Gönderen Konu: Kahraman ikili ve insanlık dramı  (Okunma sayısı 211 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

yaratıcınıngünahı

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 5
Kahraman ikili ve insanlık dramı
« : Haziran 15, 2019, 08:47:18 ÖÖ »
Sırf onlar gibi değilim, onlardan biri değilim diye sevmediler beni. Daha çocukken öğretmenimizin güzel yazanları takdir edip böbürlendirdiği sınıf arkadaşlarımın değişen tavırlarından anlamaya başlamıştım bize öğretilenlerde bir takım sorunlar olduğunu.

Mesela güzel kavramının ne olduğunu okumayı birinci sınıfa başlamadan öğrenip, yazmaya başlayınca hocanın gözdesi olan Bengisu sorgulattırdı bana. Güzel neydi? Bengisu muydu? Bengisu’nun yazdığı yazı mıydı? Yoksa Bengisu’nun yazısında hocanın bulduğu şey miydi? Bunlardan hepsi bizatihi güzel olabilirdi.

Peki Bengisu’yu böbürlendiren neydi? Güzel bir yazıya sahip olmak mı yoksa bizden güzel bir yazıya sahip olmak mı? Eğer Bengisu daha iyi yazıyor diye böbürlenme hakkına sahipse, bende aynı gerekçeyle ondan daha iri olduğum için dövebilirdim onu. Üstelik bununla böbürlenme hakkım olurdu.

O çıt kırıldım ince uzun saçlarını çekip yolabilirdim, üstünlüklerimizi sidik yarıştırır gibi yarıştıracaksak Bengisu’ya karşı gücüm benim övüneceğim tek şeydi. O benim benliğimi yaralamıştı. İlkokul öğretmenim tarafından hiçbir zaman ilk akla gelen isim olmadım. Bir sınıfta var olmak için hep daha fazla çabalamalıydım. Ve ne kadar çabalarsam çabalayayım Bengisu kadar var olamıyordum.

Var olamama korkusu büyüttüm içimde. Güzellik kavramını sorguladığım o günden sonra yavaş yavaş; çirkin nedir, iğrenç nedir soruları çıktı karşıma. Bazen sorularımı insanlara yönelttim çünkü verebilecek yanıtları olmalıydı. Herkes her sabah uyandığında her şeyi biliyormuşçasına yaşıyordu çünkü. Bir ben aptaldım, bir ben bilmiyordum ve uyandığımda bir benim midem bulanıyordu.



 Mesela birinin saçını çekmek ayıptı, ama aynı kişinin arkasından atıp tutmaya başladığım zaman herkes küme olup teker teker saçını çekmek istediğim o kişi hakkında nefret kusuyordu. Madem bu kadar tiksiniyorlardı; o gelir gelmez susma oyunu mu oynuyorduk?

İnsanların gözlerinin ardından geçenlerden korkar oldum bir süre sonra; birinin suratına baktığımda her an acaba tam da şimdi tam bir aptal olduğumu düşünüyor mu diye sormaktan insanların ne dediklerini dinleyemez oldum. Bir arkadaş grubunda her şeye gülen, her şeyle dalga geçen ama asla tam anlamıyla orada olmayı beceremeyen tek kişi oldum.

Kalabalığın içinde dört duvar arasında kaybolmuş varlığımı aradım durdum, ilk zamanlar biri gelip beni kurtaracak diye bekledim, hayatıma biri gelecek ve bitecek her şey ‘’geldin ya bitti yalnızlık.’’ Diye bir şarkı sözü vardı onun misali işte.

Zaman geçti, gelen giden olmadı; kavgam büyüdü. Kavgam bir insanın çözemeyeceği boyutlara ulaştı. Ve bende kavgamın hasımı olmaya karar verdim. Zweig’ın satranç kitabındaki gibi; bu iki kişilik bir oyundu lakin elimde tek bir oyuncu vardı; yarattığım kişiye bilinçdışı, Tanrı, saçmalık, fantezi ne derseniz deyin; kendimi yalnızca onunla kavga ederken özgür hissediyorum artık. Ona hem isyan ediyordum hem de yalvarıyordum. Eksik varoluşumu onunla doldurdum belki bilmiyorum. Bu kadar derine de Kahraman İkili filmi için inmiştim aslında, konuyu bir yerde bağlayacaktım ama, konuya göz kulak olacakken kendime olamadım; ben dağıldım.



Uzun lafın daha da uzunu başkarakterimiz refah ve huzur dolu küçük bir çiftlikte yaşayan farkındalık seviyesi oldukça yüksek bir hindi. Doğduğu günden beri kendini içinde doğduğu sürüye ait hissedememiş bir yalnızlık budalası. Bir sürüye ait olmanın; ona varoluş amacından daha büyük bir göreve ait olmak gibi hissettirdiğini söyleyip duruyor; ama olamıyor işte; ne yaparsa yapsın sürüdekiler gibi olamıyor. insanların onları kesmek için şişkolattırdıklarını biliyor. Ve bu gerçeği bilerek diğer hindiler misali ‘’ah hayat ne kadar da güzel ah şöyle çimenler ah böyle kırlar…’’ diye yaşayamıyor.



Küçük burjuvanın aydınlık bir küçük beyi yani baş karakterimiz. Daha çocukken güneşi ateş mısırı diye açıklayan hocasına hayır o ateş mısırı değil güneş dediği için sınıftan atılıyor. Sahip olması gereken bir bilince sahip olmaması gereken bir yerde sahip olduğundan; bu bilinç başına bela oluyor.



Buradaki sürü eleştirisini görebiliyorsunuzdur sanıyorum. Bizim küçük beyimiz halkı ne kadar uyarsa da olan biten kimsenin umurunda değil. Hatta bazı bazı aralarından birini seçip kesmeye götüren aşçıya da ‘’cennet elçisi gözüyle bakıyorlar.’’ Yani durum oldukça iç karartıcı.



Sonra ne mi oluyor; sıradan bir gün bir hindi geliyor ve ansızın diyor ki o başından beri haklıydı. Bizi gerçekten kesmek için besliyorlarmış. Hindiler aralarında konuşuyorlar tartışıyorlar ve işin içinden çıkamıyorlar en sonunda; bizim aydın hindimizin kurban edilmesi gerektiğine karar veriyorlar. Yani eskiden cennet sandıkları o yere; bıçak altına bizim aydını gönderiyorlar.



Başkarakterimiz bir şekilde kurtuluyor; ve hayatını yalnız kurt olarak geçirmeye karar veriyor. Tanıdığı tüm hindiler tarafından ihanete uğramış biri artık o. Hiç kimseye inanamaz, güvenemez. Tabi hindimiz her filmde olduğu gibi onu baştanbaşa değiştirecek uzun bir yolculuğa çıkıyor. Ama bu öyle bildiğimiz macera yolculuklarından değil. Bildiğimiz zaman yolculuğu; vahşi hindilerin yuvalarına düşüyor yolu; aşık oluyor, dost ediniyor.

 Filmin sonunda dediği şu söz beni çok etkilemişti. ‘’Ben aslında yalnız kurt olmak istememişim, yalnız kurt olmaya mecbur bırakılmışım.’’ Aslında hayatın içerisinde yalnız bir çok insanın bu durumda olduğuna inanıyorum. Bizi öyle muhabbetler etmeye mecbur bırakıyorlar ki, öyle hırsların ardından sürüklüyorlar ki, öyle gösterişlere empoze ediyorlar ki, hani şu içimizdeki boşluk var ya onu sahtelikle öyle çok doldurmaya çalışıyorlar ki; o boşluğun yalnızlıkla dolan gerçek bir ıstırap olmasını sahte anlamlara tercih ediyoruz.



Filmde ilkel hindinin biri bizim aydın hindiye bana gelecekten bahset diyor. Çocuk etrafına bakıyor; hindiler mutlu yuvalarında özgürce yaşıyorlar, üretiyorlar, deneyimliyorlar, toprağa karışıyorlar. Kendi efendileri yine hindiler. Aydın birde yaşadıkları küçük huzurlu yapay çiftliği düşünüyor; yalnızca gülebiliyor. Bunu bir insanlık eleştirisi olarak almak ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama modern hayatın içinde kusmak üzere olan herkes için bence bu kesit dokunaklı gelecektir. (Sahneyi biraz abartarak betimlemiş olabilirim.)



Bir gün bana bir arkadaşım nasıl bir ütopya hayal ediyorsun dediğinde; cesur yeni dünyadaki şu ada varya; içinde yazan çizen aydın takımının yaşadığı ya da farkındalık seviyesi yüksek desek daha doğru olacak sanırım işte öyle bir çevreden ütopik bir ada hayal ediyorum demiştim. Oda bana bu kadar farkında olup dünyanın geri kalanının insanlık dışı yönetildiğini bile bile o adada huzur içinde yaşayabilecek misiniz gerçekten demişti. Şimdi evlerimizde yaşıyoruz ya demiştim bende, tek farkı cennet gibi bir adada değiliz; birlikte değiliz; tek kişilik adacıklardayız. Yoksa durum daha da beter; açın aç olduğunu göre göre yemek yiyebiliyoruz şimdi. Belki Huxley’in adasında tüm bunları görmek zorunda kalmazdık. Zalimliği; görünürde olmayan ama insanın etini kemiğini  sömüren zalimliği görmek zorunda kalmazdık.



Bir animasyonun içinde kendime dair bu kadar çok şey bulacağımı tahmin etmezdim doğrusu. İnsanlığa dair çok fazla şey beklenmedik yerlerde karşımıza çıkabiliyor. Bir gece yolculuğunda izlemek zorunda kaldığınız bir filmde bile. Sağolun hindiler sayenizde Bengisu’yu da anmış olduk…

 

« Son Düzenleme: Haziran 15, 2019, 09:10:29 ÖÖ Gönderen: yaratıcınıngünahı »