Gönderen Konu: Foucault'ta Yöntem Ve İçerik  (Okunma sayısı 136 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

liberte

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 3
Foucault'ta Yöntem Ve İçerik
« : Mayıs 05, 2019, 06:40:57 ÖS »
Foucault'ta Kısaca Yöntem ve İçeriğinin Sorunsalı

Foucault'u anlatırken biraz farklı, alışılmışın dışında bir giriş yapacağız. Foucault'un Hegel karşıtlığı ön plana çıkarılsa da, özne ifadesi günümüz felsefesinde çok kullanılmakta olsa da, aslında buradaki kullanılan anlamıyla mazisi kısmen de olsa Hegel'e kadar gitmektedir. Aynı zamanda Foucault'ta özne ve nesne sanıldığı kadar birbirinden kopuk değildir. Bu yüzden ömrünün sonlarına doğru fikir değiştirip özneyi ayrı bir başlık altında incelemiştir deyip kesip atamayız. Kurucu özne; tarihi oluşturan seçimlerimizi rastgele, arzu ve dürtülerimize uyarak yani serbestçe yapmaktan geçer. Hegel'de özne, tek yanlı düşünen bencil bir körlükten gelir. Çünkü düşünce ve istençte arzuladığım şeyi sahiplenirim. Foucault'ta bundan biraz daha farklı olarak kavramsal olarak değil de mücadele ve savaşım olarak istenç mevcuttur. Ama her ikisinde de istenç mevcuttur. Dolayısıyla Foucault'ta da istenç ve sahiplenme duygusuyla hareket edilir. Tabi Hegel'de arzu dengelenmek istenir; çünkü ölçü de vardır özne-nesne, parça-bütün ilişkisi olarak, tabi bu günümüzde pek işe yaramaz. İçerik konusunda oldukça yanıltıcıdır Hegel, aynı Foucault'ta da olduğu gibi. Yarın artık bugün oluyor, bu sayede bir şeyi amaçladığımda o şey şimdiden elime geçer ama istediğim şeyi de ıskalamış oluyorum. İçerik verili, duyulur olan bulanık hale gelir. İlerleme nitelikte değil nicelikte olduğu için nitelikten niceliğe geçilmez ve ani sıçramalar yaşanır, bulanık bir şekilde tarih birden değişiverir. Ama ben tarihi tikel olguların birbirini takip ettiği, tarihte farklı dönemlerin önünü açan sürekliliğin ardılları (ama, ayrıca) şeklindeki zamanın sıralanması gibi algılarım, kısmen Hegel'deki özne-töz ilişkisinde olduğu gibi, bu soyut ve manevi (yürek yasası) bütünsellikte duran sıralamada gelişim öznenin kendisinindir bu yüzden kendisini izler. Kendisini (tekil) kurarken bütünün edimselliği altında yapar bunu. Ve Hegel'de içsel bir mantıksal sıralama vardır Foucault'ta bu kısmen farklılık gösterse de içsel yerine üstüne birikme şeklinde olsa da diğer konularda benzerliklere sahiptirler. Aynı zamanda tümel olan ontolojiktir. Fakat Hegel gibi Foucault'un da sahiplenme ve istenci (arzu) koruduğunu söylemiştik. İşte egemenlerin dışındaki diğer sosyal sınıfları bataklığa saplatan yine bu arzu ve sahiplenme dürtüsüdür. Bunu bilerek diğer sınıflara güç verilir, kendilerini savunacakları kadar. Özne'de zaten bu yüzden kullanılır, bir durum karşısında kendisini izleyebilmesi için kişinin. Eylemlerinden sen sorumlusun. Fakat bir farkla burada kısmen de olsa sorgulayan bir öznedir. O yüzden iktidarın alt yapılarındaki bazı direnme alanları bile denetlenir. Aşağıdan yukarıya farklı (hile), yukarıdan aşağıya biraz daha farklı (söylemin düzeni, büyük kapatılma olarak) çalışır baskı aygıtı.

Ama yine de kurucu özne Hegel'den farklılık gösterir modernistler gibi gerçeği açığa çıkarmak derdinde değildir; "hakikat namına, hakikati açığa çıkarmak namına bir kavga değil hakikatin statüsü ile oynandığı bir şey olarak" (Foucault) ele almak gerekir. Post-modernistler hakikate getirdiğimiz kanaatler konusunda oynama yapmış gibidirler. Mesela mutlak bilgi de yoktur, toplama işlemi olarak da alınamaz çünkü tek biçimli değildir ve yanlışlanabilir, tek bir hakikat yoktur (Hegel'de tek bir hakikat vardır ona ulaşmanın çeşitli yolları mevcuttur sadece gerçeğe yaklaşabilirsin) dolayısıyla burada Hegel'den farklı olarak tikellikleri içinde çokluk olarak hakikat vardır (yani bilim sadece kanunlardan ibaret değil hipotezlerden ve bu yüzden de farklı yorum çeşitliliklerinden meydana gelir ve her yerde aynı düşünce hakim olamaz ama aralarından bir "doğru" olan gerçek olarak ortaya çıkar), yine de yukarıda bahsettiğimiz gibi kısmen de olsa süreklilik veya mantıksal (soyut) bir dizilişten söz edebiliriz ama tamamen değil, çünkü farklı özgürlük alanları vardır, aynı zamanda Foucault'un çok korktuğu kesikli ilerleme ve somutluk da vardır ve Hegel'de tümel olan önemliyken, Foucault'ta tekil tümeldir (fakat tümel olan ikinci plandadır) yani özel ve basit bir durumdan başlar bu yüzden zorunluluk değil "rastlantısal" olana ulaşır. Bu Popper, Darwin ve Marks'ta da vardır. (Fakat Popper'da Foucault gibi görecelilik yoktur ve Marks ile Darwin'de tekil-tümel ilişkisi eşit bir ağırlığa sahiptir yine Marks'ta rastlantısal olanın diyalektik bir kullanımı vardır. O yüzden Marks'ta niteliksel değişim söz konusudur burada ise sadece ondan arta kalan ratlantısal çoğulculuk esastır, bir de öznel olan ile nesnelin birlikte işlenişi olarak doğrunun bilgisi vardır ama burada doğruluk Marks'taki gibi elenerek doğruya ulaşılan bir amaç değildir mücadele halinde olup da elenmeden birbirine dokunmadan doğrular arasından belirlenen ideal bir ilke ve doğru olarak vardır, dolayısıyla farklı doğrular birlikte elenmezler yani burada sadece çoğulluk olarak hipotezler vardır ve ayrıca Marks'taki gibi doğruluk gerçeğe doğrudan temas etmez.) Marks'ta da evrensel olan Foucault'a benzer olarak metadır yani çoklu alan şeklinde ve gelip geçici, akışkan olandır, tekelci iktidar ve ebedi hakikatler aşağıya doğru indikçe kaybolurlar. Fakat Foucault, Marks'ın tersine önce iktidarın yukarısına(bütünsel) çıkar sonra aşağıya(tekil) iner

Çokluk Marks'ta Foucault'tan farklı olarak içindeki olasılıklar arasından diğer ihtimaller elenerek basite inerken en basit olan bir tek işe yarayan veya anahtar görevi taşıyan tek şey kalınca işe yarar olacaktır. Foucault'ta da basitleştirme kullanılır fakat en basite gelmeden, ideal bir doğruyla engellenir. Bu basit olana indirgeme kısmı Marks'ta sistemin yukarısından aşağısına doğru ilerlerken uygulanır. Yine Marks'ta Foucault'tan biraz daha farklı olarak basite doğru indirgerken parçalar arasındaki çelişkiler açığa çıkarılır. İkisinin benzer tarafları ise ikisininde yukarıdan aşağıya doğru inmeleri yani rastlantısal olana doğru basitleştirmeleridir. Yukarıdan aşağıya böyle bir rastlantısallık uygulanır. Hegel'den de oldukça farklıdır. Tabi bunun tersi de vardır. Hegel'deki gibi olguların artarak devam edeni de vardır [yani iktidarın yukarısına çıkılır, Marks'ta da bu yukarı çıkma işlevi Hegel'in kopyası sayılır en büyük fark birazdan göreceğimiz konu olan -hile- olmasın diye makine-devlet aşamasında iş-bölümünü veya uzmanlaşma kavramını kullanmamasıdır ve ayrıca bu aşamada rastlantısal olan sona erer ve nedensel sıralanışı bu sefer bilinçli bir şeklilde başlatan yaratıcılık vardır. Elbette bu aşamada merkezi yapı olarak farklılıklara belirli bir düzen katar ama bunu Foucault ve Hegel gibi karmaşık (genel) ve soyut olarak değil (iktidarın gözü syf; 176) basit ve somut olandan yapar yine bu yüzden görece özerk bir bütünlüğe sahiptir, genelliğe varan tek tip olarak bir aradalık yoktur.] Dolayısıyla belirtmek gerekir ki Foucault, yukarı çıktıkça Marks'tan ayrılır çünkü ondaki yapı ilkelere ve aklın yıkımına açıktır, rastlantısal olanda bir de alınyazısı, istatiksel bilme vardır ve uzmanlaşma kavramı devreye girer. Evrensel hiyerarşi bu yüzden baskı unsurunu devreye sokar. Foucault'ta geçici olan da yine şans eseri ayaktadır, öngörü yapamaz ve fal baktırır gibi geleceği görebilir. O yüzden kısmen süreklilik kısmen de kesikli bir zaman zıralaması vardır. Kaos ve uyum karmaşası kelebek etkisi gibi çalışır sanki, kararlı kaos gibi görünür. Ama aslında olan şey basit olandan daha karmaşığa doğru ilerlerken, aklın yıkımına doğru ilerliyor oluşudur. Zamanla dışsal, kopuk ve rastlantısal (anarşist) söylemde sınıflandırma, düzenleme mekanizması ile kesişmeler meydana getirilir. İdeal bir doğru yoluna sapılır ve düzen kurmak adına aklın yıkımına ulaşır. Akıl burada eleştirel olmayan bir anlamda ele alınır. Gizemli bir şeyi gösterir gibi düşünülmeli. O yüzden aslında irrasyoneldir. Yıkıcılık aklın bu şekilde yanlış ele alınmasından kaynaklanır.

Biyolojiye (kısmen Darwinizm) olan yatkınlığı yine bir neden olmasından; ahlakın ikinci planda tutulmasından ve kısmen de tezlerin mücadele halinde olmasından gelir ama sonuç değildir ve geleceği doğrudan öngörmek amacında hiç değildir. Foucault, Althusser ve Marks gibi ülke bütünlüğünü sağlamlaştırmak amacında sayılmaz pek, diğer ikisi bütün etnik farklılıkları eşit ölçüde korurken yani toplumsal olanı savunurken gelecek hakkında öngörü de yapabiliyorlardı. Tekrar incelediğimizde aslında nedensellik de değildir, başlangıçtır. O yüzden Foucault sistemi çalışırken (kapatılma vs.) genellikle bir neden kullanmaz. Önce varsayımsal olarak sorunsallaştırılır (çünkü reddetme ve kabul etme hakları vardır) sonra tanı konulur. Dolayısıyla baskı oluşması için gerçek kelimesinin (Marks ve ezilen sınıflar) kışkırtıcı, başkaldırıcı olması gerekmez eskisi gibi, kendi kökeni yeterlidir artık insanoğlu gibi. "Ceza için bir suçun olmasına gerek yoktur." (Foucault) Art niyetli kimseler tarafından dışlanan kişilerin popülist diye nitelendirilmesi bu yüzdendir, elbette yetenek veya kışkırtma, açık bir şekilde sistemi eleştirme veya uzmanlık yoktur eskisi gibi ama onlar da işlerine gelmediği için şunun farkında değildirler, sanki kişi kendisi siyasete atılmak istemişte, acemilik gösteriyormuş gibi anlatmak isterler. Yani kişi sebepsizce sistemin dışına itilir, sistem yerine kişi kışkırtılır artık. Sisteme karşı değilsiniz eskisi gibi ama buna rağmen sizde (gerçek kavramı olarak Marksizm'de) hala bir özgürlük var, fakat yine de serbestçe faaliyet gösteremeyeceğiniz için sistem sizin peşinize düşer. Dolayısıyla kapatılma bir ıslah yeri değildir artık, eğer bu kapatılma toplumsa onun içindeki bazı kesimlerinin kirli vicdanıyla karşılaşabilir (veya aldatıldığını göremeyen kesim de diyebiliriz ama aldatıldığını hiç fark etmediği halde bu bazı azınlık kesimler yine de bir kukladan fazla bir cüssesi olduğu için sebebini bilmeden biriktirdiği öfkenin ağırlığını taşımak konusunda idmanlıdırlar fiziken ve bu insanların görev ve sorumlulukları her zaman başkalarından fazla olmasına karşın yine de doğal olarak akıllarına ve zekalarına da çok güvenirler, bu yüzden ezilen sınıfları -işçiler- aşağılayabilme kapasitesini kendilerinde görürler pek tabi) ve toplumun belirli sayıdaki bir kesimi tarafından kuşatılırsınız çünkü eskisi gibi sizi düzeltmek, ıslah etmek istemezler tamamen dışlamaya yöneliktir eylemleri, bütün bu eylemler haksız ve sebepsiz yere yapılır sonradan siz de kendinizi sistem dışı hareketler yaparken bulursunuz; yani etki, tepki yaratır. Bunun yapılmasındaki amaç baskı ortamını süreklileştirmek ve normalleştirmektir Foucault felsefesi için. Kendi değimiyle ezilen sınıfların yani daha çok işçilerin (gerçek) sisteme karşı sonsuz bir ödevidir. Acılarınızla bile uğraşabilirler ama yine de haklı görünmek adına sizde kusurlar yaratacaklardır. (Foucault'un bu acımasız, faşizan sistemi gerçekte ne kadar uygulanır bilinmez elbette, eğer uygulansaydı onu yaşıyor olurduk muhtemelen.) Ve mekanizma olarak deneme-yanılma yöntemi gibi çalışır, bu yüzden her defasında hatalardan ders alınması istenir. (Hegelci kendiliğindenci felsefe burada çalışmaz, çünkü işçi sınıfının kadim gerçekliği bir böcek gibi kendiliğinden uyuşturularak önlenemez, çünkü ağaç gibi köklü ve kuş gibi özgürdür. Bu yüzden rastlantısal olandan başlamak zorundaydı Foucault zaten.) Geçtiğimiz çağın ana konusu olan Hümanizm ile de ilgisi kalmamıştır. Kitle ideolojisine (enternasyonel) karşı toplumsal olanı savunur siyaseti ise ulus siyasetidir. Ama toplumsallığın yozlaşmış halidir, çünkü Foucault'un değimiyle kişisel oyunlara dönüşmüştür.

İçerik konusuna tekrar dönersek Hegel'de de gördüğümüz bir konu olan "iyi" ile "kötü" nün yer değiştirmesi gibi (Hegelci diyalektikte karşıtına dönüşme) böylece zaman zaman resmi otoritenin veya bazen de egemen olmaya çalışanların özneyi kurmasına, gerçekliği kendisine göre değiştirip, tarif etmesine benzer bu durum. Mesela tarihsel materyalizm bir gerçekliktir, bize "gerçeğimizi" öğretir ama bu gerçekliğe Hegelci bilge kişi veya post-modern anlamda ozanı (şair-şiir) ekleyerek amacının dışına çıkarabilirsiniz. Benzer şekilde Celal Şengör'de kendi "inanç dört köşelisinin" gerçeği bilmemizi nasıl sınırladığını bize göstermişti. (Materyalist kadim gerçek ile idealist kadim dört köşeli aslında birbirinden oldukça farklıdır) Sanırım Marks'ı yanlış anlamış olan Althusser'in, Kapital'i Okumak'ta söylediği; "resmi ideoloji tarafından Hegel'in içeriği Marksizme adapte edilse bu bir sorun olmazdı ya da sorun değilmiş gibi düşünmemiz normal bir şeymiş gibi" sözüne benzetilebilirdi. Böylece amacının dışına çıkarılmıştır Marksizm. Dolaysıyla hak olan (egemenlik) ödeve (devlet) dönüşmüştür. Bu durum, özellikle burjuvazinin ve kamu idaresinin (bürokrasi - akademi) aristokrat kesimi (entelektüel ve işçi sınıfı da dahil) nasıl hileyle alt ettiğini yani, Althusserci "hak" kavramını veya hak aramaya bağlı yenen ile yenilenin süregiden çatışmasını nasıl bir çeşit hileye dönüştürüp bütün kazanımları kendisine taşıdığının bir resmidir. Fakat bunu sen kendi elinle yaparsın. (Ekran karşısında atom silahları izletilirken bembeyaz, tertemiz üstleri kirletilen çocuklar gibi olsa da) İlk bakışta kimse seni aşağıya itmez. Attila İlhan'ın belki ölmek hakkımı kullanıyorum demesi gibi, hak alınmaz, verilir. Bu durumu şöyle özetlemiş Foucault; "Eskisi gibi başkaldırı, koparılan ödünler yenenle yenilenin süregiden çatışması değildir artık... Kralın içinden çıktığı sınıfa hıyanet etmesinin... doğal olmayan gizli anlaşmalarının tarihidir artık" (Foucault - Toplumu Savunmak Gerekir) Bunu herhalde bilincinde olarak yapmaz kral, kendi bindiği dalı kesmez, Foucault yazılarında çoğu zaman altını çizmeden de olsa hileli yaklaşımlara değinir, zaten burada da belirtmiş gizli olduğunu. Çünkü hile gizli bir yöntemdir. Böylece iktidar hile ile aristokrasiden, burjuvaziye doğru geçerken ayaklar da baş olurlar.

Marks'ta şeylerin (iyi, kötü) analizi yoktur o sadece kapitalizmin çelişkilerini gösterir. Kurucu özne ise tam tersi olduğu için bu durumda içeriğin değiştirilmesinden ötürü özgürlüğünüzün elinizden alınma çabasıdır. Ama bu konu Foucault'un da söylediği gibi dışarıdan değil kişinin kendisini kurmasıdır iyi ile kötünün yani şeylerin yer değiştirmesi gibidir. Fakat "iyi" ile "kötü" burada "kavramsal" değildir o yüzden kendiliğindenci bilince varılmaz, hatta gerçekte rasyonel düşünce ve iyi, kötü yok gibidir. Ama yine de mesela "olasılık" aynı zamanda "kadercilik" gibi çalıştığı için, diyelim ki; sayısal oynuyorsunuz o zaman en çok çıkan rakamları kullanırsınız, çünkü istatistiklere bakarsınız. Olabilirlilik, zorunluk halini alır. Aslında bu ikisi birbirini gizlice içerse de, zorunluluk kavramının uygulanışı burada evrensel (toplumsal) olarak değil, bireysel olanın klasik aydınlanmadan da tamamen farklı olarak uysallaştırılması olarak vardır. Ama yine de bütünsellikten geçerek bireysele dönüşecektir. Bu yüzden Foucault çapraşık bir çaba ve uğraş yoluyla öznelci körlüğe ait alanlar bırakır (burada Baudrillard'dan ayrılır öznellik anlamında) ve kısmen de olsa bütünsel anlamda determinizmi çağrıştıran adına "şeylerin incelenmesi" de dediğimiz (iyi ile kötü kavramları) mevcut gibidir. Daha basitleştirirsek iktidarın aşağı bölgelerinde tesadüf vardır, yukarı çıkıldıkça kısmen kendiliğinden bir determinizm olan ama daha çok akli olan bir kaos sistemi ortaya çıkar. İyi olan soylu ve güzel görünendir bu arada (çünkü "betimleyici" olduğu için büyüklük duygusuna kapılırsın, seçimini bu elit, soylu şeye bakarak yapar, davranışlarını buna göre düzenler yurttaşlar. Örneğin doğal azınlık olarak bilinmek gibi aşağılanan halk kültürünü, tercih etmezsiniz zaten sizi tuzağa da bu düşürür Hegel'e göre. Hegel din, töre, halk kültürü gibi klasik kurum ve yapıları korur, diyalektiği gereği - yadsınmanın yadsınması- başlangıçta ortadan kaldırılacak olan geleneksel kurumlara sonradan tekrar geri dönülür), burada bir apartmanın hem sahibi hem kiracısı gibi hareket edersin çünkü olanı değil olması gerekeni beklersin bu yüzden büyüklendikçe, elit olanı seçtikçe köleleşirsin. Dolayısıyla iyi olanı seçerken (ortak bir iyiyi amaçlarken) "büyüklük kompleksine" kapılabilirsiniz, bu da sizi gafil avlar; "ortak iyi" aynı zamanda elit, betimleyici olarak hareket eden kesimleri geçici bir liderlik koltuğuna oturtur ama aslında ortak bir akıl aldatıcıdır, herkes aynı sınıfın bir parçası değildir. Daha sonra tekrar aşağılanan kesim sisteme hakim olur Hegel'de. Günümüz felsefesinde betimleme gizli olarak kendisini gösterir aradaki fark budur. Fakat yine de sözüm ona genel hatlarıyla Foucault felsefesini ele aldığımızda ve kendi değimiyle de söylemek gerekirse varoluşsal olarak görmeli, iyinin ve kötünün ötesinde ele almalı. Çünkü Foucault'un kendi değimiyle görünür olanla ilgilenmeliyiz, gizli olanla değil. İktidarın yapısında ise Foucault'un yine kendi değimiyle, aşağı tabakasında iktidar somuttur yukarı doğru çıkıldıkça soyut bir yapı halini alır. Özellikle iktidarın aşağısında iyinin ve kötünün ötesine geçilebilir. Buna yukarıya çıktıkça oluşacak nedensellik, rasyonalizm, şeylerin analizi (iyi, kötü) ve bir de hileyi katmak gerekebilir, çünkü Hegel'e yaklaşır. Burada aklın, iyi ve kötü kavramlarını sahiplenmek için değil onu sahiplenen ideologlara (entelektüellere) karşı tuzak olarak kullanır. Bitirirken tekrar belirtelim; tarihi oluşturan seçimlerimiz ilk önceleri gayet demokratik doğsa da zamanla iş değişir ve bir süre sonra senin kendini ifade etme alanların iyice daralır (tabi senin bir direnç göstermen, savaşman gerekir - ki bu yüzden belirli bir direnç alanı bırakılır- Foucault'un kirli vicdanıyla karşılaşabilesin diye, öyle de olacaktır zaten) ve sonuç olarak bir yerlere bağlanırsın, onlara hizmet edersin.

Fakat yine belirtelim ki iktidarın tepesindeki bu içerik değişimi senin kendi değişimin olmaktadır (kralın örneğinde gösterdiği gibi Foucault'un), sana dayatılmaz çünkü daha en başında tarihi oluşturan seçimlerini sen kendin yapmışsındır (ve hangi koşullar içinde bu seçimi yaptığını yazının başında aktarmıştık) böyle bakınca (sözde) bu süreci bir başkası sana dayatmamış gibi görünmektedir. Doğuluların her zaman geceyi baki kılmaları gibi bu durumda süreç şöyle başlar; iki kişinin karşılaşması sürecinde birisi diğerini kendine benzetmek ister sürekli olarak, ki böylece karşısındakine kendi düşüncelerini ithal edebilsin, bu yüzden karşıtını olduğu gibi kavramak yerine onu kendi düşüncesinde kavrar. Demek ki, aslında sürecin en başından itibaren sizin hakkınızda bir karar verilmiştir zaten. Sen oyundan kalkmak isterken kağıtlar dağıtılmıştır çoktan. Yani geç kalmışsındır. Yalnız hemen belirtelim, Foucault'ta sürecin başlarında Hegel'den biraz daha farklı işer bu süreç. Foucault'ta geleceği tahmin etmek şeklinde şimdiden bir takım zorlamalara gidilir. Dolayısıyla bu bitmiş bir süreç değil yaşanacak bir süreçtir ama yine de sizin hakkınızdaki karar çoktan verilmiştir. Çoktan bitmiş bir süreç gibi tavır takınırlar. Badiou'nun tezine göre gerçekliğe, ozanı veya aşkı bu şekilde eklersiniz; gerçekliği o zaman Foucault'un da yaznının başında söylediği gibi olduğundan başka bir şey olarak sunabilirsiniz, yani (klasiklerin kullandığı anlamda) olmayan gerçekliği. Sevgi statü değişimi yaratır elbette mesela babayı ölümden çevirip çocuğun (sosyal gerçekliğin) yaşamına göz dikebilir. Ama sosyal gerçekliğin özgür olmasından ötürü ölümü 20 yılını bulabilir. Ama yine de çoktan bitmiş bir süreç olarak görünür. Yeterince tecrübeniz olmayınca da doğru adımları atamazsınız, o yüzden ne kadar farklı olsalar da Hegel'den ayırt edilmesi çok güçtür. Dolayısıyla bu bir olasılık değil Hegel tarzı bir zorunluluk halini almıştır. İşte bu sebeplerden ötürü amaçlarına ulaşabilmek için (Hegel'den miras kalan) bir takım kurnazlıklar icat ederek size ulaşmak isterler, ki hile de zaten adı üstünde kural ihlali yapmakla benzer anlamlar taşır. Bu yüzden gerçeğin anlaşılmaması için irtibatları kopardıkları da bilinir. Dolayısıyla yazının başında söylemek istediğimiz gibi sen a'yı hedeflerken a şimdiden sendedir ama aslında elindeki b'dir. Sen bir şeyi arzu ederken başka bir şeyi önüne koyarlar. Çünkü Hegel'deki kölede de (muhalefet) olduğu gibi kendi kararınızı vermenizin önüne geçilir, çünkü ikizini yaratmak istemektedir. Yine tekrarlarsak, burada kendin olan şeyi yani a'yı hedeflerken senin önüne ısrarla b getirilmiştir. Konuyu kısmen, biraz daha açarsak eğer; burada Hegel'in dehasıyla karşılaşırız. Hegel'e göre efendinin bilinci, benliği (zihni) ikiye bölünmüştür çünkü bir yandan ikizini yaratmak isterken diğer taraftan da onu öldürmek ister. (Bunun sebebi Hegel'de "karşıtların birliği" teorisinin mevcut olmasıdır.) İlericilik ve gericilik kavramları Hegel'de eş-zamanlı (her ikisi de çağdaş) bir görünümdedir, kronolojik değildir. Örneğin Marks'ın dolaysız atası olan son dönemlerin "yıldız" filozofu Spinoza'nın, "gerçek" olana önem veren Marks'ın bir benzeri (ikizi) olduğunu sanmak iki felsefeyi birleştirmek, soyut olarak (eş-zamanlı) mantıksal bir peş peşe sıralanış olarak göstermek olur, ama Hegel'in tarih anlayışı böyledir. Dolayısıyla biri diğerinin bir benzeri olarak algılandığı sürece Spinoza'nın Marks'ta çok derin etkileri olacaktır.

Gizli ve keyfi yöntemlerle yapılınca seçimlerimiz, bu sefer de (meşhur tartışmalarında) Chomsky'e inat Foucault, yaratıcılığı değil (burada hemen bir farklılığı göstermemiz gerekebilir; Chomsky yaratıcılığı -Locke ile de çok karıştırılan- klasik Marksizm'den farklı olarak yani büyük bir bilimsel kopuşun yaratıcılığı olarak değil çocuğun yaratıcılığı olarak kullanır), dolayısıyla "tarihi kurmayı" hiç değil üstü örtülü bir şekilde taklit olanı öne çıkarmak istemektedir. Doğrudan Hegel'de olduğu gibi "taklit" yöntemi burada eski bilgilerin üzerinde basamak basamak ilerleyen bir bilgi süreci olarak anlatılmıyor da veya en başından yeni bir bilgi üretmek adına yaratıcılık gibi de değil de, kelebek etkisi gibi hile ile daha önceki küçük bir bilgiyi birden bire dönüştürüp, genişletme çabasıdır yaptığı ama yine de ilk nedenin kendisini kendiliğinden açığa çıkarması şeklinde görünür, yani daha önceki konumun mantıksal olarak gerektirdiği bir süreç olarak. Taklit burada daha önce var olan bir bilginin biçim değiştirmesi olarak vardır, yaratıcı bilgi gibi başka bir metin olarak yeniden başlanılmış bir şey değildir var olan bir bilgiye eklenmiş olarak çalışır. Daha öncesinden kalan kimi doğruları kabul edip kimilerini de eleyerek işliyor artık. Bu ayrışma yine taklit olarak hep bir "tekrar" şeklinde, hep başa dönmek olarak mevcudiyetini kazandırır. Taklitte aslında yaptığın şey bilmeden başkasının içeriğini örneğin a yerine b'nin (veya başka bir sınıfın) çıkarlarını kullanmaktır, daha doğrusu başka bir teoriyi uygulamaya koymaktır. Tabi kişi bir gecede bilginin bütünü konusunda aydınlanacağı için yaratıcılıktan ayırt edilmesi güçtür. Kendi dehasının ürünü gibi görünür, ama post-modernizm'de deha ile işimiz yok. Foucault, kendisinin de Althusser gibi evrensel değil spesifik aydın kavramını benimsediğini söyler. Ama aradaki farklılık burada devreye giriyor. Spesifik aydınını anlatırken kendi değimiyle; "hukuk-entelektüel değil, bilgin-uzmanı" olacak şekilde ortaya koyuyor. Burada sen hareket ederken bir başka kişinin, uzman kişinin direktiflerine göre kendi davranışlarını uygulamaya koyarsın. (Feyerabend'da buna dikkati çeker; artık her konuda -felsefe, edebiyat- yorum yapılabilmesi için bile sadece konunun uzmanına kulak verir hale geldik diyerek.) O senin kendi düşüncelerin değildir artık, söz sahibi olan uzman kişidir, sen onu taklit edersin. Ama bunu bireysel olarak yaparsın. Foucault'ta ise artık birbirine dokunan bir biri için var olan bir yöntem vardır. Taklit karşılıklı alış-veriş haline dönmüştür, dönüştürme faaliyeti iç içe geçmiş öznelerin ortak bir eylemidir. Bu yüzden teknik anlamda bir taklit yoktur ve yazarların içeriklerine el koyma, onları dönüştürme vardır. Dönüştüren de dönüştürüleni kendisine benzeteceği için ödünç alma değil ödünç verme olarak vardır ve taklit, etken (kendiliğinden seçtiğiniz bir yöntem) değil, edilgendir yani size dayatılır artık.

Yaratıcılıkta Marks'ın amacı (meşhur tezlerindeki gibi) eğiticinin kendisini de eğitmesi yani toplumun üstünde görmemesini sağlamak, yetenek olarak toplumla eşitlemek eğiticiyi. Bu yüzden memurlar işçi sınıfının iş ortağıdır onda. Ama tabi ki Foucault'taki amaç; yaratıcılıktaki amaç gibi yurttaşın doğal katılımını sağlamak değildir, lakin yine de günümüzde kısmen de olsa sistemin üstünde söz sahibi olabiliyorsunuz o yüzden biraz sorgulama işlevini, adalet arayışını kendi çapında yerine getirir post-modern özne. Burada iktidarı tabana çekmek adına bir sınıfın iş ortaklığı değil de herkesin kamuda söz söylemesi istenir bu yüzden bir taklit yok ve öznelerin karşılıklı etkileşimi belirleyici olan gibi dursa bile yine de bilgin-uzmanı tarafından kontrol altında olarak eylemde bulunurlar. Zaten öznelerin etkileşimi yüzünden aydınların etkisi toplumda azalsa da belirleyici olan son kertede akademi, yazar-çizer tayfasıdır. Yani toplumun değil iktidarın sözcüsü olmaları ve bu yüzden iktidarı da toplumun üstünde (akademi vb. yoluyla) görmeleri önemlidir, yani gizli olarak bilgi ithal etme yöntemi tekrar işleve koyuluyor. Örneğin küçük öznenin örnek alacağı büyük özneyi (veya çocuğun babasını vb.) inançlı birisi olarak değil de kural ihlali yaparak solda ve inançsız olandan seçerseniz günümüzde bile küçük öznede (toplum) çok derin etkiler bırakabilirsiniz ama bu ikisinin basit yer değiştirmesi yani büyük ile küçük öznelerin yer değiştirmesi sorun değildir, bunu Althusser'den beridir biliyoruz. Foucault taklite karşı çıkarken buna yani post-modern Marksizm'e (isim vermeye) tepkilidir daha çok. Ama Foucault'ta taklit sadece basit bir büyük ile küçüğün yer değiştirmesi değil başka bir şeye dönüşen, bir kural ihlali olarak yani hile ile birlikte klasik anlamına yakın ama kısmen farklı bir "edilgen taklit"i (başka bir bilgiyi ödünç alma değil ama ödünç verme veya ithal etme olarak) kendisinin dönüştürme dediği şeyi kullanır. (Althusser devlet aygıtını parçalamak ister, Foucault'un öznel çoğulculuğunun bir aşamada genel ve soyut olan bütünsellikte daha çok birikmesi yani sistemin geçici olarak bir kesimde birikmesi ile devlet aygıtı tam olarak ortaya çıkar. Foucault'a göre babanın, çocuğa faşist davranışı bu evrede olur sanırım bu evre özellikle hile aşamasında artış gösteriyor. En çok da stratejilerin çöktüğü neo-liberalizmin sonuna gelindiğinde baskı daha fazla belirgin oluyor.) Şimdi taklit konusunun pekişmesi için altını çizmemiz gereken şey, birazdan kavram konusunda üzerinden geçeceğimiz gibi burada uzmanın yaptığı da kısmen yaratıcı kısmen tekrar edicidir (doğruları, yanlışları ayıklayarak) o yüzden taklit etmek klasik anlamda (bütünsellikte veya kavramda son bulmak olarak) eğiticiden yani uzmandan öğrendiği büyük idealler uğruna kişinin kendisini ona bakarak eğitmesini, çağdaşlık adına uzmanın yolunda kendisini geliştirmesini, irade dışı bir benzeşim olmasını beklemekten ziyade artık sürekli olarak bireysele dönmesi sebebiyle uzman burada taklit edilmeyi önemsiz bir detay şeklinde, yarım yamalak da olsa tek tek kitlelerin sistemi ve onun yanlışlarını sorgulamasını bekleyerek meydana getirir. Gerçeklik bireyselleşir, hayaller küçülür. Yani kısacası tekil (bireysel) "geçici olarak" bütünsellikten (genel olandan) geçeceği için büyük idealar hala mevcutken (çünkü özneleri ilişki haline sokan bütünsel olandır), sonradan tekrar ayrı ayrı duran bireysele geri döneceğinden aslında büyük idealar gibi görünen küçük kırıntılar vardır. Bizi bir aşamada Hegel ile birleştirip sonra tekrar ayırır Foucault. Yaratıcılık konusunda da benzer şekilde yurttaştaki "eleştirel yaratıcılığı" bilgi kırıntısına, eleştirel karikatüre indirgeyen yine bu post-modern niteliksiz uzmandır.

Bu durumda kötü biçim ile "içerik" değiştiğine göre sürekli olarak yanılsamaların esiriymişiz gibi kendisini gösteriyor. Mesela Marksist "söylem" kelimesi topluma tarihsel anlamda "kavramsal-dil" olarak dayatılabiliyor. Bu gizemli içeriği ilk olarak şu şekilde açalım; Hegel'de "bilgi"ye karşı koyan sönük materyalizm başlangıçta özgürdür ama bu ayrışma veya olumsuzluk (karşıtlık) hile ile olumluya (birliğe veya özdeşliğe demek daha doğru) ortak bir öze geçer yani sönük madde de canlı olan kavrama evrilir. Madde canlı bilgiye geçer, kavram ise gelişmenin alanı olur. Dolayısıyla baştaki özgür özne (sönük madde) artık nesne ve yüklem (canlı olan) halini almıştır. Özne de töz (özne-töz ilişkisi) halini alır, özne kendisi olmaktan çıkmış köleleşmiştir. Böylece gelişim başa dönen özsel bir sarmaldır bu ise kavramın gelişmesidir. Hegel'de gerçeğin peşinde "kendisini kuran veya kavrayan", mutlak olarak kendisinin bilincinde son bulan "hile", post-modernizm'de (Foucault) gerçeği (felsefe) dönüştürerek (felsefe olmayan ile harmanlayarak) varolmaya çalışıyor yani kişi kendisi olmaktan, kendisini keşfetmekten çıkıyor tek fark bu. Hegel hileyi evrenselde yapardı -daha sonra Marks bunu devrimsel yönden sahiplendi ve hile söndü- o yüzden artık birey, evrensel yani bütünsel değildir, çünkü tehlikelidir; bu yüzden tinsel de değildir birey kendisini yeniden kuracaktır ama kendisi olmayan ile ilişkiye girerek ve devamlı olarak bireysel (tekil) olana geri dönerek. Bu süreklilik arz eden devamlı geri dönüşle birlikte bir anlamda süreklilik şeklindeki gözetim mekanizması çalıştırılır. Yazının başında belirttiğimiz gibi bütünsellik ikinci planda olduğu için "kavram" Foucault'ta genellikle inkar edilse de, çoğu yerde kendisini ele verir yani iktidarın yukarısında soyut ve genel olana varacağı için kavramı dışlayan ama ona bir yerde yine ihtiyaç duyan heterojen bir bütünsellik mevcut olmaktadır. Heterojen (tekillikler, özneler) olduğu için bütünsellik büyük idealler birlikteliği değil teknik bir bütünlüktür. Mesela devrim olsa bile bu önemsiz bir ayar verme gibi gerçekleşecektir. Ama yine de bütünsellik çok önemlidir tekil olanın kontrolünde görünen hile aslında Hegel'deki gibi yine bütünsellikte (kavram) gerçekleşir. Tekil olan illa bütünden geçer ama orda son bulmaz, bütünselleştikçe tekilleşir ve hile ile tekil olanı dönüştürür. Hile artık bütünsellikte değil bireysellikte etkisini, uygulanışını gösterir ama hazırlanış evresi yine bütünselliktir. İktidarın aşağısını (kapatılma, söylem) hep yukarısı (hile) düzenler ve sırrını verir. Böylece bütünsellik (nesnellik) işte bu tekillikleri yani birbirinden görece kopuk (karşıt) olan özneleri dönüştürür daha doğrusu bütünsellik özneler arasındaki bağı, ilişkiyi meydana getirir böylece özneler bir biri üzerinde etki alnına sahip olur yani bir özne diğer öznenin kurulmasında aracı hale gelir. Kurucu özne tam olarak buna denir. Yani "genel" olan iktidar üzerinden öznel deneyimlerin kurulmasıdır. Böylece iktidarın altı olan (yurttaş toplumu) büyük kapatılma veya diğer kontrol altında tutulma yöntemleri anlamında iktidarın yukarısı (görünmeyen bütünsellik, siyasi, ideolojik aygıtlar) tarafından yönetilir. Dolayısıyla iktidarın yukarısında varolan nesnellik anlamında "kavram", "genel" ve "soyut" olanlar önemlidir, bu yüzden bize pek gösterilmeyen bir "anlık sıralama" söz konusudur. Hegel'deki gibi kavramın gelişmesinin bir anında dingin olan bir parçayı çeker ve zamanı düz bir çizgi gibi gösteririz burada.

Dolayısıyla biz bilgiyi ele alırken zamanı belirli karmaşıklıkta "ani değişimler" bütünü olarak bilmeyiz, görünmez olan zamanın tuzağına düşebilmemiz için bilgimizi zamansal olarak düz bir çizgi gibi algılarız yani zamanı gündelik ve açık, seçik bir bârizliği içinde değerlendiririz. Açıkça söylenmese de biz işte bugün bile hala bunun esiriyiz. Foucault "Toplumu Savunmak Gerekir" adlı kitabında monarşiden, burjuvazinin cumhuriyetine düz bir çizgi gibi geçildiğini itiraf eder, değişimin bilinci yoktur yani. İktidarın alt tabakalarında böyle bir şey yoktur kesikli ilerleme vardır ama yukarı çıkıldıkça tek bir çizgi halini alır ve hileye açık hale gelir. Hatta konunun dışına çıkmadan; Foucault'un özneyi çağırması ile Althusser'in ideoloji özneye seslenir demesindeki temel fark da buradadır. Foucault'ta tarihin belirli bir karmaşıklıktan doğması vardır ama biz bunu böyle bilmeyiz, diğerinde ise tarihin açık ve net okunmasından gelir yani aldanmadan, çağırılan sese kulak veririz, çünkü tarihi oluşturan seçimlerimizi miras aldığımız koşullar altında yaparız ve hazır önümüze getirilen her bilgiyi eleştirel süzgeçten geçiririz. Dolaysıyla tarihteki ilerleme aniden değil kademe kademe şekillenir ama görece özerk olarak; yani dönemsel bir ayrıma yarayan sıralı olandan değil de bölünmüş tekillikler üzerinden bir bütünlük olarak bakarız daha doğrusu tarihsel değil modern burjuva toplumunun eklemlenmiş hiyerarşisidir bu yüzden tarihe de kronolojik bakarız ve kısmen toplumsal etkenlerden kısmen de bireysel çabamızla tarihi kurarız. Özetlersek; Foucault'ta ve günümüz felsefesinde hâlâ Hegel'in esiri sayılırız. Günümüz felsefesi Hegel'e alternatif bir karşı tarih geliştirdikçe var olan bilgi hile ile diyalektik anlamda karşıt gibi duran alternatif tarihi tekrar onun karşıtına dönüştürüp sizi gafil ağlar, bu yüzden Hegel'i köşede bir yerde hareketsiz bir şekilde halinize gülerken görebilirsiniz. Yöntem olarak benzerliklerini ve farklılıklarını gösterdim (elbette burada yöntem derken sistem ve ilke olarak incelemedim, pek gerek görmedim) ve Foucault'ta bilginin içeriği de hileye açıktır. Hile Hegel'de açıkça söylense de günümüzde gizli tutulmaktadır zaten bu hileyi biz burada yazmadan çok daha önce Attila İlhan görmüş ve bunun üzerine; "bir alavere dalavere ile ekonomi topluluğunu değiştirip kültür toplumu gibi gösteriyorlar!" demiştir. Böyle söylemiş olsak da aslında diyalektiğin çok önemli ve çok bilinen bir yasası olan her şey karşıtına dönüşür ilkesi Hegel'den itibaren, günümüzde bile hala uygulanan bir diyalektik kanundur. Artık, son olarak söylemek gerekirse iktidarın aşağısında Marks, Popper, Darwin gibi somut bir alan varken (kapatılma ve söylemin düzeni burada yer alır) Foucault denildiğinde pek de bilinmeyen, çok popüler olmayan bir aşamasına iktidarın yukarısına geldiğimizde (diğerlerinden daha etkili bir süreç olan) ilericilik ve gericilik kavramları üzerinde oynama yapan veya aşağı sınıfları üste, üst sınıfları ise aşağıya çeken hileye yani Hegelci felsefeye mahkumuz. Foucault hilenin saklı tutulduğu çalışma alanından bahsederken netameli ve çetrefilli, zor bir süreç olarak tanımlar. Üstelik bugünlerde bütün dünyada zorlukların ve nihilizmin giderek arttığını düşünürsek, Hegel daha da önem kazanıyor diyebiliriz.


Ozan Gerçek (Denizli)
« Son Düzenleme: Haziran 15, 2019, 06:19:27 ÖS Gönderen: liberte »