insanlar ve onların ilişkileri, bize, camara obscura'daymış gibi baş aşağı görünüyorsa, bu görüngü de, tıpkı, nesnelerin, gözün ağ tabakası üzerinde ters durmasının doğrudan fiziksel yaşam sürecinden ileri gelmesi gibi, onların tarihsel yaşam süreçlerinden ileri gelir (Marx ve Engels, 1987: 44-45).
Marksizm lenine kadar ideolojiyi “yanlış/çarpık” bilinç olarak alıyor, leninle birlikte, Marksizm, işçi sınıfınıın, proleteryanın devrimci bilinci anlamına gelen, “sosyalist ideoloji” içeriğine kavuşuyor…

(…) pratiğin ölçütü, aslında insanın herhangi bir fikrini TÜMÜYLE hiçbir zaman, ne doğrulayabilir, ne de çürütebilir. Bu ölçüt de insanın bilgilerinin “mutlak” bilgiler olmasına izin vermeyecek kadar “belirsiz”dir; bununla birlikte idealizmin ve bilinemezciliğin bütün çeşitlerine karşı dinmez bir mücadeleye elverecek kadar da belirlidir (…)_ Lenin_

Marks ve engelse, ideolojiye karşı çekinceli-karşı tutum takınıp, tavırlarını “bilimsel sosyalizmden” yana koymuşlardır, onlara göre, sosyalizm dışındaki kuramsal yaklaşımlar yanlış, çarpık bilinç halleri,  birer “ideoloji” iken, sosyalizm “bilimsel” nitelik taşıyordu, lenin ise ideolojik olana daha nötür yaklaşım gösterip, çekinceli de olsa kullanmıştır…

Peki, sonuç olarak, sosyalizm, Marksist kuram bir bilim mi yoksa ideoloji midir? Sorun aslında kısmen sorunu ortaya koyuş biçiminden kaynaklanıyor, sorunun ortaya konuş bağlamı-düzlemi ortaya konursa sorun da çözülmüş oluyor…

Marks ve engelsin yaşadığı çağlar, bilimsel gelişmenin hızlandığı ve bilim denilenin çok da “meşru” görüldüğü zamanlara denk düşüyor, buna paralel olarak marks ve engels de, sosyalizme “bilimsel-niteleme” ekleyerek, meşruluk kazanmaya çalışırken, aynı zamanda kendi farkına da işaret etmek istiyor. Oysa sonraki dönemlerde, bilim felsefesi bağlamında bilim yerle b ir ediliyor ve bilimin hiç de klasik dönemlerinde ortaya konduğu gibi, “meşruluk” ölçütü olamayacağını gösteriyordu, Foucault nun da çok güçlü ve yerli yerinde ortaya koyduğu gibi, her türden bilgi birer iktidar taşıyıcısı ve aygıtıydı, bilim denilen alan, hiç de “bilimsel” değildi…

Neyse, mesele oldukça köklü, uzun, kapsamlı ve derinlikli, marksizmin kendisini “bilimle” meşrulaştırma çabası içine girip, “bilimsel” etiketi alma çabası içine girmesine hiç gerek yok, Marksizm bilim değildir ama diğer ideolojik yaklaşımlara göre, “bilimsel-metodolojiyi” en çok kullanan ve “bilimsellik” sıfatına en çok yakışan bir ideolojik yaklaşımdır ve ideoloji kötü/iyi değil, değerden arınmış, bilincin kaçınılmaz biçimlerinden biridir, her türden düşünüş biçimi ideolojiktir, sorun şu, hangi ideolojiler, kimin yanında durur, kime, neye hizmet eder, işte bunun analizinin yapılması gerekir, kanımca, hayata, insana, dünyaya en yakın duran, hayatın ve insanın sorunlarını çözebilecek olan (sosyalizmden ne anlıyoruz, hangi sosyalizm sorununu şimdilik bir yana bırakarak) biricik ideoloji, “marksizmdir”…
MARKSİST KURAM TAMAMEN PRAXSİ HEDEFLER

GEREKÇESİ:

Filozoflar şimdiye değin, değişik biçimlerde sadece dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa aslolan dünyayı değiştirebilmektir (karl narks)

Marksizmde kuramla kılgı, gerek marksın zamanında gerekse sonraki süreçlerde at başına yakın gitmiştir, marks kuramsal önceleyen ve önkabüllerini ortaya koyarken aynı zamanda eylemiş ve eylem tarzını da belirlemek durumunda kalmış, hem enternasyoneli hem de partiyi örgütlemeye çalışmış. Kuram ve kılgının bu denli birbirine yakın durması, marksizm için hem avantajlı hem de dezavantajlı olmuştur. Avantajlıdır çünkü kuram anında test edilme olanağına kavuşmuş ve gerektiğinde güncellenip, kendisini değişim dönüşüm dürecine sokabilmiştir, dezavantajlıdır çünkü, çok farklı fraksiyonel yaklaşımların doğması ve bunları dolayımlamasıyla birlikte, sosyalist öznel enerjinin bölünmesi ve güç kaybı sonucunu doğurmuştur. (SSCB, ÇİN kutuplaşması veya ulusal bazdaki bölünmeler gibi)
Bu frakfiyonel parçalanma özellikle yurdum alanında sosyalistler arasında çokça yaralayıcı olmuştur, kazım hocayla bu durumun kritiğini yapmaya çalışıyorduk bir ara, onca acı gelişmeye rağmen, yurdum alanındaki bu frakdiyonel gerilim hala devam ediyor, frakiyonalistler her platformda hegomonya, alan kapma mücadelesi içine girmişlerdir, Türkiye özelinde, 80 öncesinde nitelikli ve 80 sonrasında ise sadece kitleselleşme sorunu olan sosyalist solun içinde yaşanan maddi/gerekli temellerden yoksun bu fraksiyonslist gerilim, sosyalist sola zarar vermektedir, bu konu daha sonra ayrı bir başlık altında kapsamlı ve derinlemesine incelenecektir...
MARKSİZM TARİHSEL VE TOPLUMSAL BAĞLAMLI MÜHENDİSLİK PROJESİDİR...

Marksizmin  önemli kuramsal tartışmalarından birisi de volontarizm ile emonomizm arasındaki gerilimdir. Bu konu daha sonra ayrı bir dosya halinde incelenecektir.

Yukarıdaki saptama bu tartışmaya ilişmesine rağmen, genel olarak alındığında Marksizm çok farklı bir düzlemde topluma ve tarihe yön verme çabasıdır. Çekinceli de olsa şu söylenebilir, Marksizme gelinceye değin, toplumsal değişim dönüşüm, 'kendiliğinden' gerçekleşmiştir,, en azından Marksizmle karşılaştırıldığında, önceki süreç kendiliğindendir,  Marksizm ise tarihte eşi, benzeri görülmemiş biçimde tarihe ve topluma müdahale etme, yçn verme çabası içine girmiştir..

Örneğin, liberalizm ve onun uygulaması olan kapitalizmin tarih sahnesine çıkıp, devrimini gerçekleştirmesi, sadece siyasal erkeye/iktidarlara, feodal monarşi ve krallığa rağmen olmuşken, Marksizm ve onun uygulaması olan sosyalizm,  hem burjuvazilerin ulusal, sömürgeci devletlerine hem de tüm bir insanlık kültürüne rağmen/karşı devrimini yapmaya çalışmıştır.

Burjuva demokratik devrimleri, gerek söylem sel gerekse eylemsel plarak kitleyi yedeklemişti zaten, Marksizm ise hem söylem sel hem de eylem olarak, kitleye, halklara rağmen yapılmak durumunda kalındı, kalınıyor hala..

Burjuva demokratik devrimlerinden önce, devrimin alt yapısı hazırdı, Rönesans, reform  hareketleri tamamlanmış, liberal ideoloji kitleler nezdinde meşru hale gelmişti, daha da önemlisi, burjuvazi, kapitali ele geçirmişti, geriye kalan tek eksiklik, siyasal iktidarın alaşağı edilmesiydi, bu da başarılı oldu...

Marksizm ise, kuramsal olarak, insanlığın tüm kurumsallaşmış, kökleşmiş, kültürel, temel kurumsal yapısına karşı savaşmak zorundaydı, aileye, özel mülkiyete, devlete v. s. Reel sosyalist  uygulamaların bir handikapı da buydu, marks bir geleneğin bin yıllık geçmişi vardır diyordu ve geleneği söküp atmak kolay değildi toplumun bağrından, hatta şu denebilir, marksizm, dünyaya erken gelmiş bir ideolojidir ve gelecek elbet sosyalizmin olacaktır, ya sosyalizm. Ya barbarlık...

(Türkiye denilen alanda kotarılmaya çalışılan Burjuva demokratik devrimin de sosyalizmin yaşadığı handikaplarla örtüşen yanları var, ümmetten ulus yaratmak ve devleti ulusa dayandırmak pek de kolay değildi, bu handikap bir de, burjuvazinin doğası gereği kaypak oluşu yüzünden, kendi devrimci sürecine ihanet etmesi, işleri iyice sarpa sardırdı)


anlamak

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 48
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #16 : Aralık 06, 2019, 09:44:34 ÖÖ »

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #17 : Aralık 06, 2019, 09:58:08 ÖÖ »
Katkı ve emeğiniz içim teşekkürler, sağlıcakla kalın

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 336
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #18 : Aralık 06, 2019, 04:00:58 ÖS »
MARKSİST KURAM ÜZERİNE GENEL SAPTAMALAR
1-MARKSİST KURAM FELSEFİ DEĞİL, EKONOMİ/POLİTİK BİR KURAMDIR.

Gerekçesi: Bir kuramsal söylemin “felsefi” nitelik kazanabilmesi için, klasik felsefenin temel sorunsalları olan varlık, bilgi ve değerler alanında, kendi içinde tutarlılığı olan sistematik bir söylem ortaya koymuş olması gerekir. Marksist kuram, ne varlık, ne bilgi ne de değerler alanıyla hesaplaşmamıştır , bu konularda bir söylem ortaya koymamıştır.


Alıntı
8Tüm toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün gizemler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar.
9 Sezgisel materyalizmin, yani duyusallığı pratik faaliyet olarak anlamayan materyalizmin ulaştığı en yüksek nokta tek tek bireylerin ve burjuva toplumun sezgisidir.
10 Eski materyalizmin bakış açısı burjuva toplumdur, yeni materyalizmin ise insan toplumu, ya da toplumsallaşmış insanlıktır.
11 Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.  (marx)


meseleyi şöyle okuyorum: burada esasen marx kendi materyalist felsefesine vurgu yapıyor. yani, "felsefe önemli değildir, önemli  olan dünyayı değiştirmektir" demiyor. felsefi olan problemlerin içerisinde geliştikleri toplumsal koşullarla öncellendiğini ve  toplumsal koşulların da  öncelikle üretici güçler(emek gücü,ham madde, ham maddeyi işleyen teknik ve teknoloji vb.) ve üretim ilişkilerince (insan-insan ve insan-makine ilişkileri vb.) belirlendiğini söylüyor. yani, eğer felsefi problemleri -ki bu problemler "hegel "ve "genç hegelcileri" de meşgul eden tabi ki "yabancılaşma"  ve "özgürlük" problemlerdir son kertede- radikal olarak çözmek istiyorsanız, dünyanın kendisini yani o problemi ortaya çıkaran "maddi koşulları" değiştirmelisiniz diyor. yani, üretici güçlerinin meseledeki "birincil etkisini" kavramalı, üretici güçlerin nasıl üretim ilişkileri ile "yabancılaşmaya" neden olduğunu ve öncelikle açıktan (feodal) kölelik, sonra gizli (kapitalist) köleliği doğurduğunu görüp, bunu değiştirirseniz felsefi problemi de ortadan kaldırabilirsiniz diyor. yani, burjuva toplumu tek tek bireylerin özgürlüğünü çözüm  ve hakiki özgürlük olarak sunar (liberalizm) oysa marxa göre bu ideolojiktir ve asıl özgürlük ise temelini "duyusallığı pratik faaliyet olarak anlayan" bir materyalizmde, yani tek tek bireylerin özgürlüğe dair yanılsamasında değil, "toplumsallaşmış insanlıkta" yani insanlığın özgürleşmesinde ("sınıfsız toplumda") bulabilir.
« Son Düzenleme: Aralık 06, 2019, 04:01:32 ÖS Gönderen: samsa »

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #19 : Aralık 10, 2019, 10:40:51 ÖÖ »
Marksın genel olarak felsefeyi olumsuzlamadığının, felsefeyi önemsizleştirmediğinin farkındayım samsa, bir üst yapı kurumu olarak gördüğü felsefenin ve ilgili sorunlarının, kılgı da, toplumsal devrimle çözüleceğini söylediğinin de farkındayım, kısmen de katılıyorum, alt yapı üst yapı ilişkilerini düz lineer olarak almamak kaydıyla ve ben marksizmde felsefe yoktur derken bu durumu Marksizmin eksikliği veya sorunu olarak da koymuyorum, hatta iyi ki yok dedim, olsaydı kapital ortaya çıkmayabilirdi..
Bu sorun bizi felsefe nedir ve ne olmalıdır götürüyor,  ben teknik kaygılarla "diğerleri" için yazdığımı söylediğim o başlık altında, bu noktayı sorunsallaştırmadan, felsefeyi klasik, sistematik felsefe bağlamında aldım ve bu bağlamda Marksizmin özsel olarak bir felsefi söylem olamayacağı yargısını ortaya koydum, ordan hareketle yoluma devam edebilmek için..

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #20 : Mart 23, 2020, 05:32:09 ÖS »
GRAMSCİ VE MARKSİZM
Gramsci 1891/1937 yılları arasında yaşamıştır, başlangıçta milliyetçi olan gramsci, italyanın sanayi ve işçi kenti olan torinoya gelmesiyle, sosyalist harekete katılması, tam da onun ortaya koyduğu, ideolojik hegomonya sağlama savaşımının somut örneğini oluşturur… Ekim devrimini coşku ve heyecanla karşılayıp benimseyen gramsci, batı avrupada sosyalist devrimlerin başarılı olamamasıyla birlikte, faşistlerin iktidarı almasından sonra, milletvekili ve dokunulmazlığı olduğu halde, ömürboyu hapse mahkum edilir, içariye girinceye değin, sonuna kadar devrimci mücadelenin bir militanı olan, İtalyan komünist partisini kuran gramsci, içeri girdikten sonra, marksizmin kuramsal sorunlarına ağırlık vermeye başlamış ve Marksist kurama önemli katkıları olmuş, hapisanede 45 ile 51 yılları arasında yazdığı hapisane defterleri, ölümünden sonra ancak 1975 yılında yayınlanabilmiş.
Ekim devrimini heyecanla karşılayan ve sıkı bir Leninist olan gramsci, Avrupa devrimlerinin başarısız olması sonrasında şu tespitleri yaptı, gelişmemiş, zincirin zayıf halkaları olan ülkelerde cephe savaşıyla devrimciler iktidarı ele geçirdi, bu taktiği gelişmiş sanayi ülkelerinde uygulamak mümkün olmadı, çünkü bu toplumlarda, sivil toplum çok gelişmiş ve yaygındı bu yüzden gelişmiş sanayi ülkelerinde, sosyalistler mevzi savaşını esas alarak, son kertede cephe savaşıyla iktidarı alaşağı etmelidir.
Gramscinin Marksist kurama getirdiği ve kendisinden sonraki tartışma, kritik süreçlerini de çokça etkilediği kavramsal zaletleri şunlar ve bu ortamda bunların karşılaştırmalı olarak okumasını yapmaya çalışacağım;
Yapı ve üst yapı ilişkileri
Politik toplum, sivil toplum ilişkileri,Tarihsel blok
İdeoloji ve hegomonya

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #21 : Mart 23, 2020, 05:34:16 ÖS »
GRAMSCİDE YAPI-ÜST YAPI İLİŞKİLERİ
Marksist kuram gerek içerden gerekse dışardan, liberal düşünce tarafından çok sık biçimde, ekonomizmle, ekonomik indirgemecilik v.b leriyle  suçlanagelmiştir, tüm bu eleştiriler kısmen doğru, kısmen abartılı ve gereksizdir.
Gramsci de marksizme, altyapı-üst yapı ilişkilendirme biçimine içerden eleştiri getiren düşünürlerden birisidir ve yapı ile yapının üst yapı ile ilişkilerine dair tespitleri şunlardır.
Gramsci Hapishane Defterleri’nde yapıyı şu şekilde tanımlar: “Elbette yapı spekülatif olarak değil, fakat tarihsel olarak, insanların içinde yaşadıkları ve hareket ettikleri toplumsal ilişkilerin bütünü, nesnel koşulların bütünü olarak anlaşılmalıdır”
Alt yapının bu biçimde tanımlanışı Marksizm açısından bir sorun teşkil etmiyor, onun yaklaşımıyla uygunluk içinde…  Fakat gramsci alt yapı ile üst yapının ilişkilenişi noktasında şu tespiti yapıyor ve marksizme çekinceli biçimde  bir eleştiri yöneltiyor.
Öncelikle, üst yapıya yaklaşım konusunda, Marksizmin, klasik, sistematik ve spekülatif felsefeden farkını ortaya koyarak şöyle diyor; “Tarihsel maddecilik, üstyapılar teorisiyle geleneksel felsefenin spekülatif bir şekilde ifade ettiğini, gerçekçi ve tarih anlayışını yansıtan bir dille ortaya koymaktadır”
Bu tespiti yaptıktan sonra, yapıların ilişkisine dair şu tespiti yapıyor;  “Politika ve ideoloji alanındaki bütün dalgalanmaları yapının (structure) ifadesi olarak tanıtan ve sergileyen görüşler ( ki tarihsel maddeciliğin temel postülası olarak ileri sürülür) ilkel bir çocuksuluk olduğu için mücadele etmeli ve bu mücadeleyi somut tarih ve politika yapıtlarının yazarı olan Marx’ın güvenilir tanıklığına dayanarak yürütmelidir.
Tüm bunlara karşın, Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitabında şöyle der: “ Varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar, aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır”
Engels gelen eleştiriler karşısında şöyle diyecektir;
 * “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan daha çoğunu hiçbir zaman ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üstyapı öğeleri – sınıf savaşımının politik biçimleri ve sonuçları- savaş bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb.- hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve daha sonra bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri- hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yapar ve birçok durumda özellikle onların biçimini belirlerler. Bütün bu öğeler arasında bir etkileşim vardır; bu etkileşimde bütün sonsuz ilinekler (accidents) (yani, aralarındaki iç bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar olanaksız olduğundan var-değil sayıp göz ardı edebileceğimiz şeyler ve olaylar) çokluğu ortasında, ekonomik devinim, sonunda kendisini olurlamak zorundadır. Yoksa teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, birinci dereceden basit bir denklemin çözümünden daha kolay olurdu”  ( Marx ve Engels,1999: 229-230).
-----------0------------
İçerden yapılan eleştiriler bir yana, özellikle liberallerin dışardan yaptıkları eleştirilerinde ağışlarında sakız gibi çiğnedikleri noktadır burası, temcit pilavı gibi sürekli, her fırsatını bulduklarında ortaya koydukları eleştiridir, Marksizm indirgemecidir, her şeyi ekonomiyle açıklamıştır…
Söylemi veya anlamı bağlamı belirler ilkesi gereği, Marksist kuramın çatıldığı ortamında kuramı değerlendirmek ve anlamaya çalışmak gerekiyor, marks ve dava arkadaşı engels, yeni bir bilgi kıtası, alanı bulduklarını ve bu alanı “bilimselleştirmeye” çalıştıklarını düşünüyorlardı, bir alanın bilimselleşebilmesi için, konu ve yöntemini belirmemesi gerekiyordu, yöntem diyalektik, tarihsel materyalizm, konu ise insanlık tarihinin tüm toplumsal tarihsel olaylarıydı, diyalektik yöntemle bunla incelenecek ve birtakım olgusal genellemelere ulaşılacaktı.
Demeye çalıştığım şu, marks ve engels, idealist felsefenin, özellikle de hegelin, toplumsal ve tarihsel olanına karşı bir tarih ve toplum anlayışı oturtmaya çalışıyordu, temel hareket noktaları ve “öncelikleri” buydu, şöyle düşünmekle sanırım durum daha iyi anlaşılacaktır, marks ekim devrimini ve gelişmiş sanayi ülkelerinin günümüzdeki durumunu görebilseydi, tarihsel sürece buraya kadar tanıklık edebilseydi, alt-yapı üst yapı ilişkileri ve kendi ön-görülerine karşı tutumu ne olurdu…
Kısacası, döneminin koşulları gereği, markstan sıkı bir alt-yapı üst yapı analizini yapmasını beklemek ve bu bağlamda marksı, marksizmi eleştirmek doğru bir tutum değil,  kaldı ki, marks ve engels, yapılar arasında, tek-yönlü, düz, çizgisel, lineer değil de, ekonominin öncelenmiş belirleyiciliğinde, diyalektik bir ilişki biçiminin olduğunu söylüyor..

(genel değerlendirme ile sürecek)

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 336
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #22 : Mart 23, 2020, 08:17:12 ÖS »
Alıntı
Kısacası, döneminin koşulları gereği, markstan sıkı bir alt-yapı üst yapı analizini yapmasını beklemek ve bu bağlamda marksı, marksizmi eleştirmek doğru bir tutum değil,  kaldı ki, marks ve engels, yapılar arasında, tek-yönlü, düz, çizgisel, lineer değil de, ekonominin öncelenmiş belirleyiciliğinde, diyalektik bir ilişki biçiminin olduğunu söylüyor..


"ekonominin belirleyici olduğuna" dair bir şey okuduğumda aklıma bunun halihazırda ifade edilmiş olduğu geliyor hep. yani, "altyapının belirleyiciliğine" dair söylem de kendisini "üst yapıda" kuruyor. yani, alt yapının belirleyiciliğini ifade eden marksizm üstyapıya dahil. bununla ilgili marx 'ın metinlerinde bir şeyler söyleniyor mu, gözüne çarptı mı?

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #23 : Mart 23, 2020, 08:51:02 ÖS »
Alıntı
Kısacası, döneminin koşulları gereği, markstan sıkı bir alt-yapı üst yapı analizini yapmasını beklemek ve bu bağlamda marksı, marksizmi eleştirmek doğru bir tutum değil,  kaldı ki, marks ve engels, yapılar arasında, tek-yönlü, düz, çizgisel, lineer değil de, ekonominin öncelenmiş belirleyiciliğinde, diyalektik bir ilişki biçiminin olduğunu söylüyor..
"ekonominin belirleyici olduğuna" dair bir şey okuduğumda aklıma bunun halihazırda ifade edilmiş olduğu geliyor hep. yani, "altyapının belirleyiciliğine" dair söylem de kendisini "üst yapıda" kuruyor. yani, alt yapının belirleyiciliğini ifade eden marksizm üstyapıya dahil. bununla ilgili marx 'ın metinlerinde bir şeyler söyleniyor mu, gözüne çarptı mı?
Bu dediğin noktaya dair bir saptamayla karşılaşmadım literatürde şimdiye değin samsa, ama tespitin benim için ilginç oldu ve gülümsedim, "aklın yolu birdir" denir ya :)) Vakti zamanında (sen sanırım o zamanlar felsefe ekibinde yoktun, anlamak hatırlar sanırım) ekipte kara-kemalle, chemin adlı üyeler vardı, ortodoks marksizmin sınırlarını da  zorlayacak kadar ortodokstular, onlarla tartışırken bu bağlamlı, senin yaptığın tespiti karşılarına çıkarmıştım,  yani marksist kuramın kendisini nereye koyacağız, alt-yapı mı üst  yapımı sayacağız. Dediğin nokta önemli ve üst-yapı denilenin alat yapı üzerinde de belirleyici olabileceğini ortaya koyuyor, yapı-denilen ortaya çıkıncaya değin "etkilenen-belirlenendir", çıktıktan sonra da artık etkileyen, belirleyen olmaya bbaşlar, sınıf-ideoloji, birey ilişkilerinde de benzeri durum var, engels bir burjuva sınıfındandı ama marksistti, chemine bunu da sormuştum hatırlıyorum...

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #24 : Mart 24, 2020, 01:44:59 ÖS »
 İDEOLOJİ VE DEVLETİN İDEOLOJİK AYGITLARININ ÖZETİ
Her toplumsal oluşumun bir egemen üretim tarzından kaynaklandığını göz önüne kalırsak, üretim sürecinin, belirli üretim ilişkileri altında ve bunların içinde var olan üretici güçleri harekete geçirdiğini söyleyebiliriz. Bir yandan üretirken bir yandan da kendi üretim koşullarını yeniden üretmesi gerektiği sonucu çıkar. Demek ki şunları yeniden üretmesi gerekir:
 1. Üretici güçler
2. Var olan üretim ilişkileri.
 Emek gücünün yeniden üretimi esas olarak işletmenin dışında gerçekleşir.  Emek gücünün yeniden-üretimi, ona kendini yeniden üretmesini sağlayacak maddi aracı, yani ücretini vererek sağlanır.
Emek gücünün yeniden üretimi demek ki kendisinin olmazsa olmaz koşulu olarak, yalnızca “niteliklerinin” değil, aynı zamanda egemen ideolojiye boyun eğişinin ya da bu ideolojinin “pratiğinin” de yeniden üretimini ortaya çıkarır ve bunu yaparken de, “yalnızca bu değil aynı zamanda şu demenin bu durumu açıklamaya yetmediğini, çünkü emek gücünün yeniden üretiminin, ideolojik tâbi olma biçimleri içinde ve bu biçimler altında sağlandığını gösterir.
Altyapı ve Üstyapı
 Tüm toplumların yapısının üzerinde iki “katlı” yapının yükseldiği bir temele (altyapıya) sahip bir bina olarak temsil edilmesi bir metafordur. Bina metaforunun hedefi her şeyden önce ekonomik temelin “son kertede belirleyici olmasıdır”. Üstyapı katlarının etkililik (ya da belirleme) göstergeleri, temelin son kertedeki belirleyiciliği ile belirlenmiş olarak, Marksist gelenekte iki biçimde düşünülmüştür. 1)Üstyapının temel karşısında “görece özerkliği” vardır; 2) Üstyapı “karşılıklı olarak temeli etkiler”.
Devlet
 Marksist gelenek bu konuda kesin konuşuyor: Devlet, Manifesto ve 18 Brumaire den beri (MarksParis Komünü üzerin olan metinleri ve Lenin’in Devlet ve Devrim adlı çalışması başta olmak üzere sonraki tüm klasik metinlerde de) açıkça baskı aracı olarak kabul edilir. Devlet işçi sınıfının, artı değerin zorla elde edilmesi sürecine (yani kapitalist sömürüye) boyun eğmesi için, egemen sınıfların (19. Yüzyıl’da burjuvazinin ve büyük toprak sahipleri “sınıfı”nın) işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini güvence altına almasını sağlayan bir baskı “makinesi”dir. Öyleyse, devlet her şeyden önce, Marksist Klasiklerin devlet aygıtı adını verdikleri şeydir.
 Devlet (ve onun kendi aygıtı içinde varoluşu) yalnızca devlet iktidarına bağlı olarak anlam taşır. Tüm siyasal sınıf mücadeleleri devlet çerçevesinde döner. Marksist klasiklerin hep şunları ileri sürdüğünü söyleyebiliriz:
 1)Devlet, devletin (baskı) aygıtıdır.
 2)Devlet iktidarı ile devlet aygıtını birbirinden ayırmak gerekir.
 3)Sınıf mücadelelerinin hedefi devlet iktidarıdır, dolayısıyla, devlet iktidarını ellerinde tutan sınıflar (veya sınıf ya da sınıf fraksiyonları ittikafı) tarafından devlet aygıtının kendi sınıfsal hedefleri doğrultusunda kullanılmadır, ve;
 4)Proletarya, varolan burjuva devlet aygıtını yıkmak ve ilk aşamada onun yerine bambaşka bir devlet aygıtı koymak, daha ileriki aşamalarda ise radikal bir süreci, devleti yıkma sürecini(devlet iktidarının ve her türlü devlet aygıtının sonu) başlatmak için devlet iktidarını ele geçirmelidir.
Devletin ideolojik Aygıtları
 Tüm sakıncaları göz önünce tutarak aşağıdaki kurumları şimdilik DİA (Devletin İdeolojik Aygıtları)’lar olarak kabul edebiliriz (yaptığımız sıralamanın özel bir anlamı yoktur):
•Dinsel DİA (farklı Kiliselerin oluşturduğu sistem)
•Okul DİA’sı (farklı, gerek özel gerekse devlet okullarının oluşturduğu sistem)
•Aile DİA’sı
•Hukuki DİA
•Siyasal DİA (değişik partileri de içeren sistem)
•Sendikal DİA
•Haberleşme DİA’sı (basın, radyo-televizyon vb.)
•Kültürel DİA (edebiyat, güzel sanatlar, spor vb.)
 İlk aşamada, bir tek (baskıcı) Devlet aygıtı olmasına karşın, birden çok sayıda DİA olduğunu gözlemleyebiliriz. İkinci aşamada birleşik olan (baskıcı) Devlet Aygıtının tümüyle kamu (public) alanında yer almasına karşın, DİA’ların (görünüşteki dağınıkları içinde) büyük bölümünün özel alanda olduğunu saptayabiliriz. Kiliseler, partiler, Sendikalar, Aileler, okullar, gazeteler ve kğltürel kuruluşların çoğu, vb., özeldir. Devlet alanı hukuk ötesidir: egemen sınıfın devleti olan devlet nekamusal ne özeldir, tam tersine her türlü kamusal ve özel ayrımının ön koşuludur. DİA’lar (baskıcı) Devlet Aygıtından aşağıdaki şu temel farkla ayrılırlar: (baskıcı) Devlet Aygıtı “şiddet kullanarak” işler, oysa DİA’lar “ideoloji kullanarak” işlerler. Bu fark, (baskıcı) Devlet Aygıtının öncelikle baskıya (fiziksel baskı dahil) ağırlık vererek işlemesi, ancak ikinci olarak ideoloji kullanarak işlemesidir. Bütünüyle baskıya dayanan aygıt yoktur. Aynı biçimde, ancak tam ters yönde, Devletin İdeolojik Aygıtlarının da öncelikle ideolojiye ağırlık vererek işlediğini, ikinci anlamda ise baskı kurarak işlediğini söylemek gerekir. Salt ideolojik aygıt yoktur. Devletin İdeolojik Aygıtlarında gerçekleşen de, bütün çelişkileriyle birlikte, sonuçta, egemen ideolojinin ta kendisidir. Hiçbir sınıf Devletin İdeolojik Aygıtları içinde ve üstünde kendi hegemonyasını uygulamadan, devlet iktidarını kalıcı olarak elinde tutamaz.
Üretim İlişkilerinin Yeniden Üretimi Üzerine
Üretim ilişkilerinin yeniden üretimi nasıl sağlanır? Topik (Altyapı, Üstyapı) diliyle söylersek: çok büyük ölçüde, hukuki siyasal ve ideolojik üstyapıyla sağlanır. Üretim ilişkilerinin yeniden üretimi büyük ölçüde, devlet iktidarının devlet aygıtlarında uygulanmasıyla, yani bir yandan Devletin İdeolojik Aygıtlarında, öbür yandan (baskıcı) Devlet Aygıtında uygulanmasıyla sağlanır.
 1.Tüm Devlet Aygıtları hem ideoloji hem de baskı kullanarak işlerler.
2.(Baskıcı) Devlet Aygıtı, bir komuta birliği altında, yani devlet iktidarını elinde tutan egemen sınıfların siyasal temsilcilerinin uyguladığı sınıf mücadelesi siyasetinin birliği altında farklı öğeleri merkezileşen örgütlenmiş bir bütün oluşturur. Devletin İdeolojik Aygıtları ise çok sayıda ve birbirinden ayrıdırlar, “görece özerktirler”.
 3.(Baskıcı) Devlet Aygıtının birliğini sağlayan şey, onun iktidardaki sınıfların sınıf mücadelesi siyasetini uygulayan, onların temsilcilerinin yönetiminde birleşmiş ve merkezileşmiş olan kendi örgütlenmesi iken, farklı Devletin İdeolojik Aygıtları arasındaki birlik egemen ideoloji tarafından, egemen sınıfın ideolojisi tarafından sağlanır. (Baskıcı) Devlet Aygıtının, baskı aygıtı olarak rolü, son kertede sömürü ilişkileri olan üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin siyasal koşullarını, zor kullanarak (fiziksel ya da değil) sağlamaktan ibarettir özünde. Olgun kapitalist oluşumlarda, eski egemen ideolojik devlet aygıtına karşı verilen şiddetli bir siyasal ve ideolojik sınıf mücadelesi sonunda, egemen kılınan ideolojik devlet aygıtının, ideolojik okul aygıtı olduğu düşüncesindeyiz. Okul aygıtı, neden kapitalist toplumsal oluşumlarda egemen DİA’dır ve nasıl işler? Şimdilik bu kadarla yetinelim:
1.Tüm DİA’lar, hangisi olursa olsun, aynı hedefe yönelir; üretim ilişkilerinin yeniden üretimi, yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi.
2.Her bir DİA bu tek hedefe kendine özgü bir yoldan katkıda bulunur: siyasal aygıt, bireyleri devletin siyasal ideolojisine uydurur dolaylı (parlamenter) ya da dolaysız (plebisitçi ve faşist)“demokratik” ideolojidir bu. Haberleşme aygıtı, basın, radyo, televizyon yoluyla, tüm “yurttaşları” günlük milliyetçilik, şovenizm, liberalizm, ahlakçılık, vb. dozlarıyla besler. Kültürel aygıt da aynı şeyi yapar, Dinsel aygıt, Aile aygıtı vb.
 3.Bu konsere zaman zaman çelişkilerin (eski egemen sınıfların kalıntılarının, proleterya ve örgütlerinin çelişkilerinin) bulandırdığı tek bir partisyon egemendir; günümüzün egemen sınıf ideolojinin partisyonu. Milliyetçilik, ahlakçılık ve ekonomizm.
4.Oysa bu konsere, devletin ideolojik aygıtlarından biri açıkça egemendir; öylesine gürültüsüz patırtısız ki! Okuldan söz ediyorum. Tüm toplumsal sınıfların çocuklarını ana okulundan başlayarak alır ve de ana okulundan başlayarak yeni ya da eski yöntemlerle, yıllar boyunca, çocuğun “etkiye en açık” olduğu çağlarda, devletin Aile aygıtı ve devletin Okul aygıtı arasında sıkıştığı yıllar boyunca, egemen ideolojiyle kaplanmış “beceriler”i (dil, aritmetik, doğa tarihi, fen bilgisi, edebiyat), ya da sadece saf egemen ideolojiyi (ahlak, felsefe, yurttaşlık eğitimi), çocukların kafasına yerleştirir. Başka hiçbir ideolojik devlet aygıtı, yıllar boyunca haftanın 5 6 günü 8’er saat, kapitalist toplumsal oluşumun çocuklarının tümünü, zorunlu (ve, en azından böyle olmalıdır, bedava) olarak dinleyicisi yapamaz.
Gerçek şu ki Kilise’nin oynadığı devletin egemen ideolojik aygıtı rolünü günümüzde Okul üzerine almıştır. Tıpkı eskiden Kilise ve Aile’nin bir çift oluşturması gibi, günümüzde de Okul ve Aile bir çift oluşmuştur.
İdeoloji Hakkında
 İdeoloji deneyiminin Cabanis, Destutt de Tracy ve arkadaşları tarafından yaratıldığı bilinir, onlara göre ideolojinin konusu (genetik) bir fikirler teorisiydi. Elli yıl sonra Marx bu terimi yeniden kullandığında, Gençlik Eserleri’nde bile ona bambaşka bir anlam verdi. Böylece ideoloji, bir insanın ya da toplumsal grubun zihninde egemen olan fikirler, temsiller sistem oldu. İdeolojinin tarihi yoktur. Alman İdeolojisi’nde bu anlatım açıkça pozitivist bir bağlamda kullanılmıştır. İdeoloji saf yanılsamadır (illusion), saf düştür, yani hiçliktir. Marx için ideoloji, biricik pozitif ve dolu gerçekliğin, yani varoluşlarını maddi olarak üreten, somut, maddi bireylerin somut tarihinin gerçekliğinin “gündüzden kalan artıklar”ından oluşmuş, boş ve beyhude, saf bir düştür, hayali bir kuruluştur. İdeoloji, bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkinin bir “temsilidir”. İdeolojide temsil edilen, bireylerin varoluşunu yöneten gerçek ilişkiler sistemi değil, bu bireylerin içinde yaşadıkları gerçek ilişkilerle kurdukları hayali ilişkidir.
Birbiriyle ilintili iki tez öne sürüyoruz:
1.Her pratik, ancak bir ideoloji yoluyla ve bir ideolojinin altında varolabilir;
2.Her ideoloji, ancak bir özne yoluyla ve özneler için varolabilir.
İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır. Özne, her tür ideolojinin kurucu kategorisidir. Her tür ideoloji, özne kategorisinin işleyişi sayesinde, somut bireyleri somut özneler olarak çağırır. İdeoloji öyle “eyler” veya “işler” ki, bireylerin içinden özneleri “toplar” (tüm özneleri toplar), ya da bireyleri öznelere “dönüştürür” (tüm bireyleri dönüştürür) ve bunu da çağırma (interpellation) dediğimiz son derece kesin bir işlem yoluyla gerçekleştirir. Çağrılan kişi, kendisinin çağrıldığını her zaman anlar. İdeolojinin (kendisi için) dışı yoktu, ama bir yandan da (bilim ve gerçeklik için) ideoloji dışarıdan başka bir şey değildir.
Bireyleri, Mutlak ve Biricik Özne adına özne olarak çağıran her ideolojinin yapısının ayna nitelikli olduğunu, yani yansımalı (speculaire) ve hatta iki kere yansımalı olduğunu görüyoruz: bu yansımalıikilik ideolojinin kurucusudur ve onun işleyişini sağlar. Bu da demektir ki her ideolojinin bir merkezi vardır, Mutlak Özne Merkezdeki biricik yerde bulunur ve çifte yansımalı bir bağıntı içinde, özneleri Özne’nin öznesi kılarak (assujetit), kendi çevresindeki sonsuz sayıda bireyi özne olarak çağırır; ve bunu yaparken, her öznenin kendi suretini, şimdiki ve gelecekteki suretini izleyebileceği Özne’de, gerçekten de onların ve O’nun söz konusu olduğu yolunda öznelere güvence verir.
Sonuç: Özne olarak çağırılma, Özne’ye tâbi olma, evrensel tanıma ve mutlak güvencenin bu dörtlü düzeniyle sarılan özneler, “işleyip yürürler”; (baskıcı) devlet aygıtının şu ya da bu biriminin müdahalesine yol açan “kötü özneler” dışında, çoğunlukla “kendiliklerinden yürürler”. (İyi) öznelerin büyük bir çoğunluğu “kendiliklerinden”, yani (somut biçimleri Devletin İdeolojik Aygıtları tarafından gerçekleştirilen) ideoloji ile yürürler.
DİA’ların ritüelleriyle yönetilen pratiklerde yer alırlar. NOT: Sunduğum bu şematik tezler, Üstyapının işleyiş ve Altyapıya müdahale etme biçimlerinin bazılarını aydınlatsa da, elbette ki soyut kalırlar ve de bazı önemli sorunları zorunlu olarak askıda bırakırlar. Bu sorunları kısaca anımsatalım:
 1.Üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin gerçekleştiği genel süreç sorunu.
 2.Bir toplumsal oluşumda var olan ideolojilerin sınıfsal doğası sorunu.
 Gerçekten de Devletin ve Aygıtlarının ancak sınıf mücadelesi açısından, sömürünün ve yeniden üretiminin koşullarını güvence altına alan ve sınıfsal baskıyı sağlayan sınıf mücadelesi aygıtı olarak bir anlamı vardır. Ne var ki, antagonist sınıflar olmaksızın sınıf mücadelesi de olmaz. Ne zaman egemen sınıfın sınıf mücadelesi söz konusu olsa, direniş, başkaldırı ve ezilen sınıfın sınıf mücadelesi de söz konusudur.
Egemen sınıf ideolojisinin zorunlu olarak gerçekleşmesi gereken biçimi ve ezilen sınıfın ideolojisinin zorunlu olarak hesaplaşması ve çarpışması gereken biçimi DİA’ların temsil ettiği doğruysa, o zaman ideolojiler DİA’larda değil, sınıf mücadelesi içindeki sınıflarda “doğuyorlar”, yani sınıfların varoluş koşullarından, pratiklerinden, mücadele deneyimlerinden, vb. “doğuyorlar” demektir.
(Althusser, Nisan 1970)

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #25 : Mart 25, 2020, 09:41:59 ÖÖ »
ALTHUSSER  VE MARKSİZM
“Marksist teorinin düşmanı olan ve bugün içine adamakıllı sızarak dünyayı burjuva ve küçük-burjuva gözüyle gören tutumla savaşmak gerekir. Bu bakışın genel biçimleri; ekonomizm (bugün teknokrasi) ve onun manevi tamamlayıcısı olan ahlaki idealizmdir (bugün hümanizm)” (Althusser, 1989;27-28)
“Bütün ideolojik bilgi aldatmacalarına karşı ve bilimsel bilgiden yana bir kimse olarak materyalizm ve onun eleştirel işlevi oldu bende Marksizme ve felsefeye merak uyandıran” (Althusser)
“denebilir ki, Marksist akımın tarihine bakıldığında bu ayrımı hasırlatı edip aşırı şematizme düşmek sağ ya da sol sapma anlamına gelmiştir. Sağ sapma felsefeyi hasıraltı eder; geriye sadece bilim kalır (tıpkı pozitivizmde olduğu gibi), sol sapma ise bilimi hasıraltı eder, geriye sadece felsefe kalır (yani öznelcilik)” (Althusser, 1989:24).
Öncelikle şunu demek gerekiyor, ortadoks Marksistlerin onca “karalamasına” karşın, althusser,  başından sonuna kadar, hem kuramsal, teorik hem de kılgısal yanıyla marksizme sadık kalmıştır. Eğer marks, engels ve lenin bugün yaşıyor olsalardı ve althuserin tezlerini okusalardı, hayır bu saptama doğru değil diyecekleri bir nokta bulamazlardı sanırım (Oldukça iddialı tespit oldu ama, karınca kararınca okuduklarımdan edindiğim izlenimler bunlar ve bunların aslında test edilmesini, eleştiri özellikle de olumsuz eleştiri almasını dilerdim…
Bir soruya verdiği cevapta şöyle diyor althusser; “dünyadaki tek sağlam toprağa ayaklarımızı bastığımıza politik ve felsefi olarak inanmıştık, ama bunun varlığını ve sağlamlığını felsefi olarak nasıl kanıtlayacağımızı bilmiyorduk, inançtan başka bir şey yoktu elimizde” (Althusser, 2002:36).
Bu saptamada da ortaya koyduğu gibi, althusser e göre, Marksizm “felsefi dayanaktan, kavramsal temellendirmeden” yoksundu, işte bu yoksunluk bağlamında althusser “felsefi bağlamı” Marksist ekonomi politiğe yedirmeye, eş deyişle marksizmi felsefi olarak temellendirmeye çalışmış ve bunda da oldukça başarılı olmuştur, kanımca…
Buna gerek varmıydı, kuşkusuz vardı, bu okuma-kritik sürecine giriştiğide ilk tespitlerimden birisi, Marksizm felsefi bir söylem değil, ekonomi politiktir demiştim, althusser bu saptamamı geçersiz kılmaya çalışırcasına, nakış nakış felsefeyi kurama yedirmeye veya kuramı felsefeyle donatmaya, güçlendirmeye çalışmış ve oldukça da başarılı olmuştur. Ortadoks Marksistlerin althussere bu denli öfkeli olmaları, onun ortaya koyduklarını “olkuyamamaktan” kaynaklanıyor olsa gerek ki bazıları oldukça “sert-eleştirmiş”, düşünceleriyle değil onun “deliliğiyle” savaşmış, bir deliden başka ne beklenebilirdi dercesine…
1-Aslında çok da anlayabilmiş, kavrayıp içselleştirebilmiş değilim, althusserin kavramsal çatısını, anlayabildiğim kadarıyla ortaya koymaya çalışacağım…
2-Bir yanda (felsefi değimilerle bezenen) marksın ekonomi/politik  odaklı söylemi, diğer yandan bu söyleme althusserce monte edilmeye çalışılan felsefi bağlam. Bu giydirme çabası başarılı olmuş mu bilmiyorum, bu noktada net değilim..
(sürecek)

ferda-2

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 105
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #26 : Mart 25, 2020, 12:32:21 ÖS »
ALTHUSSERİN KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ
1-Althusser de tüm üretimler,
a)   Belirli bir ham maddeyi, b)belirli bir emek ile C) belirli bir ürüne dönüştürme sürecidir. Bu bağlamda:
2-Ekonomik pratik; Doğanın insan emeği ile dönüştürülmesidir
3-Siyasal pratik; Mevcut toplumsal ilişkilerin devrim yoluyla dönüştürülmesidir
4-İdeolojik pratik; Bilinç biçimlerinin değiştirilmesi, dönüştürülmesidir
5-Teorik pratik (Bilim); Epistemolojik kopuş, kesinti süreciyle bilgi üretim sürecidir.
6- Teorik pratiğin teorisi (Felsefe); Felsefe konusundaki düşünüşü, kendi tarihsel art-süreminde değişkenlik göstermiş, 1960 ile 1965 yılları arasında, felsefeyi teorinin teorisi, kuramlar üstü kuram olarak gören althusser, 1974 te yayımladığı bilimadamlarının kendiliğinden felsefesi adlı metniyle birlikte, sanırım lenin okumalarının da etkisiyle,  felsefeyi bilimle birlikte değil de, siyasl/politik ve ideolojik alanla birlikte anmaya ve felsefenin ideolojik (bilinç)  ve siyasal dönüşümlerdeki (devrimler) üzerindeki işlevini vurgulamaya başlamıştır.
(Sürecek)

Kara Kalem

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 3
Ynt: MARKSİST KURAM KRİTİĞİ
« Yanıtla #27 : Temmuz 16, 2020, 07:32:39 ÖS »
Konu oldukça derin ve kapsamlı, konuya dahlim marx ve Lenin yazdıkları üzerine olacaktır.

Öncelikle kavram kargaşası yaşanmaması adına; marx’ın Gotha programında da söylediği gibi kapitalizm ve komünizm arasında geçiş dönemi diye adlandırılan ( Proleterya diktatörlüğü ve/veya sosyalizm) diye adlandırılan; işçi sınıfının burjuva devlet mekanizmasını parçaladığı, yerine doğrudan demokrasi ilkesiyle inşa edilen işçi devleti vardır. İşçilerin herhangi bir devlet görevlisini gerekli gördüğünde görevden alma yetisinin olduğu, devletin din adına harcama yapmadığı, herhangi bir din adamına maaş bağlamadığı, en yüksek devlet görevlisinin dahi nitelikli bir işçi maaşından fazla olmadığı.. gibi nitel farklılıkların bulunduğu bir biçimdir.Başka bir ifadeyle emeğin ürettiği oranda karşılığı olduğu bir süreçtir. Marx PD’ne dair Paris Komününe örnek verir. Sınıflar varlığını koruduğundan dolayı, işçilerin egemen olduğu devlet geçiş döneminde zorunludur. Bu durumda anarşizmle marksizm arasındaki temel farklılıklardan biridir, geçiş döneminde devletin zorunluluğu.. Sınıfların sönümlenmesi (buna bağlı olarak devlet,sömürü, yabancılaşma.. ) devletin maddi varlık nedenini ortadan kaldırır, marx sınıfsız topluma geçişi tüm dünya işçi sınıfının iktidara gelmesiyle gerçekleşen politik devrimlerin, evrensel anlamda toplumsal devrimle tamamlanmasıyla olanaklı kılar. İktidarın hangi sınıfta olduğu, iktidar organlarında hangi sınıf temsilcilerinin olduğunun anahtarıdır. Her iktidar özünde diktatörlüktür. Ya bir avuç emperyalistin egemen olduğu emperyalist-kapitalizm ya da iktidarın emekçilerde olduğu sosyalist biçimi. Bunun ortası yoktur.

Bilindiği gibi Marx’a göre alt yapı ve üst yapı kurumları arasında diyalektik bir etkileşim mevcuttur ve son kertede belirleyici olan alt yapıdır, üretim ilişkileridir. Diğer üst yapı organlarından biri olan ideolojide sınıfsal kökeni vardır, tarihseldir. Marx’ın burjuva ideolojisine bakışı irdelendiğinde ideolojik manipülasyona açık, muğlak bir ‘yanlış’ kavramından ziyade sınıfla olan tarihsel bağını ve çıkar ilişkileri bağlamında ele alır.Engels lenin’den önce mücadelenin ekonomik, ideolojik ve politik biçimlerinin olduğunu belirtmişti. Marx’ın işçi dernekleri, enternasyonal için etkin çabaları –kendiliğindenciliğin eleştirisinden doğan- işçi sınıfının kendiliğindenciliğe karşı kendi için politik sınıf örgütleme çabasından kaynaklanıyor. Marx’ın legalistlerle, reformistlerle, politik kayıtsızlık yanlılarıyla hatta prodhoncularla girdiği teorik mücadelenin temelinde işçi sınıfının politik özgürlüğü yatıyor.

Sosyalist örgütlerin franksiyonlara ayırmayı irdelemeden önce; ML anlayışta örgütlenme biçiminin, devrim anlayışının o ülkedeki sosyo-ekonomi yapı tahlili temeline dayandığı gerçeğini atlamamak gerekir. İleri kapitalist/Emperyalist ülkelerdeki kent kır emekçilerinin dağılımı, işçi sınıfının fiziki, teorik gelişimi farklı yarı sömürge ve/veya sömürge ülkelerde farklıdır. Sömürge/yarı-sömürge ülkelerdeki işçi sınıfı, köylülükle ve küçük burjuvaziyle ittifakı burjuva demokratik devrimlerini tamamlaması açısından zorunludur. Rusya’da 1917 Şubat, Fransa 1789, 1848 Şubat devrimleri, japonya’da meijin restorasyonu, Çin 1911.. örnekler çoğaltılabilir. Örnekler arasındaki farklar devrime hangi sınıfın öncülük etmesi bakımından; Milli demokratik devrim ya da burjuva devrimi biçimlerine bürünebilir.

Ülkemiz özelinde konuşursak; 1971 devrimci atılımında bugünkü gibi kapitalizm özellikle kıra egemen olamamıştı. Devrimci hareketlerin bu derece franksiyonlara ayrılması ülkeye (diğer sömürge yarı-sömürge ülkelerde olduğu gibi) tepeden tabana da yayılan, çarpık bir metod izlemiştir. Farklılıkların temelinde sosyo-ekonomik yapı tahlili var, tabii ki diğer tali nedenleri de yok saymadan.) Bölünmeye dair iki temel sapma var; ilki ne olursa olsun ayrılmama, ilkelerin yerini muğlak bir birlikteliğin aldığı bir durum. Eğer ilkeler, varılması gereken yere nasıl ve hangi tabanla gidileceği ve diğer temel meseleler üzerinde ayrışma varsa , Bölünme : başarısızlık değildir bilakis gereklidir. Diğer yandan eylem birliğini bozmayacak, partinin stratejisine sekteye uğratmayacak nüansal fikir ayrılıkları bölünme nedeni sayılmamalı.

Marx’ın perspektifi insanı, toplumu, sistemleri, doğayı hareket halinde ve birbirleriyle etkileşen ilişkiler bütünü olarak görür.İlişkileri statik, değişmez ya da mekanik tarzda dönüşüm eleştirileri üzerinden kurar, yorumlar. 1848 devrimlerinde işçi sınıfının köylülük ve küçük burjuvaziyle ittifakını sosyalizme giden yolda toprak devriminin müttefikleri olarak görür. 1850’lerde Çarlık Rusya’sındaki çalkantıların farkında biri olarak Rusça öğrenir, Narodiklerle irtibat kurar, mektuplaşır. Engels’de Marx’ın ölümünden sonra da Narodiklerle ilişkiyi canlı tutarak; Avrupra’daki sosyalist devrimlerinin, Rusya’da toprak devriminden sosyalist devrime geçişi aşamaları olarak görür.

Onbinlerce sayfalık bilgi birikiminden ve devrimlere öncülük eden-edecek olan markizm üzerine yazmak oldukça kapsamlı ve ciddi çaba gerektiren bir konudur.Şimdilik burada bırakayım, yazışmaların yönelimine göre devam ederim.

Dostlukla.