Gönderen Konu: DİLBİLİM  (Okunma sayısı 4346 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #15 : Ağustos 24, 2019, 01:29:27 ÖS »
Mantıksal Ulamlama

Belirli bir takım mantık değişmezlerinin anlamı gereği geçerli çıkarımları ve önermeleri denetlemeye yarayan kurallar dizgesine, mantık dizgesi diyoruz. Ulamlamada aranılan mantık, bir tür “dil-içi dünya-görüşü” denilebilecek bir düşünceye göre, herhangi bir coğrafya ya da kültürde yaşayan dil konuşucuları, kendilerini kuşatan dünyayı “olduğu gibi değil, dillerinin kendilerine sunduğu biçimde görmektedirler (Başkan, 2003: 168). “Dili belli bir yaşama-düzeninin parçası olarak ele almak da, yalnızca haberleşme aracı olmaktan çıkarabilecektir (Başkan, 2003: 173)”. Bu çerçevede mantıksal ulamlamada olması gereken, alt-üst düzey ulam öğelerinin ilişkisinde yatmaktadır.

Ulamlar

Öntür ulamlama modelinin son tartışılan önemli bir bölümü, öntürlerin kuramsal statüsü ve bilişsel gerçekliği sorunları çevresinde dönmektedir. Temel düzeyde değerlendirilen kavramlar, en kapsamlı ve aynı zamanda alt kavram üyelerine ilişkin bilgi verenlerdir. Mantıksal ulamlamada, bir varlık DEVEKUŞU olarak adlandırılırsa, üst düzeyde KUŞ ulamı olmalıdır. Bu örnek yeterlilik derecelendirmelerinin sonuçlarının olup olmadığı sorusuyla ilgilidir. Her ne kadar DEVEKUŞU’nun, KUŞ ulamının zayıf bir öğesi olmasına karşın, DEVEKUŞU’nun göndergesi KUŞ’un göndergesi içindedir (Schmid ve Ungerer, 2010). Böylelikle DEVEKUŞU–KUŞ ilişkisi mantıksal ulam yapısı (logical subordination) kapsamına girmektedir. DEVEKUŞU, KUŞ’un alt ulamı (subordinate/alt düzey), KUŞ, DEVEKUŞU’nun üst ulamıdır (superordinate/temel düzey). Bir ulamın bir üst ulama ait birçok alt ulamları olabilir. Aynı üst ulam içindeki ulamlar, ortak-alt-ulamdır (co-subordinate). Buna göre KERKENEZ de KUŞ’un alt ulamıdır. Yani DEVEKUŞU ve KERKENEZ ortak-alt-ulamlardır. Ortak ulamlar birbirlerinden ayrışıktır (mutually exclusive). KUŞ temel düzeyinin alt düzeyi DEVEKUŞU’ysa, o düzeyde KERKENEZ olamaz. Eğer KERKENEZ alt düzeydeyse DEVEKUŞU olamaz. Löbner (2013) bu ilişkiyi, mantıksal uyumsuzluk (logically incompatible) olarak adlandırmıştır. Kimi üst ulamın yalnız iki alt ulamı varsa, bu iki ulam birbirinin tamamlayıcısıdır (complementary).

Ulamların birbirleriyle ilişkileri dört biçimde olabilir:
• eşdeğer (equivalent),
• alt-üst ilişkisi (subordinate),
• uyumsuz (incompatible),
• tamamlayıcı (complementary)
Eşdeğer ilişki, tam olarak aynı kavrama ait olmayan ilişkileri kapsar. Örneğin,
“Bu sonuç herkesi üzdü.”
“Bu sonuç kimseyi sevindirmedi.”
ulamları aynı göndergeye sahip olmalarına rağmen ayrı kavramlarla kuruludur. İki değişik anlatım, ayrı kavramları içermesine rağmen ulamları tam örtüşebilir. Alt-üst ilişkisi, daha önce de söz edildiği gibi ÖRDEK-KUŞ ilişkisinde de görülebilir. Bu durumda, ÖRDEK ulamı KUŞ ulamının içindedir. Uyumsuz ilişki durumu, SERÇE ve ÖRDEK gibi birbirini dışlayan ilişkileri tanımlamak için kullanılmaktadır (Schmid ve Ungerer, 2010).

Şema ve Örnek

Dil ve biliş ilişkisi, dilbilim tarihince sürekli sözü edilen, ama bir türlü bilimsel olarak tamamen sorgulanmamış bir konu iken, on dokuzuncu yüzyılda genelde mantık ve felsefecilerin (ör. Frege, Husserl, von Humboldt, Russell, Wittgenstein) geliştirdikleri önermelerin etkisiyle hızlanmıştır. Frege’nin, dilin sosyal/toplumsal ve bireysel/öznel yapısından söz etmesi, Russell’ın dilbilgisel yapılanmaların karmaşıklığına “gizlenen ya da gömülen” mantıksal yetkinliği araştırması gibi. Chomsky’nin üretici dilbilgisi tasarını geliştirerek, bilişsel dilbilimi, bilişsel psikolojinin alanı olarak bilimsel çevrede konumlandırması, bilimsel soruşturmanın görünür olmaya başlayan bilişsel bilimlerde yer bulması doğrusal ve doğal gelişim olarak görülebilmektedir. Chomsky “I-dili (beynin bir durumu; yapısal betimlemelerin kuramı)” ve “E-dili (biçimsel dil; dizin kuramı)” diye ayırarak da, dilbilimsel kuramlarca açıklanacakların neler olması gerekliliğini, belirsizlikten çıkarıp, belirginleştirmiştir (Bozşahin, Zeyrek, 2000).

Bir öntür ve örnek modellerinin melezleşebileceğini, öntürle şema arasındaki ilişkinin, aile benzeşmesi öznitelikliliğini yakalayabilecek yapı olduğunu söyleyebiliriz. Örneklerin birbirlerini soyutlayabileceği ya da birbirlerine yaklaşabileceği de göz önüne alındığında, dil kullanıcılarının onları birbirlerinin yerine kullanabileceklerini söylemenin yanlış olmadığı düşünülebilir. Şema, ulamlaştırdığı yapıların ortaklığını temsil eden soyut bir şablondur. Böyle olması, ayrıntılandırır ya da örneklendirir. Örneğin KUŞ şema ise, KERKENEZ şemanın örneği olarak düşünülür. KERKENEZ, KUŞ’tan daha belirgindir. KUŞ ulamına ulam içi öğeler olarak DEVEKUŞU ile PENGUEN’de girebilir. KUŞ şemasının örnekleri olan KERKENEZ ile DOĞAN birbirlerine özniteliksel yaklaşırlarken, KERKENEZ ile DEVEKUŞU birbirlerinden uzaklaşacaklardır. Şema ve örnek (schema ve instance) ilişkisi, bilişsel dilbilimsel dilbilgisi kuramının ana öğelerinden biridir. Bilişsel dilbilgisinin savunduğu bu kuram, simgesel yapılardaki ve bunların arasındaki ilişki ve etkileşimi kullanmaktadır.

Şemayı bir şablon olarak ele aldığımızda, şemanın tüm özelliklerinin, örneklerde bulunması gerekmektedir. Örneğin, [ASLAN] kavramında (örneğinde) ASLAN, [HAYVAN]’ın (şema-şablon) tüm özelliklerini taşımaktadır. Bu bağlamda şema (şablon), örneklerin tüm ortak özelliklerinin ilişkisiyle oluşmaktadır. Dolayısıyla, bir şemanın şema olabilmesi için en az iki örneğe gereksinimi bulunmaktadır. Örnekler, basitçe, öznitelikli özellikleri bakımından özgün olmayabilirler ya da ayrıntılarında farklılıklar olabilir. Taylor (1990, 1995, 2002), öntür ile şema arasındaki ilişkiyi kabul etmemenin ya da sonlandırmanın karışıklığa yol açacağını söylemektedir (Aberra, 2016). Yukarıda söylediğimiz gibi, aynı şemanın örnekleri arasında benzeşme olduğu kadar, örneklerin benzeşmemesi de söz konusudur. Bu türden örneklemelere “açık uçlu” (open ended) denilmektedir. Bir tür bulanıklığa yol açan bu açık uçluluk, “şematik gösterimin” bulanıklılığından kaynaklanmaktadır. HAYVAN şemasında, DİNAZOR örneğinin bulunabileceği gibi AĞAÇKAKAN WOODY örneği de bulunabilir.

Bir tür şema/örnek ilişkisi olarak alabileceğimiz “sınıflandırma ağacı” (taxonomy)’ndan, “sınıflandırma”da söz edilecektir. Şema/örnek kuramı, tüm simgesel yapılarda kullanılmaktadır. Örneğin, YEMEK YEMEK bir eylemdir. YEMEK, şemadır, YEMEK YEMEK şemanın örneğidir. Bu ilişki, alt/üst ilişkisine benzese de, şema/örnek ilişkisinin tüm dilsel birimlerde kullanımından ötürü, alt/üst ilişkisinden daha şematiktir.

Sınıflandırma

“Günümüzde kullanılan sınıflandırmanın oluşmasında biyolojinin büyük önemi vardır. Bu yöntem başlangıçta İsveçli botanist Carl von Linne tarafından kullanılmıştır. Daha sonra Mark Roget’ın yayımladığı “Thesaurus of English Words and Phrases” sözlüğü çağdaş sınıflandırma metodunu tamamlamıştır (Löbner, 2013; Chih-Yung Li, 2014).”

Öntürsel ulam içi öğelerin çok sayıda niteliklerle ilişkide olduğu düşünüldüğünde, bilişsel ulamların içsel tutarlılıklarının ana ilkesinin soyutlama düzeylerine göre değiştiği söylenebilir. Tipiklik ölçütünde sınıflandırmalarda, ulamlar, bellibaşlı ulamlama düzeylerinde HAYVAN, ARAÇ, MOBİLYA yerine KÖPEK, ARABA, MASA gibi öntürleri birleştirilir. Yapı ve paylaşım biçimi olarak, üst ulamlardaki aile benzeşmesi ilkesiyle de uyumludur (Schmid, 2012). Bilimsel sınıflandırmanın, beynin işlem mekanizmasını çözümleyecek kadar ayrıntılı olduğu söylenebilir, ayrıca tüm varlıkları da kapsamaktadır. Bu noktada dil kullanıcılarının yeryüzündeki canlı/cansız tüm varlıkları tanımasının, bilmesinin olanaksızlığı karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer nokta da, bilimsel sınıflandırmanın ayrıntılı aktarılması, dil kullanıcılarının bu ayrıntıları bilmemesi durumu da bulunmaktadır. Bugün için ZEYTİN’in hala meyve mi, sebze mi olduğunun tartışılması gibi. Ulam büyüklüğü arttığında da (örneğin, kemikli balık ya da kıkırdaklı balık ulamı-balık ulamı ya da suda yaşayan canlılar ulamı ya da hayvanlar ulamı), nesnel öntür de içinde bulunmak üzere, alt ulamlardaki modellemelerden daha doğru biçimde sınıflandırılabilmektedir. (Breen ve Schvaneveldt, 1986). Birçok sınıflandırma modelinin de, ulamı tanımlayan öznitelikler üzerinde bütünleştirici düzeneklerle ulamsal bilginin gelişkin özelliğini yakaladığı da söylenilebilir.

“Berlin ve diğ., biyolojiden etkilenmiş olan “Batı” sınıflandırmasından olmayan “halk sınıflandırması”nı (folk, taxonomy) araştırmak amacıyla Maya dilini konuşan Tzeltalları irdelemiş ve Mayaların sınıflandırmasının bilimsel sınıflandırmadan daha basit olduğu gözlemlemişlerdir (Berlin, Breedlove, ve Raven, 1974). Tzeltalların sınıflandırma ağacında belirli bir düzey vardır. Bu düzey daha çok ana ulamlara sahiptir ve genel düzey (generic level) olarak adlandırılmıştır. Tzeltallar, üst ulamları da kullanabilecekken, yine de, genel düzeyi seçmişlerdir. Bu da, bu düzeyin daha çok kullanıldığını, dolayısıyla, daha kolay akıllarına getirdiklerini düşündürtmüştür. Araştırmada, bu düzey ulamların daha kısa ve çözümlenemez sözcükbirim biçiminde olduğu görülmüştür. Ayrıca, başka düzeyde yüzde yüz karşılıklı üst ulamlar varken, genel düzey ulamların karşılıklı üst ulamları yalnızca yüzde yetmiş beştir. Bunun nedeni genel düzeyin “ekonomik önemi ve kültürel belirginliği”dir (economic importance and cultural significance) (Berlin ve diğ., 1974). Ayrıca, söz konusu araştırmada, Tzeltalların ana yemeklerini oluşturan mısır ve fasulye ulamlarının genel (temel) düzey olduğu, üst ulamlarının bulunmadığı saptanmıştır. Buradan, mısır ve fasulye vb.’nin, onlara göre önemli olduğundan üst ulamları olmadığı çıkarsamasını yapabiliriz. Bu durum insanın basit bilişsel gereksinimi ve ilgisinin ulamlamaya yansıdığını göstermektedir (Ungerer, Schmid, ve Kucera, 2013; Chih-Yung Li, 2014).”

Dil konuşucularının sınıflandırması ise (halk sınıflandırması), bilimsel sınıflandırmayla örtüşmemektedir. LADİN, KÖKNAR, SEDİR gibi ulam öğelerinin bulunabileceği ulam düşünüldüğünde, akla, KOZALAKLILAR ya da ÇAMGİLLER ya da İĞNE YAPRAKLI AĞAÇLAR ulamlarının yerine, AĞAÇ ulamı gelecektir. AĞAÇ denildiğinde, ÇALI’lar da akla gelecektir, boyları beş metreye ulaştığından, bunlar ÇALI olarak değil, AĞAÇ olarak değerlendirilecektir. Bir diğer bilimsel sınıflandırmaya göre de, YOSUN ve MANTAR bitkiye ait olmadığından, bitkiler dünyasında yer almazlar. Buna benzer ÖRÜMCEK (insect) de böcek değildir. Özel bir nitelik söz konusu olduğunda, örneğin YARASA, UÇAN MEMELİDİR denilebilmektedir. Görüldüğü gibi halk sınıflandırması, bilimsel sınıflandırma gibi değildir; bu nedenle bu sınıflandırmaya kavramsal hiyerarşi (conceptual hierarchy) adı verilmiştir..
« Son Düzenleme: Ekim 10, 2019, 02:33:32 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #16 : Eylül 06, 2019, 01:01:26 ÖS »
Tür ve Parça-Bütün İlişkileri

Bir ulamın sınırları aynı ya da ayrı ulam içi öğelerinin varlığıyla belirlenir. KUŞ ulamının belirleyici özelliklerinden uçmak, kanat, tüy olurken, deniz kuşlarından PENGUEN ile uçamayan kuşlardan DEVEKUŞU, KUŞ ulamını zayıf öğeler olsalar da, yine de temsil ederler. KUŞ ulamı kapsamındaki SERÇE, GÜVERCİN, PENGUEN, DEVEKUŞU, KİVİ ulam içi öğeleri düşünüldüğünde de, bu öğelerin, aynı anda ulamın kapsayıcılığının öğeleri olmadıkları, yalnızca bu ulamın az ya da çok bazı özelliklerini barındıran öğe oldukları söylenebilir. Örnekleme basamaklarının varlığı, ulam sınırının bulanıklığını gerektirmez. Yalnız parmak, el, kol, gibi organ/örgenlerle bedenin ilişkisi incelendiğinde, BEDEN-kol arasındaki ilişkinin KUŞ-serçe arasındaki ilişkiden değişik olduğu görülür. Serçe, KUŞ’un bileşkelerinden biri değilken, kol, BEDEN’in bileşkesidir. SERÇE’nin KUŞ olmasına karşın, KOL, BEDEN değildir.

Değerlendirilebilir bağıntılar ya da durumsal benzeşmeler üzerine kurulu parça/bütün ilişkisi, başka tür ilişkili kavramlara göre daha somuttur. Bellek bakımından kavranması da daha kolaydır. Parça/bütün ilişkisi, taksonomik “dikey” örgütlenmelerde daha da ayrışır. EV üst ulamını ele aldığımızda, türsel sınıflandırmaya göre EV ulamının müstakil, yazlık, tripleks, yalı, gibi öğeleri bulunmaktayken, parça/bütün açısından üst ulam olarak aldığımızda EV, oturma odası, mutfak, tuvalet, banyo, yatak odası gibi öğeleri de kapsamaktadır.

Ev Ulamı

Benzer biçimde zaman birimlerini de örneklersek, sabah, kuşluk, öğlen, ikindi, akşam üstü, akşam, gece, gece yarısı, yirmi dört saatlik bir zaman birimini kapsayan öğelerdir. Ama hiçbiri “gün” diye adlandırılan yirmi dört saatlik zaman biriminin türü değillerdir, “gün”ü tek başlarına iyi ya da kötü temsil edemezler. “Türsel üst ulamlar, üyelerini kavramsallaştırılmış benzerlikler tabanında toplarken, parça-bütün üst ulamları, parçaları zamansal ve konumsal açıdan kavramsallaşmış birliktelikleriyle ortak bir çatı altında bir araya getirirler (Ungerer ve Schmid, 2006; Önal, 2011).”

Temel Düzey Ulamlar ve Öntürler ile İlişkisi

İnsanın, kendini çevreleyen özdek dünya ve evrende, süreç, düşünü, tasarım, olay ve durumlara değgin sınırsız sayıda değişik özellik barındıran, tüm bunlar ya da bunlara benzer sınırsız sayıda varlığı algılaması ve ayrıştırmasını “ulamlama” düzeneğine bağlayabiliriz. Özdek ya da nesne diyebileceğimiz varlıkların, özelliklerini ya da niteliklerini çıkış noktası olarak aldığını, çözümlediğini ve sınıflandırdığını ve son aşama olarak tüm bu varlıkların algısal bilgisine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ulam içi öğelerin seçilmesi, öntürlerin genelleştirilmesi ve sınırlarının belirlenmesi, böylelikle öntürlerin sınıflandırılması bilgisinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır (Taylor, 2008). Bu noktada öznitelikli olmayan ulam içi öğeler nasıl sınıflandırılmalıdır?

“İlk bakış açısı sözcükten şeye; bu bir referans veya semasyolojik bakış açısıdır. Rosch tarafından kullanılan metodoloji budur ve prototip nosyonunun temelini oluşturur. Dolayısıyla, prototip, bir kelime ile belirtilmesi en muhtemel olan varlık (veya varlık türü) olarak tanımlanabilir. İkinci bakış açısı şeyden kelimeye gider; adlandırma veya tanıma algısaldır (Taylor, 2008).”

Temel düzey ulamlarının, ulam içi öğelerinin benzeştirilerek algılanmış yaklaşık düzgülü oldukları söylenebilir. Bu, bir ulam içi öğesinin bulunduğu ulamı üst düzey temsil anlamındadır. Bu duruma, EŞYA ulamı için YATAK örneklenebilir. Bu düzey, ayrıca, en hızlı tanımlanan düzeydir. Örneğin YATAK, KARYOLA’dan ya da DİVAN’dan çok daha hızlı ve kolay anımsanacaktır. Temel düzey, ulam öğelerinin adlandırıldığı taksonomik “dikey” düzeydir. Çocukların ilk öğrendikleri kavramlar ve bir dilin söz varlığına ilk giren sözcükler temel düzey ulamlarıdır. Örneğin, Batılı çocuklar için ADLAR (adları fiillerden önce öğreniyorlar) temel düzey kavramlarken, Doğulu çocuklar için FİİLLER (fiilleri adlardan önce öğreniyorlar) temel düzey kavramlardır (Nisbett, 2013: 15).

“Öntür ve temel düzey kavramlar çoğu kez ikizleşir. Birincisi ulamların “yatay” örgütlenmesiyle ilgilidir, ikincisi ise “dikey”, taksonomik örgütlenmeyle ilgilidir (Rosch, 1978). Bu iki perspektif arasındaki etkileşim dizgeseldir (Greeraerts ve ark., 1994). Her iki perspektifi de izleyebilmemiz için, sözcüklerin referanslarıyla güvenli bir biçimde eşleştirilebilen bir alan seçilebileceği gibi, bunun tersi de olanak dahilindedir. Öntür, ulamların yatay organizasyonu, temel düzey olarak belirlenirken, dikey/düşey düzey ise sınıflandırma (taxanomy) ile ilgilidir (Rosch, 1978). Yapılan sormacalarda hiçbir biçimde taksonomik düzeyin tekdüze olmaması sonucu ortaya çıkmıştır. KIYAFET temel düzey terimleri şunları içerir: CEKET, GÖMLEK, ETEK, PANTOLON. JEANS öntürsel olmasa da, belki pantolonun bir alt ulamı olurdu. JEANS, CİN, KOT’a PANTOLON denilemez. Temel düzey bir ulamdaki sıradışı öğelerin, öntürsel öğelere göre daha ayırt edici olduklarından, adlarıyla adlandırıldıkları görülmektedir (Taylor, 2008).”

« Son Düzenleme: Ekim 10, 2019, 02:34:46 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #17 : Eylül 11, 2019, 03:06:49 ÖS »
4. Ulamlama Kuramları

NSC Modeli


Çok sayıda sınıflandırma modellerinden biri olan ve Aristoteles’çe öne sürülen bu model, gerekli ve yeterli koşullar (necessary and sufficient conditions ya da NSC) modeli olarak bilinmektedir (özellik-anlamsal yaklaşım ve klasik ya da Aristotelesçi sınıflandırma kuramı). Sınıflandırmada ulamı tanımlayan girdilerin, yani ulam içi öğelerinin nitelikleri ya da özelliklerinin bütünleştirici düzeneklerle ulamsal bilginin özelliğini yakalaması gerekmektedir. Aristotales’e göre “ulamı tanımlayan girdiler”in, yani ulam içinde konumlanacak varlıkların, özellikleri ve nitelikleriyle ulamlanmasıdır. Örneğin KUŞ ulamı uçabilme, kanat, tüy, gaga, pençe özelliklerini barındırır. Bu ulam içine girecek varlıkların bu özelliklere sahip olmaları gerekecektir. Varlıkların tüm özellikleri listelendiğinde, gerekli ve yeterli koşulların bir tür dökümü yapılmış olur. Bu nedenle, Aristotelesçi sınıflandırmada, ulam içi öğe olabilecek bir varlığa çok çabuk karar verilir. Bu sınıflandırmada tüm ulam içi öğelerin “tam öğeliği” (full membership) bulunmaktadır. Öğe olmaları yalnızca “evet” ya da “hayır” yanıtlarıyla kolaylıkla belirlenir. Aristotalesçi sınıflandırmada, örneğin KUŞ ulamında KUŞ’un “uçma” niteliğinin de ulamı belirlemesi, uçamayan (KİVİ) ya da kanadı kırıldığından uçma niteliğini yitiren (KIRIK KANATLI YABANKAZI), KUŞ’ların, ulam içi öğe “tam öğelikleri” ya baştan yoktur ya da sonradan yitirirler. Bu nedenle, bu modelde ulamların özellikleri sınırlıdır.

Öntür Modeli

Öntür görünümü ya da modeli, 1970’li yılların bilişsel psikolojisinin bir ürünü ve temelde Rosch’un ulamların iç yapıları konusunda çığır açan araştırmasıdır (Murphy, 2002; Greeraerts, 1989). Algılanan dünya, yapılandırılmamış, eşleşebilir nitelikler kümesi değildir. Tersine dünyadaki özdek ya da nesnelerin yüksek bağlılaşımlı (korelosyon) yapıya sahip oldukları algılanmaktadır (Rosch, 1978: 29). Bilişsel psikolojide, bir ulamın gerekli ve yeterli koşullarının (NSC modeli), bilişsel dilbilimin klasik - belirsiz kuramına değgin memnuniyetsizlik, çeşitli eleştiriler ortaya koymuştur. Aynı biçimde, Chomsky ve ardıllarının özellik tabanlı bileşensel çözümlemesinin uygulanamaması, akrabalık terimleri gibi aynı anlambilimsel alana ya da o alana içrek ulam öğelerine artan eleştiri ve memnuniyetsizlik de vardır (Greeraerts, 1989). Öntür kuramı, aynı anda hem klasik, hem de bileşensel çözümleme kuramlarına karşı güçlü bir kanıtla ortaya çıkar (Murphy, 2002). Bilişsel psikoloji bu noktadan itibaren alternatif modeller ile kuramların denenmesinde, formülasyonunda, kavram çalışmasının ana sorununun, yani kavramsal kombinasyonun üstesinden gelmede çok ilerlemiştir. Biçimsel sözdizimi (formal syntax) ile yapıbilim (morphology) arasındaki boşluk kapatılmış, dilbilgisinin anlamsal yönleri ortak kavramsal temellerle ilişkilendirilmiş ve böylelikle dilbilimin ilk başarısı Ungerer ile Schmid (1996) tarafından gerçekleştirilmiştir. Öntür kuramı, protestolara, yeniden gözden geçirmelere ve yapılan tüm uyarılara karşın, hala kaotik bir biçimde sürdürülmektedir (Geeraerts, 1989; Wierzbicka, 1990; Nuyts, 1993). Bu kısmen bulanık sınırlar, aile benzerliği, okurlara yetersiz çözümleme yapmak, bu işlem için kullanılan merkez ya da çevre birimleri gibi özelliklerden kaynaklanmaktadır. Yine de, öntür kuramı, bilişsel psikolojideki kavramsal çalışmalarının, öntür görüşüyle karşılaştırılmasına ve bu karşılaştırmaların anlaşılmasına yardımcı olmaktadır (Aberra, 2016).

Bazı ulam içi öğeleri yani varlıklar, bu modele uysa da, bir takım ulamlarda konumlanan ya da konumlanması izlenen öğelerin, özdek ya da nesnelerin yüksek bağlılaşımlı (korelosyon) yapıya sahip olmamaları nedeniyle ulam dışı sayılmalarına eleştirel yaklaşılmaya başlanmıştır. Aristotalesci NSC modelinin, yetkin olmadığı konusunda, Berlin ve Kay (Berlin ve Kay, 1969)’da, NSC modelin eksikliğinden ve hatta kimi durumlarda bu modelin ulamı kurgulayamayacağını, çünkü yapısının buna izin vermeyeceğini savunmuşlardır: Renk spektrumu. NSC modelinde, ulam koşullarının sınırlılığını belirtmiştik. Renk spektrumu ulamında ise, KIRMIZI, TURUNCU, SARI, YEŞİL, MAVİ, MOR diyebileceğimiz renklerin bulanıklılık eğilimleri nedeniyle, bu ulam içinde listelenemezler. KIRMIZI’yla TURUNCU arasında bile bir sınır belirlemek olanaksızdır. Kavram kuramları arasında bir model olan öntür kuramı bu noktada, bir kavram kuramı ve ulamlama modelinin bir kısmını formüle ederek ve deneyimleyerek başarılı olmuştur.

Nesnelerin ya da varlıkların basit bir kavram düzeyinde sınıflandırılmasına (ulamlandırılmasına) odaklandığımızda, bilişsel dilbilimin öntür uygulaması olarak:

•   Öntür temel ilkelerinin bazen yanlış anlaşılarak, bunların diğer kavramsal kuram modelleriyle karıştırılması;
•   Çözümlemeli bir araç yerine, kuramsal bir araç olarak kabul edilmesi;
•   Öntürün tüm kuramsal yapılarını kapsayan olarak kabul edilmesi;
•   Öntürün, özellikle Hint-Avrupa dil ailesinin ad ve edatlarının sözlüksel anlambilim çalışmalarında kullanılması;
•   Bilişsel psikolojiden farklı biçimde, öntürsel sesbilim (phonology), sözdizim (syntax) ve artzamanlı (diachronic) sözlük anlambiliminde, geniş bir kullanım ve uygulama sergilemesi, sağlaması gibi yeni düşünceler ortaya koymuştur.
•   Adlar öntürsel özelliklere ve temsillere sahiplerdir, bu nedenle fiziksel nesneler öntürsel adlardır.
•   Adlar, kendilerini şematik anlamsal sınıflandırma için ödünçlerler.

Bu kaygılar, öntür modelinin yalnızca aynı taxomonik anlambilimsel sınıfa ait olan bir ad grubunu değil, öntürsel modelin başlangıcından itibaren, tüm ad sınıfını kapsayacak biçimde genişletilmesini açıkça göstermektedir (Aberra, 2016).

Rosch ve Mervis (1975)’in yayımladıkları makalede gösterdikleri gibi, temel düzey ulamları gibi, çok sayıdaki ulamda, kendi ulamını kapsayan özniteliklere bağlı kalmak yerine, görünürde ayrı üst düzey ulamlardaki üyeler bir arada tutulur (Ungerer ve Schmid, 2006: 49). Rosch ve Mervis, Battig ve Montague (Battig ve Montague, 1969), birçok ulamda öntür olduğu tespit edilerek, sekiz ulam seçilmiştir. Battig ve Montague’nın (Battig ve Montague, 1969) düzgü listesinden, sıklık değeri 400 ile 5 arasında olan örnekler seçilerek, bilgi vericilere bu listeyi 1’den 7’ye kadar puanlamaları istenmiştir. Araştırma sonucunda MEYVE, BİLİM, SPOR, KUŞ, TAŞIT, SUÇ, HASTA, SEBZE kavramsal ulamlarında öntürler tespit edilmiştir. Rosch’un yine, 1969’daki yaptığı araştırmada, Kucera ve Francis (Francis ve Kucera, 1967) düzgü listesinden seçtikleri on ulamla öntür belirlemeleri yapmıştır (Rosch ve Mervis, 1975; Chih-Yung Li, 2014).

Rosch’un araştırmaları sonucunda elde edilen bulgu, temel renklerin (focal colors) temel olmayan renklerden daha kolay ve daha hızlı belirlenmesidir (Rosch ve Moore, 1973; Rosch, 1975). Dil ediniminde de temel düzey sözcükler daha hızlı edinilmektedir. Dil edinmekte olan bir çocuğun ilk kullandığı sözcükler, temel düzey sözcüklerdir. Bilişsel psikolojinin bir ürünü olan öntürlerin, çok yönlü deneyim birikimine bağlı zamansal kararlılıkları, doğal ulamlar gibi güçlü özellik sergilemeleri, yüksek belirtke geçerliliğine sahip olmaları nedeniyle en bildirici öğeler oldukları söylenebilir. Ulamın stürüktürsel yapısını belirginleştirdikleri, bu belirginleşmeyle de, bilişsel süreçlere kolaylık sağladıkları da söylenebilir. Rosch, birçok ulamda aşamalı yapı (graded structure) bulunduğunu, bazı ulam içi öğelerin öntüre daha benzediğini ve kimilerinin ise çok fazla benzemediğini bulgulanmış, “öntür”ü referans noktası (reference point) olarak tanıyarak, öğelerin benzeşmelerinden hareketle aşamalandırmaya gitmiştir. Ulam içi öğeliğin basamaklandığını ve evet/hayır ikilisinin (binary) bulunmadığını da göstermiştir. Dil kullanıcıların, öntürün ulam içi öğeliği kararları, ulam içi diğer öğelerin, öntür çevresinde yapılanarak, öntüre benzeşmelerinin artması durumunda da, referans noktasına benzerliğin artmasıyla, doğrusal olarak, öntürün öznitelikli öğeliği de artmaktadır. Buna bağlı olarak tam ters durum olarak, sınırdaki sıradışı ulam içi öğelerin, öğelikleri de, niteliklerinin bulanıklaşmasıyla yoka yaklaşır. Bu nedenle, ulam içi öğeler, denk statüde olmazlar. Basamaklandırmaların tutarlı durumlarında, bilişsel ulamlardaki ulam içi öğeler ya da alt öğeler ile karşı karşıya gelindiğinde, alt ulam içi öğe, ulam öğesi olarak temsil edilir. Örneğin, KANEPE, SANDALYE ve MASA, aynı zamanda PERDE ve TELEFON da, MOBİLYA ulamına ilişkin ulam içi öğe olarak kullanılabilir. Kavramsal somut ulamlardaki ulam içi öğelerin, öğeliklerinin değerlendirilmesinin istendiği deney sonucunda, bilgi vericilerce seçilen ulam içi öğenin, öntürsel öğe olduğu kanıtlanmıştır. Kendilerine sunulan varlıkların, hangi ulam içine dahil edilebileceği sorgulandığında da, bilgi vericiler kısa zamanda ve hızlıca öntür belirlemişlerdir (Ungerer ve diğ., 2013; Chih-Yung Li, 2014).

Öntür belirleme sormacalarında, bilgi vericilere, öznitelik listeleme görevi bir bilişsel ulam adıyla sunulur ve tüm öznitelikleri yazılması istenir. Bilişsel ulamların yapısındaki belirli bir özelliğin ağırlığı, bilgi verenlerin göreceli oranı hesaplanarak belirlenir. Willian Labov’ca geliştirilen bir diğer tasarım da, ulam sınırlarının bulanık yapısını test etmek çerçevesinde sunulan resim adlandırmadır. Burada bilgi vericilere nesnelerin resimleri ya da çizimleri verilir, adları istenir (Schmid, 2012). Ulam sınırları, komşu ya da karşıt ulamların varlığıyla belirlenirden yola çıkan Labov, fincan, kase ve vazo arasındaki ilişkinin özelliklerini bilgi vericilerin değerlendirilmesiyle, söz konusu bu üç nesne arasındaki sınırın belirsiz olduğunu kanıtlamıştır (Labov, 1973). Öntürsel nesnelerin adlarıyla ilgili öznel, subjectif bir anlaşmayı, nesnelerin adlarıyla ilgili subjektiflikler arası farklılıkları göstermiştir. Öntürlüğün, öntürlülüğün kullanım sıklığı ile ilişkilendirildiği sonucuna ulaşmıştır. Ayrıca Taylor'ın uzunluğa ilişkin araştırmasında uzun olan, pek uzun olmayan ve kısa olan nesneler değerlendirilmiş, uzunluk gibi soyut kavramların tipik öğelerinin olduğu görülmüştür (Taylor, 2003b). Prototipik olarak uzun boylu insanlara “uzun boylu” denirken, yüksek olan varlıklar “yüksek dağ” olarak ayrıştırılmıştır (Taylor, 2008).

Öntür modeli, NSC modelinin geleneksel kuramına karşı, koşulların ya da niteliklerin gereksizliğini ve gereksizliğe rağmen ulam içi öğelerin benzeşimlerinin bulunduğunu gösterir. Bu benzerlik, 1958’de Wittgenstein tarafından ortaya atılan “aile benzeşimi” kuramı olarak savunulmuştur. Bu benzeşimde ulam içi öğeliğinin “ikililiği” değil, “basamaklılığı” da ifadelendirilmiştir. En iyi olduğu düşünülen ulam içi öğelerin, özellikleri, tipik yani öznitelik taşımaktadır. Varlıklar, yani ulam içi öğeleri bu özniteliklere göre değerlendirilir (Schmid ve Ungerer, 2010).

Kutuplaşma

NSC modelinde varlıkların ulamlanmasında gereklilik ve yeterlilik gözardı edilebilmektedir. Öntür modelinde ise, bilgi vericiler, nesneleri öntür niteliği ölçeğinde basamaklandırır. Örneğin bilgi vericiler, OTOMOBİL ve KAMYON’ları TAŞIT ulamına ait öntür olarak seçmişler, KAYAK, KAYKAY ve ASANSÖR’leri zayıf olarak nitelendirmişlerdir.

•   Öntür kuramında, belirli bir ulam içi öğe, belleksel yapı nedeniyle yeniden birleşmeye meyillidir.
•   Öntürlülük ile ilgili deneysel bulgular işlem kuramlarıyla karıştırılmıştır. Ulamların yapısını işlemede, o yapının kullanımıyla ilgili kuramlardan ayırt etmede başarısızlık gerçekleşmiştir. Dahası, Rosch için tipiklik ayrılıkları, dil konuşucularının ulam içi öğeliği konusundaki yargılarının deneysel gerçeğidir.

Öntür ulam içi öğeleri, çok sayıda nitelik ya da öznitelik ile ilişkilidir. Öntür modeline göre ise insanlar nesneleri öntürle benzerliğine göre ulamlarlar. Dil, benzer bir bağlılaşım (korelasyon) yapısı sergiler. Dış çevre gibi, dil de, yapılandırılmamış elamanlar kümesi olarak kendini göstermez. Sözcükler, bağlamlarını seçme eğilimindedirler, yapılar, sözcüklerini seçme eğilimindedirler. Anlamsal yapılar da, sözdizimsel ve sözcüksel gerçekleşmelerini seçme eğilimindedirler. Goldberg (2006), dillerin tam olarak bu ulamların etkileşimi ve özellikleri nedeniyle öğrenilebildiğini savunmaktadır (Schmid ve Ungerer, 2010).

Ulam içi öğelerinin benzerliği, nitelik ya da öznitelik geçerliliklerine bakılarak hesaplanır, bu nedenle benzeşimin değerlendirilmesi de, “evet” ve “hayır” biçimindedir. Bir şeyin yalnızca iki oluşundan söz eden düz mantığa göre de, bu iki oluş “doğru” ve “yanlış” durumdadır. Dilbigisinde de kullanılan bu “oluş” durumu, dilin dayanak noktalarından biri olan, “olumlu” ve ”olumsuz” tümce kurulumuyla ilgilidir:

•   Kapıyı çalan bendim
•   Kapıyı ben çalmadım.

Bu durum, mantık süreçlerinde “doğru” ve “yanlış” anlatım yolunun olduğunu belirtir. Bu duruma da “kutuplaşma” (polarity) adını veren Löbner (2012), kutuplaşmanın, belirli bir uzlaşımsal ortak alanda (common of use), verili bağlamdaki (context) anlatım tümcelerinin “doğru” ve “yanlış” olacağını söyler. Bu Aristotleles’in Metaphysics’indeki “çelişki ilkesi”ne (law of contradiction) dayanan bir ilkedir:

•   Bir anlatım ya doğru ya yanlıştır.
•   Söylenen tüm tümcelerin kendi önvarsayımı vardır.
•   Yalnızca, bunlara uyumluluk gösterdiğinde tümcelerin doğru olup olmadığı anlaşılır.
•   Özne, nesne, öbek, zaman vb. gibi öğelerin tamamı önvarsayımdır.
•   Tüm bunlar tümcenin ifadelendirdiği göndergeyi daraltır.

Örneğin,
“Kitap okuyorum.”

tümcesinde kişi eki “ben” adılıyla daraltılmış,“Kitap oku-” ile eylem, “ -yor” ile zaman belirtilmiştir. Bu tür önvarsayımlar tümcenin doğruluğuna etki eder. Buna göre anlatımın, önvarsayımla uyumu söz konusudur, uyum yoksa, tümce yanlıştır. Tüm dillerde, “olumlu” ve “olumsuz” tümceler bulunmaktadır. Kutuplaşma kuramı, bir varlığın belirli bir ulama ait olup olmadığının “evet” ya da “hayır” ile belirtildiği durumu gösterir. Böylelikle basamaklandırılmış ulam içi öğeliğinin yanlış olup olmadığı sorgulanır. Ulam içi öğelik, özniteliği gerektirir. Bu kuramla, Löbner, basamaklandırılmış ulam içi öğeliğini, doğal anlatıların evrensel kutupluluğuna ya da önermelerin “konuşma” eylemlerini reddetme yetisine değinerek, doğal dillerin yapısına uymadığını, bir tür “kutuplaşma” durumu oluştuğunu öne sürer. (Löbner, 2013).

« Son Düzenleme: Ekim 10, 2019, 02:30:47 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #18 : Ekim 09, 2019, 02:32:50 ÖS »

5. Öntür Kuramı

Kavramsal ulamlar, yalnızca ulam içi öğeleriyle ilişkili niteliklerle belleğe bağlı değildir, aynı zamanda az çok kesin biçimde depolanmış bilgi yapılarının büyük bir kavramsal ağına gömülüdür. Bu yapıların bir türü çerçeveler olarak bilinir ve sözcükleri tarafından kodlanan kavramların öngörülen bilişsel yapılarını oluştururlar (Fillmore ve Atkins, 1992: 75). Çerçeveler bir biçimde sınırlandırılabilir bilgi yapıları olarak adlandırılırken, diğer bilişsel modeller biraz daha kısıtlıdır. Örneğin Lakoff, idealize bilişsel modeller (1987) üzerine yaptığı çalışmada Fillmore’un ad tekilliği tartışmasına katılır, bu kavramın yalnızca herhangi bir yapıdan beklentilerin karşılandığı bir toplumun idealleşmiş bilişsel modelinde bir anlam ifade ettiğini savunur: Örneğin, evlilik. Bilişsel modellerin kapsamlı bir tanımını “belirli bir alana ait saklı temsiller” olarak tanımlamayı seçen Ungerer ve Schmid (2006: 49), birbirleriyle yakın ilişkideki kişi ve nesne için PLAJ ulamını örneklerken, İNSANLAR, KUM, KABUK, KOVA’nın yanı sıra, eylem ve etkinlik olarak da, YÜZMEK, GÜNEŞLENMEK, KUMDAN KALE YAPMAK’ı ulam içi öğe olarak kullanmaktadır (Schmid ve Ungerer, 2010).

Tartışmaları süren öntür kuramı, dilbilim kuramında sağlam bir yer edinmiştir. Öntür sınıflandırma modeliyle ilgili son tartışmaların önemli bir kısmı, öntürlerin kuramsal durumu ve bilişsel gerçekliği konuları çerçevesinde dönmüştür. Bu örnek öğe niteliğindeki uygunluk derecelendirmelerinin sonuçlarının, temel olarak derecelendirme görevinin yüzeysel etkisi olup olmadığı ya da sıradışı bir üyeliği yansıtıp yansıtmadıkları sorusuyla ilgilidir. Örneğin DEVEKUŞU, KİVİ ya da PENGUEN’in aslında KUŞ ulamının kötü (zayıf) ulam içi öğeleri olmalarına rağmen, öğe olabilirliklerinin vurgulanmasında ısrar edilmesi gibi.

İnsanların, daha doğrusu dil konuşucusunun belleği, dünyayı adlandırıp anlamak için, kendi bilinç ve kültür düzeylerine bağlı olarak doğayı bir takım bileşenlere ayırır, onu ulamlamalar aracılığıyla böler (Aberra, 2016). İnsanların bu sınıflandırmayı psikolojik anlamda, birbirine ait olduğuna inandığı nesnelerle yapmaktadır. Bu girdi sistemleri, bu noktadan bir adım daha ilerleyerek kavramları oluşturur (Smith, 1990). Merkezi sistemler analojik düşünmeye düşkündürler (Mitzen, 1999: 48). Ulamlaştırma, zihinde gerçekleşen bir sınıflandırma işlemidir ve bu işlemin ürünleri zihinsel ulamlardır (Ungerer ve Schmid, 2006).

Ungerer ve Schmid (2006: 49) gibi Taylor (2003), halk ve uzman ulamlaştırmaları arasında ayrım yapar ve bu ayrımın, modellemelerinin öntürsel etkilerinin ulamlamaya karşılık gelen sınırlarının bulanıklık gösterebileceğini iddia ederler. Taylor ayrıca, öntürlük kavramını, dilbilimdeki, örneğin sesbilim (phonology) ve yapıbilim (morphology) alanındaki teknik sınıflara aktarır. Temel düzeyde kavramın, daha genel olarak, genel bilişsel sürecin (ve ürününün) belirdiği görülür (Langacker, 1987: 100, 2008: 16-17; Geeraerts vd. 1994; Schmid, 2007). Örneğin, bir kedinin peşinde koşan bir köpeğin öyküsünü anlattığımızda, bizi dinleyenlerin akıllarına ilk gelecek terimler, kedi ve köpeğin memelilerden, köpeğin bir av köpeği, kedinin bir siyam kedisi olması ya da kötülükten (köpek kediyi kovalıyor) daha çok, herhangi bir kedi ve köpek terimleridir (Ungerer ve Schmid, 2006).

Öntür sınıflandırma kuramına göre, sözcük anlamları bilişsel ulamların yapılarını yansıtmaktadırlar (Ungerer ve Schmid, 2006). Öntür etkilerini sırasıyla gösterirsek:

i.   Birincisi, bilişsel bir ulam içi öğeliği gerekli ve yeterli özniteliklerin listesiyle belirlenmez (Ungerer ve Schmid, 2006). Klasik ya da Aristotelesçi sınıflandırma kuramına bakarsak, ulamlaştırmaya dair geleneksel görüşün gerekli ve yeterli koşullar (necessary and sufficient conditions, kısaca NSC model) çerçevesinde biçimlendiğini görürüz. Bu yaklaşımda ise, bir ulamı tanılayan bir “koşullar öbeği” bulunmaktadır. Ulam öğesi olmak için bu koşullara uymak yeterlidir (Schmid, 2012).

Löbner (2002: 175)’e göre, Aristotalesçi ulamlaştırma modelinin temelleri şöyledir:
•   Ulamlaştırma belli koşullar ya da nitelikler kümesine tabidir.
•   Koşulların her biri kesinlikle gereklidir.
•   Koşulların seçenekleri çift temellidir (binary). Ulam içi öğelik vardır ya da yoktur.
•   Ulam sınırları belirginlik barındırırlar.
•   Ulam içi öğelerin statüsü denktir.

Eleştiriye son derece açık olan, aynı zamanda geleneksel diyebileceğimiz bu yaklaşımda, bir kuş, iki kanatlı, iki bacaklı, gagası olan, tüylü, uçabilen bir varlık olarak tanımlanır. Bu yaklaşıma göre, kanadı kopmuş kuş, geleneksel görüşçe, kuş özelliğini yitirmiştir. Tek kanatlı olsa da, kanadı kopmuş bir kuş, yine de bir kuştur (Seferoğlu, 1999). Buna benzer eleştiri Saeed (2003: 36) tarafından yapılmıştır. Saeed’in kurduğu anolojiye göre, otla beslenen zebra, birkaç küçük böcek yerse, zebra olmaktan çıkacağı anlamını taşıdığını anlatmaktadır.

ii.   İkincisi, bilişsel ulamların, komşu ulamlara yönelik bulanıklık sınırları vardır. Daha anlambilimsel terimlerle, sözlük anlamları, bir referansın iki ya da daha fazla sözcüksel öğe tarafından yönlendirilebileceği biçimde üst üste gelebilir (Schmid, 2012). Nesnelerin fiziksel özellikleri ve renkler bilişsel dilbilimin özü olan sözlük anlamlarına psikolojik ve kavramsal bakışta çıkış noktası olarak hizmet etmiştir (Ungerer ve Schmid, 2006).

1960’lardan bu yana geleneksel yaklaşımı sorgulayan çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan biri de, antropologlar Berlin ve Kay (1969) tarafından yürütülen kavramsal ulamların doğası üzerine yapılan deneysel araştırmadır. Bu ve türdeş çalışmaların dayanak noktası, değişik anadil ve kültürel kökene sahip olmanın, o kültür dilinin değişimi gibi o kültür düşüncesinin de değişerek, düşüncelerin “ayrı” ifadeleneceğini öne süren “görecelik” (relativizm) kuramını sorgulamak olmuştur. Berlin ve Kay, renk spekturumundaki alanlara değinerek, temel renklerin “odak renk” olarak en iyi örnekleri temsil ettiğini bulgulamışlardır. Tüm fizyolojisiyle görsel işlemlemenin kültürel ortaklık çerçevesinde, melez etkilerden bağımsız olduğunu göstermişlerdir. Bu da, diğer algı yetenekleri dışında, temel renk terimlerinin anlamlarının algılanmasının ilginç ve basit bir örneğini oluşturur (Ungerer ve Schmid, 2010). Çalışmalarında, yetmiş sekiz dildeki temel renklerin adları sorgulanmıştır. Berlin ve Kay (1991: 2-3)’in bu çalışmasının sonuçları şöyle özetlenebilir:

•   Dillerde kullanılan temel renk terimlerinin sayısı değişkendir.
•   Tanımlanan temel renkler on bir tanedir: siyah, beyaz, kırmızı, sarı, yeşil, mavi, kahverengi, mor, pembe, turuncu ve gri.

   Dillerde on birin altında temel renk terimi bulunuyorsa, temel renklerin hangilerinin kodlanacağına değgin sınırlamalar bulunmaktadır. Bu sınırlamalar, taşıdıkları renk adı ve sayı değişkeninde dereceli olarak dilleri betimler:

•   Bir dilde en az iki tane renk terimi bulunmaktadır.
•   Tek renkli dil bulunmamaktadır.
•   Bütün dillerde siyah ve beyaz’ın birer adı vardır.
•   Bir üçüncü renk terimine sahip bir dilse, renk terimleri siyah/beyazın yanında kırmızıyı barındırmaktadır.
•   Dördüncü renk terimine sahip bir dil, siyah/beyazın ve kırmızının yanında sarı ya da yeşili barındırır (Önal, 2011).

Bu araştırmalarda elde edilen bulgulara göre, dillerin renk sınıflandırması doğrusaldır ve temel renk terimleri öntür öğelerinin benzeşikliği ortaya çıkmıştır. Ulamın öznitelikli temsilini üstlenen renk, tüm “renk ulamı”nın belirleyicisidir. Öznitelikli temsili üstlenen renge, yeterlilik ölçütünde benzeşen ton, “temsili” ulamın, ulam içi öğesidir. Belirsiz renk geçişleri ulam sınırlarını da belirsizleştirmiş, bulanıklaştırmış, bu nedenle kesin ulam sınırı olmadığı saptanmıştır. Buna göre kan kırmızısı, ateş kırmızısı, bayrak kırmızısının ya da açık kırmızının KIRMIZI ulamında olup olmamaları, geleneksel bakıştaki “evet” ve “hayır” durumundan çok, geçişme durumudur. Dil konuşucularının, anadillerince adlandırılmayan renkleri algılamalarında sorun yoktur, yalnızca anadilinin adlandırmadığı bir rengi, adlandıramaz.

Bütün dillerde, temel renk terimlerinin ortak bazı özellikleri saptanmıştır.
Allan (1986: 112) bunları şöyle aktarır;
Temel renk terimleri form olarak basit sözcüklerdir ve tek heceli yapıdadırlar. Birleşik ad görünümünde temel bir renk terimi yoktur. Anlamsal olarak aynı yapıdadırlar, hiç biri, bir diğerine içrek değildir. Kullanım kısıtlaması olmadığı gibi, temel renk ulamları ya da terimleri herhangi bir üst düzey ulamın altında da yer almazlar (Önal, 2011).

Antropologlar Berlin ve Kay (1969) tarafından yürütülen bu çalışmaları izleyen psikolog Rosch, odak renklerin ayrı dilbilimsel ve kültürel kökenlerinin olması dilden mi, yoksa, bu değişik dilbilimsel ve kültürel kökenlerin pre-linguistik evrede gelişen bilişsel süreçlerden mi kaynaklı sorusunu araştırmaya başlamıştır. Bu araştırma bir bakıma, dünyadaki sözcüklerle, sözcükler ve şeyler arasındaki ilişki sorusuna atıfta bulunabileceğini vurgulamıştır. “Odak renk” olarak kabul edilen renklerin bilişsel tabanlı olup olmadığı araştırılmış, birçok dilde, KIRMIZI, MAVİ, SARI vb. temel renklerin, terimlerinin sözdizimsel aralıkları incelenmiştir. Elde ettikleri sonuca göre de KIRMIZI’da ilginç biçimde bir uzlaşı saptanmıştır.

Bu çalışmaları inceleyen Heider (1971-1972), renk sınıflandırmalarının insanların bilişsel süreçleri (öğrenme, anımsama, belirtilme, dilde gelişme) çerçevesinde işlendiğine, renk ulamlaştırmalarının, açık sınırlı (bulanık) bir öntürün öznitelik özelliğine değil (ulamdaki en tipik durumlar, en iyi örnekler), benzerliği azaltan ve benzerliği azalan diğer renkler ile çevrilmiş bir öntür olarak temsil ediliyor görünmesine dikkat çekmiştir (Taylor, 2008). Bu çerçevede üç ile dört yaşlarındaki Amerikalı ve dillerinde, yalnızca açık/koyu olmak üzere iki terim bulunan Dani yerli çocukların odak renk seçimlerini araştırır. Dani dilinde,

•   Mili (siyah, mavi ve yeşil gibi koyu renkler),
•   Mola (beyaz, kırmızı ve sarı gibi açık renkler)

terimleriyle adlandırılan iki temel renk ulamı bulunmaktadır. Dani çocukları, dillerindeki renk sınıflandırmasının en “tipik” renklerini beyaz, kırmızı, sarı olarak belirlemişlerdir. Ayrıca, sayısal olarak belirtilen, adını bilemedikleri yeni renkleri, sayılar aracılığıyla kolaylıkla öğrenmişlerdir. Rosch da, bir diğer çalışmasında üç ile dört yaşlarındaki Amerikalı çocuklara “bana bir renk göster”, birincil sorusu olan bir araştırmasında, çocukların genelde odak renklere yöneldikleri belirlenmiştir. Ungerer ve Schmid’e göre araştırma sonuçları şöyle yorumlanmıştır;

“Algılama kolaylığı açısından, odak renkler, odak olmayan renklerden daha fazla avantajlıdır. Örneğin, odak renkler üç yaş grubu çocukların dikkatini, odak olmayanlara nazaran daha fazla çekmiştir. Odak renkler, kısa süreli bellekte daha kolay hatırlanabilmekte ve uzun süreli bellekte daha kolay tutulabilmektedirler. Odak renklerin adlandırılması çok daha hızlı yapılabilmekte ve çocuklarca daha erken bir aşamada öğrenilebilmektedir (Ungerer ve Schmid, 2006: 12).”

Bu, dilsel birimlerin özelliklerinin, bu durumda temel renk terimlerinin anlamlarının, diğer algı yeteneklerinden, buradaki algıdan nasıl etkilendiğinin ilginç ve basit bir örneğidir (Schmid ve Ungerer, 2010). Bu noktada dilin algıya dayandığını, algının dile dayanmadığı (Baddeley, 2007: 157), dilin insanın bellek dizgesini belirleyen ve sınırlandıran görüşü, yani görecilik (relativism) görüşünü sarsmıştır. Renklerin ardından, biçimler ve nesneler üzerinde de çalışmalara başlayan Rosch, öntür olarak adlandırılacak kavramların, biçimler ve nesnelerde de geçerli olabilecek psikolojik bir taban olup olmadığı araştırır.

Rosch 1973’te, ideal geometrik biçimlerden kare, dikdörtgen, beşgen, üçgen, çember vb.’nin, algıya yönelim açısından, üstün konumlu olmalarından yola çıkarak, biçim bilgisini (notion of good shape) irdelemiştir. Rosch, odak renklerdeki gibi, biçimlerin de, insan belleğinde doğal öntürler oluşturduğunu, doğada bulguladığımız biçimlerin algılanıp, tanımlanmasında, doğal öntürlerin ana öğe olarak ele alınarak bir tür karşılaştırma öğesi olarak kullandığını öne sürer.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #19 : Ekim 10, 2019, 02:56:05 ÖS »

Aşağıdaki Görsel Rosch 1973’te iyi form seçeneklerindeki biçimler, dillerinde geometrik terim bulunmayan, buna bağlı olarak da geometri bilgisi olmayan Dani yerlilerine gösterilip, sıralardaki “en iyi” öğeleri seçmeleri, dillerinde adlandırmaları istenir. Bilgi vericiler, 1-2-3 olarak belirlenmiş sıralardaki en düzgün kareleri, “en iyi” öğe olarak belirlemişlerdir.

Rosch 1973’te iyi form seçenekleri (Ungerer ve Schmid, 2006:15)

Bu verilere göre, öntürler, ulamların biçimlendirilmesi ve öğreniminde etkin ve etken görev almaktadırlar denilebilir.

   Üçüncüsü gradyan sınıflandırma yapısı, iyi örnek ile uzak ya da kötü örnek olarak değişebilmektedir. Öntür ulam öğeleri, daha fazla sayıda nitelik ile ilişkilendirilir. Andly, bilişsel ulamların içsel tutarlılığının altında yatan ilke, soyutlama düzeyine göre değişir: Tipik olarak, sözde sınıflandırmalardaki ulamlar temel ulamlama düzeyi “HAYVAN”, “ARAÇ” ve “MOBİLYA” yerine “KÖPEK”, “ARABA” ve “MASA” gibi ulamları bulduğumuz öntür prensibi ile birleştirilmiştir (Ungerer ve Schmid, 2010).

Passer ve Smith (2008: 308) birçok kavramın hızlı ve tam tanımının, birçok insan için zorluğunu öne sürüp, gerçekte oldukça kolay olan herhangi bir soruya, örneğin, “Meyve nedir?” sorusuna yanıt vermenin, göründüğünden daha zor olduğunu bildirir. Bu soruya yanıt bulmak, düşünmek, kullanılacak tanımda, meyvelerle sebzeleri karıştırmak olasıdır. Bilimsel ifadeye göre, meyve, bitkinin döllenme sonucu oluşan tohumlarını taşıyan organdır. Sebze ise bitkinin kök, gövde, yaprak gibi üreme amaçlı olmayan bölümüdür. Buna karşın, halk sınıflandırmasında salatalık, domates, kabak, patlıcan meyve değil, sebze olarak kabul edilmektedir. Bu kafa karışıklığını önleyebilmek için, bu soruya verebileceğimiz,

“Elma bir meyvedir.”

yanıtı, kısa ve kestirme bir yanıt olacaktır. Bu temanın bir başka çeşitlemesi, öntür etkilerin, bir ulama ait olup olmadığına karar vermenin psikolojik süreçlerini yansıtmasıdır. Bu nedenle, Osherson ve Smith (1981), bir sözcüğün “çekirdek” (ya da “dilbilimsel”) anlamını ve “üyelik konusunda hızlı kararlar almak için” kullanılan “özdeşleştirme prosedürleri” arasında ayrım yapmayı önermektedirler (Taylor, 2008).

Belleğin “kolay görünümlü” bu tür sorular için, en kısa yoldan verdiği yanıt psikolog Rosch’a önemli bir çıkış vermiş görünümündedir. İlk çalışmalarında (Heider, 1971-1972) “algısal ulamlar” (perceptual category) üzerinde çalışırken, öntürlerin “algısal ulamlar” kadar, “varlıklar” için de geçerliliğini savunarak, “anlamsal ulamlar” (semantic category) üzerine, 1973’de bir diğer araştırmaya geçmiştir. Bu araştırmada, KUŞ, MEYVE, ARAÇ, SEBZE, SPOR, ALET, OYUNCAK, MOBİLYA, SİLAH, GİYSİ başlıkları kullanılmıştır. Her ulam için verili seçeneklerin, bir/yedi değerleriyle en nitelikliden en az nitelikliğe doğru sıralandırılmıştır. Sonuç, beklenildiği gibi, önceki araştırmalarla uyumlu çıkmıştır. Bilgi vericiler, verili seçenekleri, ulam içi en nitelikliden, en az nitelikliğe doğru uzlaşım içinde olmuşlardır. Örnek olarak, KUŞ ulamının bilgi vericilerce ilk seçimi ARDIÇ KUŞU iken ulam içi diğer öğeler şöyle sıralanmıştır: GÜVERCİN, SERÇE, KANARYA, BAYKUŞ, PAPAĞAN, SÜLÜN, TOKAN, ÖRDEK, TAVUSKUŞU, PENGUEN. DEVEKUŞU ise sıralamanın sonunda yer almıştır. Bu sonuca göre, KUŞ anlamsal ulamının öznitelikli, bir başka söylemle öntürü ARDIÇ KUŞU, özellik bakımından en güçsüz öğesi DEVEKUŞU olmuştur.

Rosch’un bulguladığı, renk sınıflandırmasında olduğu gibi, anlamsal ulamların öğelerinde de, psikolojik testlerdeki bulgularda görüldüğü gibi, uyuşumlu örnek iyiliği ölçeğinde derecelendirilebilmesidir. Her ne kadar öntür kuramı düşüncesi önce MOBİLYA, ARAÇ ve SİLAH gibi üst düzey ulamlarla bağlantılı olarak ortaya çıksa da, kısa süre sonra, temel düzey ulamları ya da kavramları açıklayabilirliği görüldüğünde, öntür kuramının daha da yararlı olduğu ortaya çıkmıştır (YATAK, MASA, ARABA ve MOBİLYA, ARAÇ ve SİLAH vb. yerine KAMYON, SİLAH ve BIÇAK) (Schmid ve Ungerer, 2010).

“Burada, yapıbilimsel olarak kısa, basit, ontogenetik gelişimin erken dönemlerinde edinilen ve tespit edilmemiş bağlamlarda söyleme dahil sözcükler buluntulanmaktadır. Temel düzey ulamların öğeleri, kendini bütünsel çokluk olarak algılamaya ve bir olasılıkla, temsile yönlendirmeye sahiptir (Rosch ve diğ., 1976). Ek olarak, benzer motor davranışlarıyla, temel düzey ulamların öğeleriyle etkileşime giriyoruz; örneğin her tür sandalyeye oturuyoruz. Öte yandan, üst anlam ulamları, genellikle aile benzeşmeleri ilkesi etiketli öntür kuramı altında da yer alan ayrı bir ilkeye dayanmaktadır. Rosch ve Mervis'in (1975) gösterdiği, temel düzey ulamlar gibi çok sayıdaki ulam çerçevesinde, niteliklere bağlı kalmak yerine, görünüşte farklı üst düzey ulamlardaki öğeler bir arada tutulmaktadır. Genellikle bir ailenin öğeleri birbirine benzemese de, ortak özelliklere sahip bazı nitelikleri vardır. Aile benzerlikleri kavramı, daha önce Wittgenstein (1958) tarafından GAME ulamının içsel kavramsal tutarlılığını açıklamak için önerilmiştir (Schmid ve Ungerer, 2010)”.

Bunun dışında “eşleştirme” yöntemi aracılığıyla (Rosch, 1975), bilgi vericilere adları söylenen kavramsal ulamların, ad söyleminin ardından, birbirlerine benzer sözcüklerle resimler çiftli olarak gösterilen sormacada, örneğin, KUŞ kavramsal ulamı bildiriminden hemen sonra gösterilen SERÇE-SERÇE, SERÇE-GÜVERCİN türünden çiftli görsellerle, iki tane benzerlik düzeyleri farklı SERÇE görsellerini, bilgi vericiler bu kez, en iyi ve kötü öğe çiftlerini “aynı” tuşuna basarak belirlerken, yanıtlama hızı ölçümlenir. Benzeşik çiftlerle benzeşmeyenlerin arasında tuşa basma süresi farklılaşmıştır. Benzerlerin yanıtı kısa zamanda verilirken, benzeşmeyenlerde bu süre uzamıştır. KUŞ, MEYVE ve ARAÇ kavramsal ulamlarında, SERÇE, PORTAKAL ve OTOMOBİL’in seçim hızı yüksekken, PENGUEN, ZEYTİN ve EL ARABASI bu hızın düştüğü gözlemlenmiştir.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #20 : Ekim 20, 2019, 06:44:30 ÖS »

Rosch 1973’ün kısmi sonuçları (Ungerer ve Schmid 2006:19)

Yukarıdaki tablo Rosch 1973’ün kısmi sonuçlarını göstermektedir. MOBİLYA ve SİLAH ulamınlarındaki KANEPE ve TABANCA ulam içi öğesinin fazlalığı bilgi vericilerin dillerindeki eş anlamlı sözcükler nedeniyledir.

Burada Max Black’in düş ürünü “sandalye müzesi”ne değinirsek, bu müze bir ışık tayfı görünümü sergilemektedir. Beyaz ışığın prizmatik kırılımla oluşan, başlangıç ve bitiş sınırı saptanamayan renkleri gibi, sandalye olarak tanımlanan bir stürüktürün de, benzer biçimde, çok küçük ayrıntılarla, kademe kademe, git gide sandalye niteliğini taşımayan bir öğeye ya da yapıya dönüşmesinin örneklenmesine göre, ulamın var olduğu düşünülen sınırları “sıfır” olmayan, ama sıfıra olabildiğince yaklaşan nitelikte olabilmektedir. Buradan anlaşılacağı üzere, ulam sınırlarının, ulamın en zayıf öğelerinin aracılığıyla durmadan genişleyerek, merkez diyebileceğimiz öznitelikli öğeden (öntürden) git gide uzaklaşarak, bir tür görünmez duruma düştüğünü söyleyebiliriz. “Algısal ulamlar”ın (perceptual category) anlaşılabilir doğalarının, “anlamsal ulamlar” (semantic category)da da anlaşılabilir olduğudur. Ungerer ve Schmid (2006: 19) Black’in müzesini aktarırlar: “Çok ufak farklarla birbirlerinden ayrılan bir dizi sandalye. Binlerce örnek içeren uzun bir sıranın bir başında, bir chippendale sandalyesi, diğer ucunda ise küçük, tanımlanmaz bir ahşap parçası. Bu dizilişi izleyen herhangi normal bir gözlemci ‘sandalye’ ve ‘sandalye olmayan’ arasına bir çizgi çekmekte çok zorlanır.”

Ungerer ve Schmid (2006: 19), sandalyelerin ulam içinde iyi ya da kötü öğe olarak nitelendirilebilmeleri için, farklı sandalyelere özgü stürüktürel ve ergonomik özelliklerin, sandalyenin fiziksel özelliğinin sınırlarını oluşturduğunu, Max Black’in düş ürünü “sandalye müzesi”indeki sandalyelerin ise, bellekteki sandalye ya da sandalyelerin imgeleri, yani “kavramları” olduğunu, bu açıdan bakıldığında da, kavramların, diğer bir deyişle imgelerin, renk tayfında olduğu gibi, başlama ve bitiş sınırlarının fiziki sandalyelerdeki gibi olamayacağını, ancak “iç içe” geçişli bir durumdan söz edilebileceğini belirtmişlerdir. Bu iç içe geçişme bölgeleri de belirsiz sınır (fuzzy boundaries) olarak ifade edilmiştir.

Bu belirsizlik, ulam içi öğe kullanımının öntürden uzaklığına bağlı olarak belirli bir dereceye dek değerlendirilebileceğini öngörür. Bu iç içe geçişme durumu, Labov tarafından araştırılmıştır. Löbner (2002: 177)’deki aktarımda Labov (1973), bilgi vericilere teker teker gösterilen kap resimlerinden, bunların ne olduğu sorgulanmış, yanıtların tutarlı olup olmadığına bakılmıştır.

Labov'un kapları (Löbner, 2002:177)

Elde edilen sonuçlara göre,
•   üç numaralı kap fincan,
•   on numara vazo,
•   altı numara kâse
olarak tanımlanmıştır. Bu üç seçeneğin dışında kalanlar arasındaki yanıtlar tutarlı değildir. Bilgi vericilerden, bu kapların sıcak kahveyle doldurulduğu ya da içlerine çiçek konulduğunu düşünmeleri istendiğinde de, kahve doldurulabilecek birden fazla kap, fincan olarak belirtilmiştir. Öntürsel niteliğe göre, eni/boyu yaklaşık denk, kulplu kapların sıcak içecek için kullanışlı olduğu sonucuna göre, kaplarda boyutun önemi ortaya çıkmıştır. Vazo için ise, boy ölçüt alınmış, eni dar uzun boylu kulpsuz kaplar seçilmiştir. Deney, kapların adlandırılmasında, boyutun önemini kanıtlamıştır. Öntür özelliği gösteren fincanların yaklaşık olarak en ve boylarının eşit olması gerektiği, kulplu ve kahve gibi sıcak içecekler içmek için kullanılmaları gerektiği sonucuna varılmıştır. Öntür özelliği gösteren bir vazonun ise boyunun eninden fazla olması, kulpsuz olması ve çiçek konmak için kullanılması temel özellikleridir.

Araştırma sonuçlarına göre, renk çalışmaları dışında, diğer alan çalışmalarında da görülen odur ki, ulam içi öğeliklerde en iyi, iyi, vasat, kötü gibi bir derecelendirme bulunmaktadır, bu derecelendirmeye bağlı olarak değişik öğeler yer alabilmektedir. Ulam içi öğeliği ya da ulam içi öğeler arasında gözlemlenen bu ayrışmalar net sınır değil, bulanık geçişme alanları yaratır. Bu nedenle, denk statüde öğelerden söz edilemez (Önal, 2011).



MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #21 : Ekim 23, 2019, 06:19:38 ÖS »

Öntür

Düşüncelerin ana bileşenleri olarak kavramları göz önüne aldığımızda, düşüncelerin doğruluğu bilgisini bir biçimde karakterize eden ilkeler için (düşünceler açıklayıcı önerilere karşılık geldiğinde), bir öntür kuramını sorgulamak mantık dahilindedir (Taylor). Öntürler, özgül bir bilgi olmadan etkin/etken duruma getirilen bir ulamın varsayılan değerleridir. Bu nedenle KUŞLAR’dan söz edildiğinde, söz konusu canlıların ulamın tipik ya da öznitelikli özelliklerine sahip olduğu varsayılır; örneğin, ağaçlara tünemek gibi (Rosch, 1977). İnsan belleğinin epizodik (bildirimsel) ayrıntı bakımından zengin olduğuna dair kanıtlar bulunduğu söylenmektedir (Schacter, 1978). Bir sayfadaki metnin konumu (Rothkopf, 1971) ya da bir sözcüğün işitimsel imgesi gibi (Goldinger, 1996), dilin görünüşte ilgisiz yönleri bile, bu bildirimsel ayrıntıları toplayarak sınıflandırır. Ayrıca dilsel olaylar da dahil olmak üzere, olayların meydana gelme sıklığına bağlı bir duyarlılıktan da söz edilebilir (Taylor, 2008).

Öntür, ulamın en fazla sayıda niteliğini sergileyen, bu özelliklerin ulamın en çok üyesi tarafından paylaşılan bir tür belleksel biçimi diyen, Heider (1971)’in “Özellikle algısal alanlarda, anlamsal referansın gerçekçi ya da net öğrenilmesi, odaksal örneklerden genelleme yoluyla ortaya çıkabilir.”i öngörür. Kullandığı bu yaklaşım, Rosch (1978)’un (bağlam dışına çıkılırsa) bir ulamın öntüründe basitçe ifade edebilmesi üzerinedir. Böylelikle sözcük anlamı öntürle eşitlenir. “Ulamlar, içlerindeki öğelerin çoğunu temsil eden ve ulam dışındaki öğelerin en az temsilcisini içeren öntürler ya da öntür örnekleri olarak tanımlanma eğilimindedirler.” Rosch için öntür, ulamın en çok sayıda niteliğini sergileyen, bu özelliklerin ulamın en çok üyesi tarafından paylaşıldığı, ancak karşıt üyelerin paylaşmadığı bir ulam üyesidir. Ulamın kendisi, ulam üyeliğini tanılamadaki önemine göre, farklı olarak ağırlıklandırılmış bir dizi nitelik olarak tanımlanır ve niteliklerin toplam ağırlığı belirli bir eşik düzeye ulaşırsa, bir ulam sınıfına girer. Ulam üyelerinin aynı özellikleri paylaşmasına gerek yoktur ve bu tüm ulam üyeleri tarafından mutlaka paylaşılan bir özellik de değildir (Taylor, 2008).

İnsan belleği, çevresini kuşatan nesnel ya da özdek dünyada gördüğü ya da algıladığı pek çok uyaranı kodlayarak öntür (prototype) adı verilen bir belleksel biçim/imge/kavram üretmektedir. Öntür oluşturulmasına, bir tür özet geçme ya da ortalama değerlendirmesi olarak bakılabilir. Varlıklara belirlenmiş bir ulamın öğesi olmasına karar verilirken, o ulamın özelliklerinden yararlanılmaktadır. Örneğin, KUŞ ulamında, KUŞ’ların yumurtlaması, tüylü olması ve uçabilme özelliğinden daha belirgin ve nitelikli özelliktir. Bu özelliğe göre, tüm kuşlar yumurtlasa da tüylü olmayabilir (PENGUEN) ya da uçamazlar (DEVEKUŞU ve KİVİ). Ulamın en fazla sayıda niteliğini sergileyen, öntürsel yaklaşımda, ulam içi öğelerin, ulamı temsil ettiği düşünülen öznitelikli öğeye göre bir derecelendirme olduğu kadar, öznitelikli öğeliğin belirlediği özelliklerin de bir derecelenmesi olduğu söylenilebilir (Löbner, 2002: 180–181). Bu da, ulamın en fazla sayıda niteliğini sergileyen öğenin, ulamı temsil gücü taşıyan öğenin, odak olarak belirlenmesi ve ulam içi diğer öğelerin odaktaki öznitelikli öğeyle benzeşmeleri ölçütünde, onun çevresinde konumlanmalarıyla oluşur. Böylelikle öntür, bir tür gönderim noktası (reference point) özelliği kazanır.. Öntürün en nitelikli öğe ve ulamın gönderim noktalığı, birbirlerini karşılıklı gerektirir (Löbner, 2002: 179) (Bozkurt, Uzun, 2017). Geeraerts (1989)’ça, alanyazında da sözü edilen, bir öntürün dört özelliğini şunlardır:

•   Öntür ulamları, (gerekli ve yeterli) tek ölçütlü öznitelik kümesiyle tanımlanamaz.
•   Öntür ulamları, aile benzeşmesi yapısı sergilerler ya da genel olarak anlambilimsel yapıları, kümelenmiş ve üst üste binen anlamların bir radyal kümesini oluştururlar.
•   Öntür ulamları, ulam üyeleri derecesi sergiler. Her üye bir ulamı aynı derecede temsil etmemektedir.
•   Öntür ulamları, sınırlarda bulanıklaşır.

Komatsu (1992), aile benzeşmesi görünümü adı altında öntürün beş özelliğini listelemiştir:

1.   Tipikliğin merkezi,
2.   Soyutluk,
3.   Ağırlıklı nitelikler,
4.   Bağımsızlık ve ağırlıkların ilave kombinasyonu: doğrusal ayrılabilirlik,
5.   Merkezi eğilimlerin tutulması (Komatsu, 1992).

Şema ile ilgili olarak, özellikle bir öntürün, örnek modellerin melezi olduğunu ve öntür ile şema arasındaki ilişkinin de, bir şemanın, aile benzerliği görünüşünün özniteliklerini yakalayan tek yapı olduğunu belirtir (örnekler arasında soyutlanır). Öntür kuramına bağlı olan bir gelişme, kavramları temsil eden kullanım şemasıdır. Bu, öntür öznitelik listesinde bir gelişmedir. Bir öğenin özelliklerini belirli boyutlarda, boyutlara ve değerlere bölen bir gösterimi yapılandırır. Öte yandan, bilişsel dilbilimde ikisi arasındaki bu ilişkiler değişmektedir. Langacker (1987b) ilişkileri, sentezleyici bir sınıflandırma etkeni olarak belirtir. Şema, ulamlaştırdığı yapıların ortaklığını temsil eden soyut bir şablondur, bu da onu ayrıntılandırır ya da örneklendirir. Langacker, ayrıca bir şemanın kendi başına bir bütünleşik anlayıştaki bir dizi eleştirel nitelik listesinden farklı olduğunu da belirtiyor. Basitçe özelliklerinden daha az özgünlük ve ayrıntı ile karakterizedir (Aberra, 2006).

Öntürsel yaklaşım, kavramlaştırmaya değgin ayrı görüş belirtse de bir takım kısıtlamalar da barındırmaktadır. Seferoğlu (1999: 82) bu kısıtlamaları iki açıdan ele almış ve özetlemiştir: Birincisi, herhangi bir kavramsal ulamın, öntürünün ayrımını anlatan özelliklerinin içeriğinin çözümlenmesi ve bunların önemliliklerine göre sıralamanın zorluğudur. Sözcükler usumuzda öntür çerçevelerinde ve bu çerçevelerde konumlanan küme durumunda oluşunun kabulü ilk düzeydir. Bunun ardındaki düzeyde, nedensellik ilişkisi kurma zorlaşır. Bir başka eleştiri, kültürel ve çevresel özelliklerden yola çıkarak, sözcük/sözcükleri kullanma sıklık değeriyle öntür seçimlerindeki koşut yapılanma ve öntürün odak olmaktan çok, sıklık değerlerine bağlı seçilmesi düşüncesi oluşturmasına yöneliktir (Bozkurt, Uzun, 2017).

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #22 : Ekim 29, 2019, 08:00:52 ÖS »

Öntürlerin Değişkenliği

Zaman, zamana bağlı dönem, yaşam, yaşam içinde değişik ve değişken etkenlere bağlı olarak değişen öznel ve toplumsal etkiler, coğrafyaya, kültüre, dile bağlı olarak dil kullanıcılarının bağlamlarında, dolayısıyla imgelemlerindeki kavram ve kavramların ulamlarındaki öntürlerde değişiklik ya da farklılık oluşturur mu?

Rosch’taki öntür evrenselliği iddiası, öncelikle “algısal ulamlar”a (renk, geometrik biçim) ilişkin yaptığı araştırmalar yukardaki bölümlerde aktarılmıştı. Ayrı deney yaparak Rosch’un sonuçlarını doğrulayan Heider (1971-1972) ve yine Rosch (1973)’un çalışmaları, ayrıca Berlin ve Kay (1969)’ın renk ulamlarındaki çalışmaları, Rosch’un ileri sürdüğü “öntür evrenselliği” iddiasını kanıtlar durumdadır. Yalnız, “algısal ulamlar”ın yanı sıra, “anlamsal ulamlar”da yaptığı çalaşmalar için Rosch (1978), şöyle bir sav önermektedir; “şuna dikkat edilmelidir ki… ulamlaştırmadaki konuların, kültür içinde bulunan ve belli bir zamanda o kültürün dili tarafından kodlanmış ulamları açıklaması gerekmektedir. Ulamların oluşması derken, onların kültür içindeki oluşumunu kastediyoruz.” Algısal ulamların “doğal” öntürleri olduğunu söylerken, diğer yanda, anlamsal ulamların iç yapılarının işlemlenme biçimlerinden etkilendiğini, yani değişebilirliğini ileri sürmektedir (Önal, 2011).

Ergenç’e göre de, kültür farklılıkları, doğrusal olarak öntürleri etkilemektedir, öntürler kültürden kültüre değişkenlik gösterebilirler: “Dış dünyaya ait her kavram, bireyin beynine, içine doğduğu toplumun özellikleri, gelenekleri, görenekleri, yaşam biçimi, içinde bulunduğu coğrafi koşullar, tarihsel geçmişi, dünyadaki konumu, kısacası dünyaya bakış açısıyla biçimlenmiş ve anlamlandırılmış olarak yerleşir” (Ergenç, 2001: 12).” Söz gelimi “ekmek” kavramı evrensel olarak kendisini oluşturan bütün özellikleriyle her toplumda vardır. Ancak, her toplumun bu kavrama yüklediği anlam ve duygu değeri… o toplumun özelliklerine bağlı olarak değişecektir. Buna bağlı olarak “ekmek” kavramının çağrışımları da kullanım alanı da, ilişkileneceği diğer kavramlar da farklı olacaktır” (Ergenç, 2001: 13).

“Bilişsel ulamlar”a ait öntürler, hangi bağlamda kullanılıyorlarsa değişkenlik gösterecektir. “Kollarında bir köpek bulunan genç, güzel bir kadını karşılamak için kapıyı açtı.” tümcesinde söz konusu edilen “köpek”in, “KÖPEK” ulamının öznitelikli öğesi olduğunu düşündüğümüz Kangal, Cocker, Alman çoban köpeği gibi saldırabilen ırkların dışında, kucakta taşınabilecek kadar ufak, kolay kolay zarar vermeyen Shih tzu, Kaniş, Maltiz gibi köpek ırklarından birini çağrıştıracaktır (Ungerer ve Schmid, 2006: 45, Önal, 2011). Batılı bir bireyin çalışma masası aşağı yukarı yetmiş santim yüksekliğinde olurken, Doğulu bir bireyin geleneksel çalışma masası aşağı yukarı otuz santim yüksekliğinde olacaktır. Bir kitap okuma rahlesinin kanatlarının kesişme yeri de on bir santimle yirmi dört santim arasında olabilecektir. “Masa”, çalışma ya da okuma masası olarak adlandırabileceğimiz masalar, kültürler arasında değişkenlik göstermektedir.

Buna bir diğer örneği belki mimariden verebiliriz: Hem geleneksel Türk evlerinde, hem de geleneksel Japon evlerinde çağdaş çözümlemelerin etkileri yanı sıra sürdürülebilir geleneksellik farklılaşmıştır. Geleneksel Türk evinin stürüktürü, “hayat” çevresine odaların yerleştirilmesi vb. değişmiş, ama malzeme (kullanılacak eşyalar) geleneksel kalmıştır, malzemesi geleneksele dönüktür. Geleneksel Japon evlerinde ise, geleneksel stürüktür korunmuş, malzemesi çağdaş çözümlerle değişime uğramıştır. Her iki kültür de, çağdaşlaşmayı gelenekselliğe katarken, farklı çözümler üretmiş, dolayısıyla kültür farklılığına bağlı olarak, kavram, ulam ve öntürlerinde de farklılıkların oluşumu kaçınılmaz olmuştur. Bir diğer örnek olarak, aynı kültürde ve aynı anadilde yaşadıkları görünen aynı toplumdaki bireylerde bile, bir ayrım olarak, “amca ve dayı” değişkenini verebiliriz. Daha ritüel, anaerkil ve belki daha eski yapılanmalardan gelenler, tanısın tanımasın aile dışındaki kendinden büyük herhangi bir erkeği “dayı” olarak çağırırken, ataerkil yapılanmalardan gelenler “amca” hitabını kullanmaktadırlar.

Öntür Kuramının Eleştirisi

Kavramlar ve Kavramsal Yapı (1989)’da Medin, kavramların öntürlerin çevresinde konumlandığı düşüncesinin hala geçerli olmasına karşın, daha deneysel ve özgül düzeyde öntür modellemesinin iyi sonuç vermediğini, öntür kuramının, kavramları bağlamdan bağımsız olarak ele aldığını söylemektedir. Buna karşı, Roth ve Shoben (1983)’in tipiklik yargılarının belirli bağlamların bir fonksiyonu olarak değiştiğini gösterdiğini de eklemiştir. Örneğin, ÇAY, mola veren sekreterler bağlamında SÜT’ten daha tipik bir içecek olarak değerlendirilir, ancak bu sıra, mola veren kamyon sürücüleri bağlamında tersine döner. Benzer biçimde, (Medin ve Shoben, 1988), birleştirilmiş kavramların tipikliğinin, bileşenlerin tipikliğinden tahmin edilemeyeceğini de belirtir. Açıklayıcı bir örnek olarak, KAŞIK kavramına gönderme yapmaktadır: İnsanlar,

•   KÜÇÜK KAŞIK’ları BÜYÜK KAŞIK’lardan,
•   METAL KAŞIKları TAHTA KAŞIK’lardan daha tipik kaşıklar olarak değerlendirir.
Konsept kaşığı öntürsel bir kaşıkla temsil ediliyorsa, sırasıyla;

•   küçük METAL KAŞIK,
•   küçük TAHTA KAŞIK,
•   büyük METAL KAŞIK,
•   büyük TAHTA KAŞIK

en tipik - en az tipik olmalıdır. Bunun yerine, insanlar büyük tahta kaşıkları, küçük tahta kaşıklardan ya da büyük metal kaşıklardan daha tipik kaşıklar olarak bulur (ayrıca bkz. Malt ve Smith, 1983). “Bir öntür modelin bu sonuçları ele almasının tek yolu, çoklu öntürleri belirlemektir. Ancak bu strateji yeni sorunlar yaratır. Açıkçası, bir sıfat ad birleşiminin her biri için ayrı bir öntür olamaz, çünkü çok fazla olası birleşim vardır. Bir kişi KAŞIK gibi kavramlar için farklı alt türler olduğunu öne sürebilir, ancak alt türlerin nasıl ve ne zaman oluşturulduğunu açıklayan bir kuram gerekir. Mevcut öntür modellemeleri böyle bir kuram sağlamıyor (Medin, 1989)”. Medin’e göre, öntür kuramının üçüncü sorunu, Barsalou (1985, 1987)’nun,

"kamp gezisine alınacak şeyler" ve
“diyette yenilecek yiyecekler"

türünden özgül amaçlara yönelik ulam araştırmalarından kaynaklanmaktadır. Barsalou, hedef türevli ulamlarda da, diğer ulamlarla aynı tipiklik etkileri bulunduğunu gözlemlemiştir. Ama bu benzerlik, bir ortalama ya da öntür benzerliğinden çok, ideal benzerliktir. Örneğin, diyette yenilecek yiyecekler ulamında, örneklemin en az kalori idealine yaklaştığı ölçütünde tipiklik derecelenir. Yapay oluşturulan ulamları kullanarak yapılan deneysel çalışmalar da, öntürler için sorun yaratmaktadır. İnsan sınıflandırmasına ait birçok değişken ilişkilendirilir ve bu nedenle de bunlar birbirleriyle karıştırılır. Yapay oluşturulan ulamlara sahip deneysel çalışmalar için genel gerekçe, bazı değişken ya da değişkenler kümesini yalıtlayabilmeleri ve bazı doğal bağlılaşımlara aykırı olabilmeleridir. Bulanık ulamlarla ilişkili göze çarpan olaylar, yapay oluşturulmuş ulamlarda gözlenir ve bunlardan bazıları öntür kuramıyla tutarlıdır (Medin, 1989). Tipiklik etkileri, odaksal öntürlerin çevresinde konumlanım, öntürlerin yetkin biçimde sınıflandırılması, dil kullanıcılarının öntürler oluşturarak tanımsız ulamları öğrendikleri düşüncesiyle tutarlıdır. Sorun, ayrıntılı çözümlemede ortaya çıkmaktadır. Öntür kuramı, ulamdan soyutlanan “tek bilgi”nin, bir tür odaklaşma eğilimi anlamına gelmektedir. Öntürsel bir temsil, ulam büyüklüğü, örneklerin değişkenliği ve niteliklerin bağlılaşımları hakkındaki bilgileri aktarır. Söz konusu bu kanıt, insanların bu tür bilgilerin üçüne de duyarlı olduklarını gösterir (Estes, 1986b; Flannagan, Fried, & Holyoak, 1986; Fried & Holyoak, 1984; Medin, Altom, Edelson ve Freko, 1982; Medin & Schaffer, 1978).

Ulamlama öntürü için, bireysel izlerin etkinleştirilmesine odaklanan ya da dayanan bir kalıptır, da diyebiliriz. Örneğin, küçük kuşların büyük kuşlardan daha çok ötmesi (şakıması) daha olasıdır ve bu bilgi ya da sezgi için, küçük kuş türünden tek bir kuştan edinilmemiştir. Dil konuşucusunun çok sayıda bağlılaşım üretebilmesi, dil konuşucularının öntür kullanım zorunluluğu düşüncesi için sorunludur, çünkü, öntürsel temsiller, dil konuşucularının ulamlamalarıyla ilgili, gösterilemeyecek kadar çok bilgiyi seçiyor görünmeleridir.

“Öntür kuramının, yani öntürlerin, bir başka sorunu da, hangi ulam yapılarını öğrenmenin daha kolay ya da daha zor olduğu konusunda kestirimlerinin yanlış olmasıdır. Örneklerin öntürlerle benzeşimi temelli sınıflandırma sürecini kavramlaştırmanın bir yolu, bir ölçüte karşı kanıtların toplanmasını içermesidir. Örneğin, bir örnek, öznitelikli bir özellik, toplamı gösterirse (uygun biçimde ağırlıklı), o zaman bir kuş olarak sınıflandırılır ve bir üye ulamda ne kadar tipik olursa, ölçüt o kadar çabuk aşılır. Bu kestirimin kilit yönü, örnekleri doğru biçimde üyeler ya da üye olmayanlar olarak seçebilmek için kullanılabilecek bazı özelliklerin ek özelliklerinin bir araya gelmesi gerektiğidir. Bu kısıtlama için teknik terim, ulamların doğrusal olarak ayrılabilir olması gerektiğidir (Sebestyn, 1962). Bir öntür sürecinin tüm üyeleri kabul etme ve tüm üye olmayanları reddetme anlamında çalışması için, ulamların doğrusal olarak birbirinden ayrılması gerekir. Doğrusal ayrılabilirlik insanların ulamlaştırmasında bir kısıtlama gibi davranıyorsa, diğer etkenler eşit olduğunda, insanlar doğrusal olarak ayrılabilen ulamları öğrenmeyi daha kolay bulmalıdır. Bununla birlikte, uzun bir öyküyü kısaltmak için, çeşitli uyaran materyalleri, ulam büyüklükleri, konu popülasyonları ve yönergeler kullanan çalışmalar, doğrusal ayrılabilirliğin insanın sınıflandırma öğreniminde bir kısıtlama olarak işlev gördüğüne dair herhangi bir bulguya ulaşamamıştır (Kemler-Nelson, 1984; Medin ve Schwanenflugel, 1981; ayrıca bkz., Shepard, Hovland ve Jenkins, 1961; Medin, 1989).”

Yukarda aktarıldığı gibi, türdeş evreleme öbeklerinin etkisi, öntür kuramının uygulanımı hakkında, sorular sormaktadır. Bunların dışında öntür modellemelerin, ulamlaştırmalarda gözlenemeyen kısıtlamaları anıştırdığını, dil kullanıcısının kolay ulaşabilir sıradan bilgisine karşı duyarsızlık öngörüsünde bulunduğunu ve ulamlaştırmada oldukça belirgin bağlam duyarlılığını yansıtamadığını da ekleyebiliriz.

1970 ve 80'lerde, açıktan açığa savunulmasına rağmen, araştırmacılar, öntürün anlambilimsel versiyonuna, daha genel anlamda, “anlamsal bir kuram”ın içine sokulmasına eleştirel yaklaşmaktadırlar. Bunlardan Hummel (1994) ve Coseriu (2002), öntür etkisinin, sözcük anlamlarını oluşturan kavramsal ulamlarla dünyasal gerçeklikler arasında yanlış eşleşmeyle, ortaya çıktığı öne sürerler. Öntürsel örneklerin, öntüre bağımlı nitelik derecelendirmelerinin, kavramların değil, dünyanın yapısını yansıttığını söylemektedirler. Örneğin, “KEL” sözcüğünün sözcük anlamı çok açık olsa da, bunu kel bir bireye söylemenin doğru olup olmadığını öngörmek zorlaşabilir. Bu temanın bir diğer çeşitlemesi, öntürsel etkilerin, bir öğenin kullanım açısından ulam içi öğe olup olmadığı kararı bir psikolojik süreç de barındırmaktadır. Bu noktada Osherson ve Smith (1981), herhangi bir sözcüğün dilbilimsel anlamıyla, hızlı kararlarla alınan öznitelikli öğeliği özdeşleştirme yöntemlerinin ayırt etmeği önerirler (Taylor, 2008).

Löbner (2002: 187)’e göre de, belirgin sınırlı ulamlar “en iyi” denilebilecek örnekler bulundurmaktadır. TEK SAYILAR ulamı ele alındığında, bu ulamı “en iyi” örnekleyenlerini “1, 3, 5, 7, 9” sayılarıyla belirlemiştir. Buna karşın 873691’de tek sayıdır. Yine de bu konum, KİVİ ya da EMU’nun “KUŞ’luk” özellikleri ile, VAZO ya da FİNCAN’ın ne oldukları hakkında kolayca tartışılabilecek norm dışı bir KAP’ın konumuyla karşılaştırılabilecek bir konum değildir. Tek sayılık değerin koşulları, sıfırdan büyüklük ile ikiye bölünememektir. Bu koşulları barındıran sayıların hepsi tek sayıdır. 1, 3, 5, 7, 9 rakamları, TEK SAYILAR ulamı için en hızlı karar verilen rakamlardır, öznitelikli ulam içi öğesi olarak da düşünülebilirler, bu bakımdan temsil nitelikleri de yüksektir. Ulamda hiyerarşik bir yapılanma düşünsek de, belirgin sınırlı TEK SAYILAR ulamı ulam içi öğesi olarak referans veremezler. Diğer öğelerle kıyaslanabilecek özgüllüğü barındırmazlar (Önal, 2011).

Taylor (2008), KUŞ, MEYVE gibi ulamlar söz konusu olduğunda bile, öntürün ulamın nitelikli öğesi olup olamayacağının bilinememesinden, öntürün ulamı temsil etmede yetersiz kaldığından söz etmektedir. Hangi varlıkların ulamın öğesi olabileceğini, öntürden uzaklaşarak ulamı ne kadar genelleyebileceğimizi, bu bağlamda ulamın aşağı yukarı sınırlarını bilmemiz gerektiğini de eklemektedir.

Bu açıdan bakıldığında, VİŞNE, ELMA, KARPUZ, MUZ ve LİMON’un aynı ulamın öğeleri olduğunu düşündüğümüzde, birbirlerine hiç benzemeyen bu öğelerin aynı ulamda yer almaları ve temsiliyetlerin güçlülüğü çok açık değildir. Renk ulamlarında olduğu gibi, belirsiz sınırlı ulamlar düşünüldüğünde ise, ulam içindeki yapının derecelenmesi doğaldır. Bunun yanında, belirgin sınırlı ulamlar, örnek olarak üst düzey ulamlardan da genişlemiş ulamlarda, sorun çıkabilmektedir. Yukardaki örnekten yola çıkarsak ÇİLEK ve KARPUZ’un ya da BOĞA ve AKREP’in karşılaştırılacak ortak yanları olmasa da, bir gurup MEYVE, diğer grup HAYVAN ulamlarının tartışılmaz öğeleridir. Böyle bir noktada da ifade edilen, ulam içi öğelik bir “karşılaştırma” konumu değil, “gerekli koşulları oluşturması” konumudur, Löbner (2002:187). Ulamlar öntürlerin iyesi konumunda olsalar da, öntürler, ulam için referans noktası konumunda ve zorunda değillerdir. Ulam yapısındaki basamaklanmada, öğelerin sıradizinsellik bulundurması zorunluluğu yoktur. İlk anımsanan öğelerin, ulamı temsil eden “en iyi” öğe olma zorunlulukları da yoktur (Önal, 2011).

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #23 : Kasım 16, 2019, 02:51:33 ÖS »

6. Belirsiz Sınır

Daha önce ulam sınırlarının belirsizliğini kısmen de olsa ifade etmiştik. Belirsiz sınır üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Öntür etkilerinin dilsel-anlamsal ilişki düzeylerine ilişkin kuşkuculuk, “tek sayı” ve “kel” gibi kavramlarda söz konusu edildiğinde kabul edilebilir görüşe sahip olmakla birlikte, meyve vb. ulamlaştırmalarda kabul edilmezlik üstünden yürümektedir. Örneğin BALKABAĞI ve ZEYTİN’in meyve olup olmadığına ilişkin belirsizlik bulunmaktadır. Bu kavramın kusurluluğundan değil, kavramın doğası gereği bulanıklılığından kaynaklanmaktadır. Bunun gibi, Berlin ve Kay, değişik anadil ve kültürel kökenden gelenlerin KIRMIZI’yı en iyi örnek olarak kabul etmeleriyle ilgili, şaşırtıcı derecede uzlaşım bulgulasalar da, koyu-kırmızıdan mora ya da turkuaz benzeri bir maviden yeşile kadar olan renk yelpazesi için çok daha az uzlaşım bulgulamışlardır (Schmid ve Ungerer, 2006). Black'in bu konudaki araştırmasında “sandalye” ile “sandalye olmayan” benzeşik birçok nesne arasına sınırlama zorluğu ortaya çıkmıştır (Black, 1949). Quine (Quine, 1960)’in “belirsiz sınır” araştırmasının konusu dağlar, Schmid’in “belirsiz sınır” araştırmasının konusu ise ev ulamlamaları olmuştur (Schmid, 1993; Chih-Yung Li, 2014).

Ulamlardaki “belirsiz sınır” birçok araştırmanın konusu olmuştur. Kutuplaşma kuramı, herhangi bir varlığın/öğenin bir ulama aidiyeti “ikilik” oluşumu göstermektedir. Löbner (Löbner, 2012), “belirsiz sınır” için şu çıkarımları sunmuştur:

• anlam çeşitliliği
• anlamın bilinememesi
• anlamın özensiz kullanımı
• anlamının esnekliği

Benzer sözcüklerin ayrı insanlarca ayrı anlamlandırılması söz konusu olabilir. Dil kullanıcılarının göreceli bilgiye sahip oldukları, sözcüklerinin tanımlar yardımıyla betimlendiği bir anlamı ve aynı sözcüklerin kullanımdaki anlamlarının ayrı olması (anlamlandırma) olasıdır. Aynı insanın bilgilenmesinin her düzeyindeki bilgilenme basamaklarının örtüşmediği düşünülmelidir. Eklembacaklılar sınıfının üyeleri olan kabuklular göz önüne alındığında, insanların ıstakozu bir deniz canlısı olarak bu sınıftan, dolayısıyla sınıfın diğer üyelerinden (akrep ve örümceklerden, böceklerden, çokayaklılardan) soyutladığı, aynı biçimde örümceği bir böcek, yaprağı, çiçeği, kökü olmayan yosunu da bitki olarak algılayarak, kavramlaştırdığı da eklenebilir.

En iyi ulam örnekleri için öntürü tanımlayan ve ulamların depolanması ve geri çağrılması için bilişsel referans noktaları olarak hizmet ettiklerini savunan Rosch’un, bu düşüncesine karşılık, Labov (1973), FİNCAN, KUPA ve KAP gibi kavramsal ulamların katı ulam sınırlarıyla ayrılmadığını, bu sınırların birbirleriyle solmuş göründüğü gözlemine atıfta bulunarak, ulamlar arasındaki bulanık sınırlar kavramını kullanmıştır (Labov, 1973): Nesneler, olasılıkla bazı kişilerce KUPA olarak adlandırıldığı için, diğerleri tarafından da KUPA olarak adlandırılır (Schmid ve Ungerer, 2010). Sözcüksel öğeler ve özdeğe ya da nesneye özgü yapıların, yalnızca uygun durumsal bağlamlarda temsil edilmediği görüşünden yola çıkarak, aynı biçimde, onların bellek haritalarına gömüldüklerine de söyleyebiliriz: Çerçeveler, senaryolar ya da genel olarak, sözcüksel kavramların güdülendiği bilişsel modeller. En azından dilin öğrenilmesinin ilk aşamalarında, bütünleyici, kapsayıcı bu bellek haritalarının ya da yol ilişkilerinin, yani belleksel altyapımızdan yararlanarak tanımlanmış bağlantıların bir kılavuza dayanmasıdır (Schmid ve ungerer, 2010).

Dilbilim, dolayısıyle bilişsel dilbilim, genel olarak iki düzey ulamlamayla ilgilidir. Araştırma nesnelerini tanımlamak için kullanılan sözcükler, sözcükbirimler, adlar, vb. gibi dilsel ulamlar ve dilsel ulamlar tarafından tanımlanan ulamlar (Taylor, 1995). Her iki disiplin de, ulamların ve kavramların, basitten karmaşığa ve taxonomik olarak yapılandırıldığını ve organize edildiğini varsaymaktadır (Murphy, 2002). Gerçek dünyaya karşı, ideal dünya öntür farklılığı, kısaca, bir ulamın gerçek dünyadaki öznitelikli öğesine atıfta bulunmak,“ideal” (bilişsel) dünyadaki bir ulamın bir anlamda en değerli öğesini ifade eder. Gerçek dünya öntürleri ve ideal dünya (idealistic) öntürleri oldukça şeffaftır. Ulam tek bir öntür üyeye sahip olduğunda, bu üye yeni bağlamlar için bir anlam uzantısına da sahip olabilir. Yeni bağlamlarla (context) ve alanlarla (domain) ulamda belirsizlik ortaya çıkabilir (Aberra, 2006).

Anlam Çeşitliliği

Öntür kuramının verimli bir uygulaması, özellikle çok dilli bir davranışın, yani dilsel bir biçimin (sözcük, bağıl biçimbirim, sözdizimsel yapı vb.) tipik olarak farklı anlamları barındıran yapısıyla ilgili olduğu bilinmektedir. MEYVE sözcüğü, önce ELMA ve MUZ’lara, sonra da HİNDİSTANCEVİZİ ve ZEYTİN’lere atıfta bulunmak için kullanıldığında, sözcüğün, olası anlamından söz edilmektedir. Ancak, “EMEĞİMİN MEYVELERİ”nden söz edildiğinde ya da “ÇALIŞMAM MEYVE VERDİ” denildiğinde (Geeraerts, 1997: 16), biyolojik ulamdaki bu sıradışı üyeler, asil üyeleri değil, duyularla genişletilmiş sözcükleri belirginleştirir. Meyve sözcüğü çokludur, yani tanımlanabilir birden çok anlama sahiptir. Çokanlamlı (polysemy) meyve benzeri herhangi bir sözcüğü öntürsel yapılanmaya zorlamak cazip gelebilir. Lakoff (1987: 416-19), çok yönlülüğü şu terimlerle tartışmaktadır: “Öntürsel” ya da “en temsili” anlamına odaklanılmış çokanlamlı bir öğenin, bir diğerini ya da diğerlerini türetilebileceği çeşitli anlamları olabilir. Bu çok yönlülüğe yönelik, “radyal ağ” yaklaşımı popüler olmuştur (Taylor, 2003a). Bununla birlikte, bu yaklaşıma değgin bazı uyarımlar da söz konusudur. “Duyular ulamı”nı (Lakoff, 1987’de anlatıldığı gibi) “öntürsel” anlamda olduğu gibi ya da bir çoklu/çoğul “ulam” ve “öntürsel” terimleri gibi, farklı bir biçimde kullanıyor muyuz? Rosch'un çalışma izleğine göre kullanıyoruz (Taylor, 2008). Bazı durumlarda, ulam farklı duyulardan oluşur; diğerlerinde ise, aynı kavrayışın (ya da kavramın) farklı örnekleriyle karşılaşılır. Örneğin, HAYAT ulamında, SEVGİ, MUTLULUK, AŞK, HUZUR vb. gibi farklı duyumlarla karşılaşılabileceği gibi, aynı zamanda NEFES, RUH, CAN, VAROLUŞ vb. gibi öğelerle de karşılaşılabilir.

“Duyular ulamı” ya da “çoklu/çoğul” anlamlı bir sözcük söz konusu olduğunda, “ulam” ve “öntürsellik” terimleri olduğundan değişik kullanım alanlarına yönelmektedirler. Bu durumlarda ulamların farklı duyulardan oluşmasıyla ya da bir ve aynı anlayışın/kavramın ayrı örnekleriyle karşılaşılmaktadır. Çokanlamlı (polysemy) bir sözcüğün tanımlanabilir algılarının her biri, kendi iç yapısı, öntürsel örnekleri vb. kendilerine ait bir ulam oluşturmaktadır. Tipik olarak, uzamsal olmayan alanlara uzaysal kavramları haritalayan çok genel kavramsal metaforlaşmanın gerekçesinin temelinde, uzamsal olmayan bir duyumun daha merkezi bir algılanmasıdır. Lakoff için (1987: 416-17), uzamsal uzam duyusu (uzunlamasına/dikey) zamansal duyudan (zaman boyunca/ uzun süre) “daha merkezi”dir. ZEYTİN’in MEYVE ulamının temsilcisi olmadığı konusunda aynı düşünce paylaşılsa da, zamansal anlamda, örneğin; “temsiliyeti az” ya da “daha az iyi” olarak kabul edilmektedir. Bu örneklemeye de çokanlamlı bir sözcüğün, bir bakıma, mekansal anlamda örneklenmesi de diyebiliriz. Bu durumda dil konuşucularının her iki duyuya da hükmetmesi gerekmektedir ki, her bir duyu eşit derecede merkezidir. Lakoff’un radyal modeli, bu nedenle oldukça sıradışı görülmüştür. Deneysel kanıtlar, radyal ulam ağlarının aslında dil konuşucuları için küçük bir psikolojik gerçekliğe sahip olabileceğini düşündürmektedir (Sandra ve Rice, 1995). Ayrıca bazı çokanlamlı sözcükler söz konusu olduğunda, bir “duyu ulamı”ndan söz etmek oldukça zorlayıcı görünmektedir (Taylor, 2008).

Her ne kadar bağlantılar algılanabilse de, değişik insanlar, değişik duyular, insanlara yönelik aynı duyunun ayrı algısal düzeyleri, tutarlı olması bir yana, az kullanışlı bir ulam oluşturmamaktadırlar. Bu durum bir renk spektrumu gibi düşünüldüğünde, spekturumun uçlarında, bir sözcüğün farklı kullanımının, iki ayrı duyuyu mu, yoksa bir ve aynı duyuyu örnekleyip örneklemediğini belirlemenin zor olduğu durumlar bulunmaktadır. Ancak kararın hiçbir biçimde açık olmadığı, başka durumlar da vardır. Belki de tüm bunlardan çıkarılacak en mantıklı sonuç, bir sözcüğü bilmenin, bir dizi kullanım modellerini (olası, çok büyük ve açık uçlu bir dizi) öğrenmeyi içermesidir (Taylor, 2008).

Bir dili geleneksel sembolik kaynakların envanteri olarak yorumlayan Langacker’a göre de, sözcükler, çakanlamlılıklarına bağlı olarak esneklik barındırırlar (Langacker, 1987). Doğal diyebileceğimiz bu esnekliklerin, anlamlarında belirsizlik (vagueness of meaning) olarak algılanabilmesi olasıdır. Dil konuşucuları, çevrelerindeki nesnel/özdek varlıkları öznellikleriyle algılayıp, anlayıp, anlamlandırırlar. Hatta “dil”leriyle kurdukları yeni bir dünyaya, “dil” aracılığıyla baktıkları dünyalarına, bu anlamda göreceli (relative) dünya ya da bakış açısıdır denilebilir. Güzel/çirkin, uzun/kısa, büyük/küçük göreceli olduğu kadar, karşıt anlamlı sözcük ve dolayısıyla kavramlardır. Bir düşünce birliği sağlayabilmek için ön kararlı uzlaşımla düşünüldüğü söylenebilir. KIRMIZI denildiğinde KAN KIRMIZISI ya da ELMA KIRMIZISI gibi bir tondan söz ediliyordur, kimsenin aklına GÜL RENGİ, ŞARAP KIRMIZISI ya da ALEV RENGİ gelmemektedir. Kırmızı için uzlaşım, KAN KIRMIZISI, ELMA KIRMIZISI olurken, MAVİ için, GÖK MAVİ, yeşil için ise ÇİMEN YEŞİLİ ya da BİTKİ YEŞİLİ tonlarıyla uzlaşım sağlanmıştır. İnsandan insana değişebilecek bu seçki, asıl geçiş tonlarında bulanıklaşma eğilimindedir. MAVİ’den YEŞİL’e geçişte, kimi için TURKUAZ seçim konusuyken, kimi için ise CAM GÖBEĞİ seçilmiştir, denilebilir. Bu konuda da, zayıf da olsa, insanlar arasında bir uzlaşım kurulduğu söylenilebilir (Löbner, 2012; Chih-Yung Li, 2014).

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #24 : Kasım 20, 2019, 12:55:45 ÖÖ »

Kısıtlama, Sözcüksel Kullanım, Niceleyici ve Kip

Löbner, dil konuşucularının, dil kullanımlarında kısıtlama (hedge), sözcük kullanımının, niceliyici ve kip vb. gibi anlam çeşitliliği gösterdiğini söylemektedir (Löbner, 2013).

•   Dil konuşucularında bulunduğu varsayılan belleksel sözlük düzeyleri, hem birbiriyle hem de diğerleriyle hangi ölçüde etkileşime girer?
•   Sözcüksel işlem, yani sözcüksel öğelere erişim ve erişimle ilgili olarak, sıralı ve tek yönlü ya da koşut ve fonolojik ya da morfolojik biçim ve anlam gibi farklı alt modülleri birbirine bağlayan ileri ve geri hangi besleme düzenekleri vardır?
•   Belleksel sözlüğün yapısı, en iyi, sembolik bir dizge (sembolik unsurlar, yani sözcükler) ya da bağlantısız ya da sembolik olmayan bir dizge tarafından mı ifade edilmektedir?
•   Çevrimiçi sözlük işleme, içerikten ne ölçüde etkilenir (Taylor, 2008)?

Kısıtlamada sözü konusu edilen, kavramın kısıtlanmasıdır. Örneğin Türkçede “gibi” ilgeci buna hizmet etmektedir. Bunun gibi, “kadar” ve “ancak” ilgeçleri de kısıtlayıcılık bildirirler. Örneğin;

“Mürekkep balığı, ahtapot gibi kafadan bacaklılardandır.”

tümcesiyle, belirgin bir sınır çizilmektedir. “Ahtapot gibi” öbeği “mürekkep balığı”nı kısıtlamaktadır. “Ahtapot gibi” demek, aynı zamanda “ahtapot olmayan” anlamını da kapsamaktadır. Bu durumda mürekkep balığının, ahtapot olmadığı açıkça belirtilmektedir. Kısıtlamanın tümceye görecelik kattığı durumlarda ise;

“sarıya yakın turuncu”

örneğinde olduğu gibi, turuncunun uzlaşımı, adını aldığı turunçgiller göz önüne alındığında, portakal ya da mandalina kabuğunun rengi olabilir. “Sarıya yakın” öbeği, bu rengin, uzlaşımlı turuncu ya da sarı olmadığını ve renk skalasına göre de, sarıya daha yakın bir renk olduğunu betimlemiştir. Kuşkusuz, bu noktada öznel görecelik de devreye girmektedir. Her ne kadar “sarıya yakın” denilse de, belirli bir uzlaşımı ifade etmediğinden, dil kullanıcıları tarafından sarı ve turuncu arasında, sarıya daha yakın onlarca ton ile imgelenebilecektir. Türkçedeki, “görelik”, “benzerlik” ve “küçültme” kullanımlarını da örnek olarak verebiliriz:

•   erkekçe, çocukça, insanca (görelik/-ce belirteçleri)
“İnsanca yaşamak istemek suç mu?”
•   akçıl, kırçıl (benzerlik/-çil önadları)
“Saçları epey kırçıllaşmıştı.”
•   yeşilimsi, kırmızımsı (benzerlik/-imsi önadları)
“Yeşilimsi ayakkabıları çamurluydu.”
•   sarımtık, sarımtrak, sarımtıl, sarımsı (benzerlik/-imtrak önadları)
“Sarımsı bir elbise giymişti.”
•   güzelce (küçültme/-ce önadları)
“Güzelce bir çocuktu.”

kullanımları örnek olarak verilebilir. Sınırı belirsizleştiren bir diğer nicelik de, örneğin, -e göre olarak kullandığımız “göre” ilgeci, karşılaştırma ve görelik anlamı katmaktadır:

“Bu elbise, diğerine göre daha pahalı.”

Tümcesinde, biri daha pahalı olan, iki elbise olduğunu anlıyoruz. Bilemediğimiz ise, pahalı ve daha pahalı elbise arasındaki belirsiz sınır. Elbiselere bakanın ya da elbiseleri satanın dışında bunu kimse bilemez.

Uyma, Aktif Bölge Görüngüsü ve Anlambilimsel Esneklik

Dilde tipiklik (çoğunlukla anlambilimde, fonoloji ve sözdiziminde) etkileri üzerine bir kitap yazan Taylor (1995), kitabına dil dünyasının ve dil-içi yaklaşımın altını çizerek başlamaktadır. Bu giriş, iki yaklaşımı eleştirel olarak değerlendirir ve kavramsalcı yaklaşımı daha kesin bir anlam teorisi olarak ortaya koyar. Kavramsalcı yaklaşımın üç temel kavrama odaklanır:

•   Nominal ve ilişkisel yöntemler arasındaki ayrımı ortaya koyar.
•   Fiiller, ilgeçler, önadlar ve belirteçler ikinci noktayı oluşturur.
Langacker'ın temel kavramlarını tartışır: dönüm noktası ve yörünge.
•   Anlamsal ve fonolojik birimler arasında var olan sözdizimsel ilişkiler.
Taylor’a göre, anlam çeşitliliği ya da çokanlamlılık durumunda üç oluşun varlığı bulunmaktadır:
•   uyma
•   aktif bölge görüngüsü
•   anlambilimsel esneklik

Taylor (2002), bilişsel dilbilgisine arka plan sunarken, dilbilimsel bilginin üç varlık tarafından temsilinden söz eder;
 
•   anlamsal yapı
•   sesbilimsel yapı
•   sembolik ilişki

Anlamsal yapı, ortalama kabulden daha geniş bir anlamda kullanılır ve hem önermeli hem de pragmatik bilgileri içerir. Sesbilimsel yapı, en geniş anlamıyla tüm yöntemleri (konuşulan, yazılı ve işaret dili) kapsayacak biçimde kullanılır. Sembolik ilişkiler bilişsel dilbilgisinin merkezinde yer alır ve sesbilimsel ve anlambilimsel yapının birbirine bağlı olduğu temalardır. Bilişsel dilbilgisel yaklaşım, dilin sembolik birimler birleşimi olduğudur. Bu sembolik birimler, birleşirken birbirini etkiler (Taylor, 2002) ve kiminde ses değişimi olarak belirir. Örneğin, Türkçede "kaşık" sözcüğü, bir takı aldığında, gelen takı "k"yı yumaşatarak, “ğ”ye dönüştürür: “kaşığı”. Yazı dilinde “kaşığı” olan bu sözcük, konuşma diline “kaşı-ı” olarak yansır, “ğ” de düşer. Bunun gibi;

nese ne > nesne, sağanak>sağnak, yatası>yatsı, nerede>nerde, ayine>ayna
dolayı-sı-yıla > dolayısıyla > dolayısıyle > dolayısiyle > dolayısile

Anlambilimsel birimlerin birleşmesinde de anlam değişmeleri oluşur:

“kafaya takmak” ve “kulağa takmak”

öbeklerinde “takmak” ayrı anlamlardadır. “Takılan şey” ayrıdır ve eylemi etkiler. Bu duruma “uyma” adı verilmektedir. Çokanlamlılığa bağlı olarak, bir sözcüğün dahil olduğu öbeklerle kavramın bir parçası olarak anlamı da değişmektedir:

“Erik çalmak.” ve “Gitar çalmak.”

İlk tümcede, çalınan şey eriktir. Belki, bir çocuk izinsiz, herhangi bir bahçedeki bir erik ağacına çıkmış, erik topluyor, bir yandan da yiyordur. Diğerinde ise, gitarın tellerine vurarak “ses çıkarma” anlamındaki çalma eylemi gerçekleşmektedir. Gitar çalınmamaktadır. “Gitar çalmak.” eyleminde, gitarın telleri kesit, kendisi ise tabandır (base).

“Bilgisayar oynamak.”, “Paraya takla attırmak.”, “Yemekleri silip süpürmek.” gibi öbeklerde kullanılan “oynamak”, “takla attırmak”, “silip süpürmek” durumlarına, “aktif bölge görüngü” adı verilmiştir. Anlamsal birimlerin doğal esnekliğinin de bulunduğunu göz önüne aldığımızda, bir kavram ayrı alanlardaysa (domains), bu ayrı durumlar, alanları da ayıracaktır (Taylor, 2002).

“Masayı kaldırmak.” ve “Masa eskimedi.”

İlk öbekte kaldırılan masanın boyut ve ağırlığı öne çıkmış iken, ikinci öbekte masanın hala kullanılabilir olduğunun altı çizilmektedir. Ayrı anlatılar ve ayrı bağlamlara bağlı olarak sözcüklerde anlam değişimi görülmektedir.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #25 : Kasım 22, 2019, 01:36:36 ÖS »

Ulam Uzantısı

Gerçek dünya öntürleri ve ideal dünya (idealisitc) öntürleri oldukça şeffaftır. Ulam tek bir öntür öğeye sahip olduğunda, bu öğe yeni bağlamlar için bir anlam uzantısına sahip olabilir (Aberra, 2006). Taylor’daki “ulam uzantısı” (category extension) anlam çeşitliliğini etkilerken, bir yandan belirsiz ulam sınırlarının da nedenidir.

Bilişsel dilbilgisi sembolik her birimin tek öntürünü öngörür. Bu öntüre de, özgün kavram der, bu tanımıyla da, öntür kuramının tanımından farklılaşır. Bu noktada, öntür kavramlarında farklılıklar, değişik bağlamlardaki öntürlerle değişik uzaklığa sahip olunduğunu gözlemlenir. Bu da, “ulam uzantısı” adıyla ifadelendirilmiştir. Tüm uzantılar ortaklaşa bir soyut şema kurgular (Taylor, 2002):

[kesmek] kavramı “kesici bir araçla bir şeyi ikiye ayırmak”tır.

Bunun yanında,

“söz kesmek”, “para kesmek”, “yol kesmek”, “kız kesmek” gibi uzantılar da bulunmaktadır. “Şema” belirginleştikçe, “sözcük anlam” belirsizleşecektir. Şema belirsiz, uzantılar belirginleşmişse bir “çok anlamlılık” oluşmaktadır:

“söz kesmek”, “para kesmek”, “yol kesmek”, “kız kesmek”te uzantılar belirgin olduğundan,

[kesmek] çok anlamlı nitelik kazanmıştır. Bunun gibi uzantıların ayrı alanlara (domain) yönelmesi, ortaklıklarının azalması, şema ve örnek aralığını genişleterek “kesmek” eylemini çok anlamlı bir statüye yerleştirmektedir. Bu durumun tam tersi olarak,

[kardeş] kavramı, “aynı anne ve babası olan çocuk”

anlamını taşımaktadır, uzantısı da,

“ağabey”, “abi”, “abla”, “kız kardeş”, “erkek kardeş”

olarak belirlenir. Buna göre [kardeş] kavramı, belirgin bir şemaya sahiptir, alanlar aynıdır, ortak özelliklerin daha çokluğu, şema ve örnek uzaklığının daralmasıyla [kardeş] kavramı anlam bakımından "belirsiz" olarak değerlendirilir (Taylor, 2002).

Dil konuşucularının bu kullanımlarının birbiriyle ilintili olduğunu algılayıp algılamaması, konuşmacının dil konusundaki başarısıyla çok ilgili olmayabilir. Roschean anlamında öntür kavramı da, bu kadar uygulanabilir olmayabilir. Öntür kavramı ve kavram kaynaklı uzantılar, roman ya da yaratıcı ifadeler söz konusuysa önemli olabilir. Bu bağlamda, Langacker (1987: 381), “yerel” öntürlerden söz eder. Çoğunlukla, bir dil kullanıcısının belirli bir durumda sembolize ettiği kavramsallaştırma, mevcut kaynakların hiçbiriyle tam olarak uyuşmayabilir. Kaçınılmaz olarak, mevcut bir kaynağın bir miktar uzatılması belirtilecektir. Mevcut kaynak, yerel öntürü ve fiili kullanımı bir uzantı oluşturur. Uzantı gelecek durumlarda kullanılırsa, yerleşik hale gelebilir ve dilde kurulu bir birimin durumunu kendi kendine edinir. Bu durumda, daha fazla uzantı için yerel bir öntür olarak kullanılabilir hale gelebilir (Taylor, 2008).

Bağlam Bağımlılığı

Anlamın sabit olduğu inancı yerine, anlamın bağlam bağımlı olduğu iddia edilmektedir (Taylor, 2002). Örneğin, dilde çokanlamlılık ve tekanlamlılık. Ulam sınırları bağlamlara göre değişir. Dil kullanıcısı, bu sınırları dil-içi kullanmaktadır. Bu, iletişim sürecinde bağlam oluşmaktadır (Taylor, 2002). Örneğin,

“Cebinden bıçak çıkardı.”

tümcesindeki bıçak, cebe sığacak ölçülerde bir bıçak olmalıdır. Evdeki ekmek bıçağı ya da kasapların kemikleri kırdığı büyük bıçaklardan biri olmadığı bilinir.

“Cebinden bıçak çıkardı.”

Bıçağın ne amaçla çıkarıldığını bilmiyoruz. Bu anlatımın değişik bağlamlarda ayrı ayrı imgelenmesi olasıdır. Bağlam sözcüklerin göndergesini küçülttüğü gibi, ulam sınırlarını da ayarlar. Bu nedenle aynı ulam, ayrı bağlam çerçevesince değişken öntürlere sahip olacaktır. Ulamın sınırlarının değişmesiyle öntürde de değişiklik olacaktır. Örneğin DOĞA ulamında “HUZUR” olabileceği gibi, AİLE ulamında da “HUZUR” olabilmektedir. DOĞA ulamını “BİTKİ” olarak daralttığımızda da yine “HUZUR”la karşılaşmamız olasıdır. Ya da bir alt ulam olarak “AĞAÇ” dediğimizde de durum pek değişmeyecektir. DOĞA ulamına BULUT, KAMP YERİ, ŞELALE, HAYVAN girebilecekken, BİTKİ ve AĞAÇ ulamlarında bu girdiler daralmayı sürdürseler de, başka öntürler eklenmesi olanaksız değildir. Örneğin AĞAÇ ulamına bu kez SALINCAK, TIRMANMAK, KURU YAPRAK ya da KUŞ YUVASI gelebilecektir. Değişik bağlam altında değişik çağrışımlar ortaya çıkabileceği gibi, dil kullanıcıları bu bağlamlarda yapılandırdıkları envantere göre de, bu çağrışımlar değişkenlik gösterebilecektir. Böylelikle ulam sınır değiştikçe, öntür farklılaşır ve ulam yapısı da, bu farklılaşmayla değişebilir. Ulam sınırının değişmesi, ulama ait öznitelik yapısının değişmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, cepten bıçağın çıkarılabilmesi için, bıcağın küçük, keskin olmayan ya da bir muhafaza içindeki bıçak olması gerekmektedir. Bu durumda bıçağın küçük ve tehlike yaratmayan özellikleri belirginleşmiştir. Benzer biçimde, cebimize girecek büyüklükte bir defter, bir harita metod defteri olamayacaktır. Bunlar, ulam sınırını daraltıcı yeni bir yapılanmadır.

İşte bu noktada “bağlam” öne çıkmaktadır. Kimilerince, tümcenin ön ve arka tümcesi olarak ifade edilen “bağlam”, kimilerince de, herhangi bir anlatının art bilgisi ya da ön varsayımıdır. Bir diğer deyişle, bağlama, anlatıya dayanak olan, eylem, görünüm, kültür de diyebiliriz. Langacker bağlam için, nesne ya da özdek dünyanın durumu ile dil kullanıcısının bilişindeki alanı (domain) olmak üzere, iki ayrı tanım yapmakta (Langacker, 1987), bağlamı bilişsel görüngü (mental phenomenon) olarak açıklamaktadır; Durum (situation) gerçekliktir ve gerçek dünyanın içindedir. Langacker’ca tanımlanan bu alan, anlambirimin kavramsallaştırılmasında kullanılmakta olan bağlamı niteler (the context for the conceptualization of a semantic unit; Taylor, 2002). Dil kullanıcılarının, alanı (domain) bilmemeleri durumunda, sözcük kullanımını da bilmemeleri durumu oluşmaktadır.

Kavram birçok alana sahipse, bu çoklu alanlara, alan tabanı (domain matrix) adı verilmiştir. Alanlar, merkezi ya da sıradışı olabilirler. Sıklıkla kullanılan ve buna bağlı olarak kolaylıkla çağrılan, çağrışımı güçlü olanlar “merkezi”dir. Daha ya da oldukça az kullanılan ve buna bağlı olarak zor çağrılan, çağrışımı güçsüz olanlar ise “sıradışı”dır. Dildeki eğretileme, değinmece (kinaye), değişmece (mecaz), şaka vb. sözcüklerin bu değişik alanlarının kullanılmasıyla oluşmuş, söz sanatlarıdır.

“kafasız” ile “başsız”

aynı anlamlarda görünseler de (kafa = baş), zaman içinde “kafası yok” başka biçimde evrilerek, değişmece (mecaz) anlamla yüklenmiştir.

Dil kullanıcılarının değişik yapılanmalarının alanlarını da farklılaştırması düşünüldüğünde, sözcüklerin bilinip-bilinmemeleri, öznelliğe ve sahneleştirmeye bağlı olarak sözcüklere farklı anlamlar yüklemelerine bakarak dil kullanıcılarından bazılarının bazen ya da yalnızca merkezi alanları anlayabildklerini, bazılarının da, daha çok sıradışı alanları bildikleri söylenebilir. Değişik kullanımlarla değişik alanları canlandıran sözcükler düşünüldüğünde,

“Kapının üstünde at nalı var.”
“Köpek çitin üstünden atladı.”

belirsiz sıradışı alanların da bazı kullanımlarla canlandırıldığı söylenebilir.

“Köy bulutlandı.”
“Hepsi buğulandı.”

Bir anlatının, aynı anda, ayrı dil kullanıcılarınca ayrı kavranabileceği düşünülebilir. Belli bir bağlam ya da anlatım yüklenmiş bir metin, anlatı alanını da etkileyecektir. Tümcelerdeki sözcüklerin birbirini etkilemeleri gibi, sözcükler bir diğer sözcüğün ilgili göründüğü alanını canlandırmaya da katkı sağlayabilir. Sonuç olarak alanlar (domain), anlamlara “doğal esneklik” kazanım desteği vermektedir (Taylor, 2002).

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #26 : Aralık 02, 2019, 11:24:55 ÖS »

7. Ulam Bilgileri

Kişisel Bilgi ve Kültürel Bilgi

Uslamlama süreçleri aynı görünse de, ulamlama ve ulam yapıları, ulamların bulundukları öbekler ve ulamları oluşturan ulam içi öğeleri, insan boyutunda ele alındığında değişkenlik gösterecektir. Kişiden kişiye değişen farklı bilinçlilik düzeyiyle, aynı kişinin bilişim dizgesinden ve bu dizgedeki veri tabanının düzey yapısının derecesine bağlı olarak, farklı düzlemlerinde depoladığı bilgilerinin de farklılık göstereceği, göz önüne alınmalıdır. Rosch ve diğerlerine (Rosch ve diğ., 1976) göre de, yukarıda sayılan değerlere bağlı olarak kişiden kişiye değişkenlik gösteren bilgi girdileriyle oluşan bilgi tabanı, doğal olarak ulam yapısının değişmesini etkileyecektir. Değişik coğrafyalarda, değişik çevrelerde, değişik kültürlerde bilgiler ve bilgilenmeler de değişeceğinden, farklı ulamların oluşması kaçınılmaz gözükmektedir. Tüm bunlar, iki ayrı bilgilenme durumu oluşturarak, kişisel bilginin ve kültürel bilginin (personal knowledge and cultural knowledge) ayrımını gerçekleyeceklerdir. Kültürel bilgiye, uzmanlaşmış bilginin dışında, düşünce birliği, uzlaşımla elde edilmiş ortak bilgi diyebiliriz. Örneğin, limonun formu, kabuğu, tadı, nerede yetişebileceği, nerede kullanıldığı gibi bilgiler, bu bağlamdadır. Kütürel bilgide esas olan yan, bu bilgilerin büyük çoğunlukla, kişisel bilgi olarak tanımlayabileceğimiz deneyimlerle elde edilmeleridir. (Löbner, 2012). Elmayı yalnızca markette, manavda gören herhangi biri, elmanın yalnızca birkaç çeşidini ulamlayacaktır. Oysa, elma yetiştiriciliğinin zengin olduğu bir beldede bu sayı rahatça yirmilere çıkabilecektir.

Kişisel Model ve Kültürel Model

Ungerer ve Schmid, insanların, yani dil konuşucularının, dünyayı bilişsel ve kültürel modellerle tanıdıklarını söylemektedir. Bilişsel model, bir ulamın tüm bilişsel temsillerini/imgelerini kapsamaktadır. Bilişsel modellerde de bir “açık uçlu”luk (open ended) ve birbirleriyle ilintililik (interrelated) bulunduğunu (Ungerer ve diğ., 2013), bundan ötürü, birbirleriyle ağ örüntüsüyle bağlandıklarını söylerler. Herhangi bir görüntü algıladığı anda, bellekteki (bilişteki), kavramın/imgenin bilişsel modeli aranır, var olan modellerle karşılaştırılır, aralarından “algılanan” bulunmaya çalışılır. Bilişsel modeller, bütün ulamlama evrelerinde kullanılmaktadır. İlk kez görülen, dolayısıyla algılanan, daha önce bilişsel bir modeli olmayan yeni bir varlık için ise, benzeşik deneyimler ya da varlıklar arasında tarama yapılarak, var olan en yakın modele göre tanımlama yapılır ve yeni bir model oluşturulur. Örneğin, fotoselli bir kapıyı ilk kez gören biri, bunun bir kapı olduğunu bilecek, ama diğer kapılara benzemediği için yeni bir model oluşturacaktır. Sonuç olarak, bu duruma ulamlamanın bilişsel modellerce etiketlendirilmesi diyebiliriz. Kültürel modellere gelince, bilişsel modellerin, bir toplumun bütününde ya da bir toplumun alt gruplarında, ortak paylaşımlı yani uzlaşımlı denilebilecek kapsayıcılıkları olduğu görülmektedir. Tüneyebilen, gagası, kanatları olan, genellikle tüylü, yumurtlamayla çoğalan, uçan ya da uçamayan, yerleşik ya da göçmen varlıklara KUŞ denilmesi gibi. Kültürel modeller insanları etkilerken, bilişsel modeller de kültürleri etkiler. Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğü bilgisi, bir “kültürel model”ken, Galileo tarafından öne sürülen, Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğü bilgisi, “bilişsel model”likten çıkarak, Galileo’dan sonrası “kültürel bilgiye” dönüşmüştür. Bu açıdan bakıldığında da, kültürel ve bilişsel modelleri, birbirleriyle dönüşümlü iki “ayrı yüz” olarak değerlendirebiliriz. Bilişsel modeller, içinde bulunulan toplumun kültürel modellerini etkilerken, kültürel modeller de bilişsel modelleri etkiler (Ungerer ve diğ., 2013).

Anlamsal Bilgi

Anlamsal bilgi, dünya bilgisinden oluşan kültürel ve kişisel bilginin dışında, kavramlarda kullanılan sözcük anlamlarını anlamakla ilintilidir ki, bu da insanların iletişimi için gerekli bir olgudur. İnsanlardan mevcut kültürel bilgilerle donanımları beklenmeyebilirse de, birbirleriyle anlaşabilmeleri ve iletişim kurabilmeleri için kavramın “sözcük anlamı”nı bilmeleri yeterlidir. Kavramların bu anlamsal bilgisine (semantic knowledge) denilmektedir. Ungerer ve Schmid, anlamsal ve dünya bilgisi gibi bir ayrıma yönelmişlerdir (Ungerer ve diğ., 2013).

Araştırmalarında ELMA SUYU’nu kullanan Ungerer ve Schmid, dil kullanıcısı ELMA SUYU’nu bilmese de, hayatında hiç içmese de, ELMA SUYU’nun sözcük anlamı bilgisine sahiptir. Sözcük anlamı gereği ELMA SUYU, ELMA adındaki tatlı, mayhoş ve ekşi olabilen bir meyvenin preslenmesiyle elde edilmiş bir tür meyve suyudur. ELMA SUYU’nun anlamsal ulamında, gönderge konumundaki ELMA’nın olası tüm sularını kapsamaktadır: tatlı, ekşi, mayhoş, ham... Uzlaşımsal tanınan ELMA SUYU da, bu göndergenin payını oluşturur. Açık sarıdan açık turuncuya kadar renk aralığına sahip, katkılı-katkısız, organik ya da üretimsel ELMA SUYU’nun hepsi aynı ulamdadır. Ülkemizde en az yirmi çeşit ELMA olduğu düşünüldüğünde, bunun tüm dünya çapındaki algısal sayısı doğrusal olarak yüksek çıkacaktır. Buna bağlı olarak da yalnızca ELMA’dan yapılan ELMA SUYU çoğalacak, bu farklılıklar insanların kültürel bilgilerindeki göndergelerinin özelliklerini etkileyecektir: Açık sarı, ekşi, mayhoş ya da tatlı ELMA SUYU. Bu anlamsal ELMA SUYU göndergesine, henüz dünyada ya da düşüncede olmayan, belki melezleme yoluyla yeni üretilen bir ELMA’dan yapılmış ELMA SUYU’da girebilecektir:

•   Anlamsal bilgi, kültürel bilginin kapsamındadır.
•   Anlamsal bilginin göndergesi, kültürel bilginin göndergesini de kapsamaktadır.

ELMA SUYU’nun kültürel bilgisi, ELMA SUYU’nun görüntüsü, kokusu, tadı, ELMA SUYU’nun nerede, ne zaman alınması/içilmesi, miktarı gibi bilgilerden oluşur. ELMA SUYU’nun anlamsal bilgisi ise, “ELMA’dan yapılmış ELMA SUYU”dur. ELMA SUYU’nun anlamsal bilgisinin göndergesi, geçmiş, şimdi, gelecekte de olabilecek, simüle edilmiş ELMA SUYU’nu betimlemektedir. ELMA SUYU’nun kültürel bilgisinin göndergesi ise, insanların herhangi bir biçimde karşılaştıkları ya da varsayabildikleri ELMA SUYU’nu betimlemektedir (Ungerer ve diğ., 2013).

Ulam Bilgilerinin Değişmesi

Kültürel bilgi, değişen çağlarla doğrusal olarak değişim yönelimindedir. Eskiden erkeklerin de etek benzeri giysilerle dolaştıkları, günümüzde ise kadınlar tarafından da yaygın kullanılan pantolon giyiminin seçildiği, göz önüne alındığında, kültürel bilginin değişim gösterdiği görülebilmektedir. Buna benzer, cep telefonu müzik çalar, televizyon, ev/endüstri/tarım gereçleri ya da yüksek teknolojik ürünlerde de, hızlı değişim gözlenebilmektedir. Bu türden varlıkların, anlamsal anlamları daha sabitken, (taşınabilen telefon/etek-pantolon) kültürel bilgileri sürekli değişir (erkekler eskisi kadar rahat etek giyemez). Teknoloji, kültürel etkileşim, sanayileşme geliştikçe, ürünler değişmekte ve bunlar değiştiği sürece de, ortak bilgiler değişmektedir. Kültürel bilgiye nazaran, sabit görünen anlamsal bilgide de, yavaş olmakla birlikte değişim gözlemlenmektedir. Örnek olarak anlamı değişen sözcükleri verebiliriz:

•   “konmak” insanlar ve hayvanlar için “gecelemek, yerleşmek, yer tutmak” anlamlarını içermekteyken, bugün uçak, kuş gibi uçan varlıkların yere inmesini anlatmak için kullanılmaktadır.
•   “çapkın < çapgun”, “Çap = yüzmek, peşinden koşmak” eyleminden türeyen sözcük günümüzde “kadın, erkek peşinde koşan kişi”ler için kullanılmaktadır. “Yalı Çapkını” su kıyılarında yaşadığı, balık ve böceklerle beslendiğinden ad almış bir kuştur.

Bunun yanında küreselleşen dünyada, değişik kültürlerden gelen model etkileşimleri de söz konusudur.

Kültür ve Kültürel Bilgi

Söz edildiği gibi, ayrı dillerde anlatımlar birbirleriyle “tam” anlamıyla örtüşemez, birbirlerini tamamen karşılayan anlamsal karşılık barındırmazlar. Her ne kadar iki ayrı dildeki anlatım karşılansa da, bu bütünü kapsamamakta, bunlar, yani bu anlatımlar, karşılanan kavramın küçük bir bölümünü kapsayacaktır. Kaldı ki, aynı anadili farklı coğrafyalarda konuşanlarda da, kültürel farklılık oluştuğu görünmektedir. Aynı anadili konuşanların anlatımlarının çok anlamlı olabileceği gibi, farklı dillerde konuşanların da, anlatımlarının çok anlamlı olması olasıdır. Bunların çoğu anlatımın kavramsallaştırılmasının uzantısıdır. Bu uzantının içi de, kültürel, geleneksel, kişisel bilgiler barındırmaktadır.

Kültürel Bilgi ve Bilimsel Bilgi

Ungerer ve Schmid kültürel model ile bilimsel tanım arasındaki ilişkiyi şöyle yorumlamışlardır: Kültürel model ile bilimsel tanım, daima birbirleriyle örtüşen bir yapıda olma zorunluluğunda değillerdir, zaman zaman uyuşmadıkları durumlar da olabilmektedir. Rosch ve diğerleri ise, bilimsel bilginin birçok insanca savsaklanabileceğini söylerler (Rosch ve diğ., 1976). Örneğin ağustosböceğinin, fabllara konu olan öyküsüne göre, bütün yaz saz çaldığı, kışın ise aç kaldığı kültürel bilgiye işleniktir. Halbuki, toprakaltında yaşayan ağustosböceğinin, yeryüzüne çıktıktan sonra dört haftalık yaşam süresini eş arayarak geçirdiği, kanatlarını sürterek çıkardığı sesin “eş arama” sesi olduğu, Ağustos’tan sonra da yaşamadığı bilimsel bilgidir. Bunun gibi, bir köpeğin kuyruk sallaması da, insani duygulara atfedilerek, köpeğin mutluluğuyla bağdaştırılır. Bu kanıtlanmamış bir bilgidir. Yine aynı biçimde, eskiden, bulaşıcı olduğu varsayılan lepralıların toplumdan tecrit edilmesi gibi. Bilimselliği kanıtlanmamış birçok şeyin, hala benzer biçimde, toplumsal belleklerde mevcut olduğu, dolayısıyla gündelik yaşamdaki yargıları etkilediği bir gerçekliktir. Hatta, gerçek öğrenildiğinde bile, bir süre eski gerçekliğin sürdüğü söylenebilir. Çünkü, bu türden inançlar uzunca bir zamanda ve deneyimle ve belli bir mantıkla kurgulanmış ve kurulmuştur: Ay takvimine göre, yılın on üçüncü ayın, son artık günündeki anatanrıça tapımında, esriyerek kendinden geçen erkeklerin, erkeklik örgenlerini kestiklerinde, bu örgenlerin rahipler tarafından anatanrıça kültünün dibindeki toprağa gömülmesi, hala bu coğrafyalarda sünnet derilerinin toprağa gömülmesi olarak yaşatılan bir kültürdür. Ayrıca on üçüncü ayda gerçekleşen bu tören nedeniyle, on üç rakamının uğursuz kabul edilmesi de, belirsiz bir biçimde, kültün, üstelik coğrafyasını da genişleterek, hala yaşatıldığı anlamına gelebilmektedir.


MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #27 : Aralık 05, 2019, 10:45:32 ÖS »

8. Dil, Kültür ve Ulamlama

Dil Tasarımı

Bugün için, dünyadaki ölü ve yaşayan tüm dillerinin, aynı kaynaktan gelip gelmediği konusunda değişik önermeler bulunmaktadır. Chomsky’yle eş düşüncede olan dilbilimciler, bu konuda, aynı köke ait evrensel dilbilgisinden (Universal Grammar), tüm dilleri kapsayan bir ortak tasarımdan söz ederler (Chomsky, 2002). Dillerin kendilerine özgün ilkeleri, tüm bu dillerin birbirlerine yaklaşıp uzaklaşması nedeniyle ayrışmalarıyla ortaya çıkmışsa da, tek dayanak noktasından, yani tek tasarımdan evrildiğini var saymaktadırlar. Bir sonraki aşamalarında, evrensel dilbilgisinin (ED), artık bir genom projesi olduğunu ifade ederler. Bu proje, dil dizgesini insana doğuştan vermektedir. Çocuğun dil edinmesi için çabalaması gerekmemektedir. Dil-içi yaşamayan çocuklarda da, öznel bir dil oluşmaktadır. Evrensel dilbilgisi, beyinde/bellekte “ilke” adında bir şalter bulunduğunu öngörmektedir. Buna göre, çocuğun bulunduğu herhangi bir ortamdaki kullanılan dile/dillere göre ilke ayarı yapılır. İnsanoğlunun benzeşik beyin yapılanmasına göre, doğal olarak ulamlamalarının da benzeşeceği öngörüsünden hareket ederler.

Bunun yanında, evrensel dilbilgisinin tersine, birçok dilbilimcinin dediğine göre de, tüm anadiller özeldir. Sapir- Whorf’tan itibaren öne sürülen varsayım, değişik anadillerin dilbilgilerinin ve tümce yapılarının da özel olduğudur. Bu nedenle de, dillerin dünya tanımlamaları değişmektedir. Ayrı dil konuşucularının, ayrı dünya görüşleri ve düşünce kalıpları olduğunu aktarırlar (Whorf, Carroll, ve Chase, 1956). Buna göre anadiller, ayrı dil konuşucularının kavram ve dünya görüşleri dilleri etkilediği gibi, diller de ayrı dil konuşucularının kavram ve dünya görüşlerini etkiler. Değişik kültürlerde, değişik coğrafyalarda yaşayan değişik dil konuşucuları, değişik modellere sahip olduklarından, bu modellemeler dillerine yansımaktadır.

Yukarıda da sözünü ettiğimiz araştırmada, Dani dilinde sadece temel iki renge ait terim bulgulanmıştır (Heider, 1971). Rosch bu çalışmada, Dani yerlilerinin doğal renklerdeki kolay ve hızlı edinirliğini göstermiştir (Rosch ve Moore, 1973). Buna göre bazı kültürlerin, ulamlama etkilense de, bazı ulamlamalar, örneğin renkler ulamı, duyusal algının kısıtlandığı alandır, bu nedenle etkilenmediği söylenilebilir. Bu renkler de, öntür niteliği kazanmış renklerdir, dolayısıyla “odak renkler” (focal colors) diye adlandırılmışlardır. Bu noktada da, ulamlamanın bütünüyle evrensel ya da özel olmadığını söylemektedirler. Bir diğer açıdan baktığımızda, ayrı dillerde göndergeyle örtüşmüş kavramsal bölgelerin, bu bölgelerde de, büyük/küçük, tam örtüşük/ayrışık göndergelerinin bulunduğu söylenilebilir. İnsanoğlu benzeşik beyinlere sahip algılayıcı olduklarından, ulamlamalarda da bir tür kısıtlılık oluşmaktadır. Ayrı coğrafyalar, aynı kültürler ve ayrı diller olsa da, aynı dünyayı paylaşmak, benzerlik oranları ayrı olan deneyimlere maruz kalmak, iletişime ve dillerin birbirlerini etkilemesine yol açmaktadır. Dilin yapısı gereği sürekli değiştiğini düşündüğümüzde, iletişimin azalıp/çoğalmasının, aynılıkların ya da ayrılıkların azalıp/çağalmasına hizmet edeceğini de düşünebiliriz. Değişik yerlerde yaşayan değişik toplumlarda, ulamlamaların da değişeceği bilgisinden hareketle, anadillerin ve buna bağlı dil-içi düşüncelerin değişmesi ya da değişikliği kaçınılmazdır. Aynı dili konuşan toplulukların, birbirlerine uzak coğrafyalarda yaşamalarının getirdiği kültürel yabancılaşma ve bu yabancılaşmaya bağlı olarak gelişen dillerdeki değişim örnek olarak verilebilir. Kaldı ki, aynı dili konuşan bir topluluk, birkaç yüzyıl birbirlerinden soyutlandığında dillerinin, dolayısıyla buna bağlı olarak kültürlerinin de değişkenlik gösterebileceğini söyleyebiliriz. Bu duruma kısıtlı bir örnek olarak, Azeri Türkçesinde “men” adılının Türkiye Türkçesinde “ben”e dönüşmesini gösterebiliriz.

Kültür, Felsefe ve Ulamlama

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre Batı ve Doğu’ya dair yeni yeni veriler bulgulanmıştır. “Batılıların ve Doğu Asyalıların (Çin, Japon ve Kore kastedilir) düşüncelerinin, farklı felsefi dizgelerden etkilendiği belirtilmiştir.

•   Bilim ve Matematik: Kadim Çinliler neden Yunanlıların güçlü yanı olan geometride değil de, cebirde ve aritmetikte üstündü? Modern Asyalılar matematik ve bilimde üstünken, devrim yaratan bilimsel çalışmalarda neden Batılılardan daha az üretken?
•   Dikkat ve Algı: Doğu Asyalılar, olaylar arasındaki ilişkileri görmekte neden Batılılardan daha başarılı? Bir nesneyi çevresinden çözüp çıkartmak neden Doğu Asyalılara daha zor geliyor?
•   Nedensel Çıkarım: Batılılar nesnelerin hatta insanların davranışı konusunda bağlamın etkisini göz ardı etmeye neden bu kadar eğilimli? Doğuluların “baştan beri bildiklerine” inanmalarını sağlayan “geriye bakma eğilimine” olan zaafının nedeni ne?
•   Bilginin Örgütlenmesi: Batılı çocuklar adları fiillerden çok daha hızlı öğrenirken, neden Doğulu çocuklar fiilleri adlardan daha çabuk öğreniyor? Doğu Asyalılar nesneleri ve olayları birbirleriyle ilişkilerine göre gruplandırırken, Batılılar neden kategorileri yeğliyor?
•   Akıl Yürütme: Batılılar gündelik olaylar hakkında akıl yürütürken formel mantığı uygulama eğiliminde ve mantık konusundaki bu ısrarları neden zaman zaman hata yapmalarına yol açıyor? Doğulular görünüşte çelişkili önermeleri kullanmaya neden bu kadar meraklı ve bu merak kimi zaman gerçeğe ulaşmalarınacnasıl yardımcı oluyor (Nisbett, 2013: 15)?

Bu sonuç Çin (Tao) ve Yunan (Tasım) felsefesiyle yakından ilgilidir. Bu eğilim, Nisbett’e göre iki kültürün farklı felsefi düşüncelerinden ortaya çıkmıştır. Klasik Yunan felsefesinde dışsal (nesnel dünya) ve içsel (öznel dünya) ayrımı bulunmaktadır. Klasik Yunanlara göre, dış dünya ve iç dünya birbirinden bağımsızdır. Eski Çin felsefesinde ise, dünyadaki her şeyin birbiriyle bağlantısı olduğu savunulmaktadır. Bu düşüncenin, Çin tıbbına da yansıdığına inanılmaktadır. Çin tıbbına göre, insan vücudu uyumlu bir sistemdir, uyumluluk bozulduğunda da insan hasta olur. Sonuç olarak Yunan felsefeciler tarafından etkilenen Batılılar, nesnelere ve Çin felsefeciler tarafından etkilenen Doğu Asyalılar ise, ilişkilere odaklanma eğilimindedir.

Dil Özellikleri ve Ulamlama

Yukarıdaki bölümlerde aktarıldığı gibi, herhangi iki dilin sözcükbirimlerinde tıpa tıp örtüşme bulunmayabilir. Bunun dışında, bir dilin sözcükbiriminin öteki dilde hiç olmaması gibi, örtüştüğü düşünülen karşılığının çok anlamlı sözcükbirim olması da olasıdır. Kiminde yanlış ve kötü çeviri nedeni olabilen bu durumlarla karşılaşılmaktadır. Battig ve Montague düzgüsüyle gerçekleştirilen (Battig ve Montague, 1969; Rosch, 1975), birçok dilbilimcinin öntür araştırmalarında kullanılan bu Batılı düzgü dizgesi, değişik kültürlere ve dillere uyumlanmayabilir. Bunun dışında, bir kültür ya da dilde var olan sözcükbirimsel varlıklar, diğer kültür ya da dilde bulunmadığında çeviride sorunlar çıkacaktır. Araştırmalara baktığımızda “harf dilli” kültürlerle “resimyazılı” kültürler, yani diller, bu dillerin değişik olmalarının yanında sözcükbirimlerinin de değişik olmasına bağlı olarak, sözcük birleşimi, bir olasılıkla, ulamlama akışını etkileyebilir (Park ve diğ., 2004). Sesbirim ve anlambirim değişkenleri, ayrı ya da değişik çağrışım oluşturabileceği gibi, ayrı bilişsel temsil de oluşturabilir. Örnek olarak, Çincedeki konuşma ve yazma dili ayrılığını verebiliriz. Bu ayrılığa bağlı olarak da bir sözcükbirimin birden çok anlatım biçeminin bulunduğu söylenilebilir. Park çalışmasında bu türden anlatımları, özdeş anlatımlar olarak görmüştür (Park ve diğ., 2004; Chih-Yung Li, 2014).

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: DİLBİLİM
« Yanıtla #28 : Aralık 07, 2019, 03:53:24 ÖÖ »

9. Sonuç

Bilişsel modellerin bireysel olsa da, bütünüyle özneye ait, öznel bilgi yapıları olmadığı, içinde bulunulan herhangi bir kültürün ya da dilin üyelerince uzlaşımsal paylaşıldığı ve bu nedenle de kültürel modeller olarak da göründükleri bilinmektedir. Bir kitabın bir sayfasındaki bir resmin konumunun, bir şarkıcının sesinin tınısının, uzaktan görülse de bir kelebeğin kanatlarının duyarlılığı, rengi, kanat çırpışının, görünüşte ilgisiz yönleriyle bile ayrıntılanması, anlamsal belleğimizin kavramsal sisteminde temsil edilmelerine veri sağlar. Bu temsillerin, belleğin ulamlayan yapısındaki bir tür çözümlemeli modellemeyle örneklendirilmesi, kültürel modellerin yanında, bilişsel ve çevremizi kuşatan dünya deneyimlerine de dayanmaktadır. Dilsel yetkinliğin doğasına da vurgu yapan bilişsel dilbilim, dilbilimsel yapı ve kullanımın bilişsel unsurlarını açıklamaktadır. İnsan yeteneği olarak ortaya çıkan dilsel yetkinlik yaklaşık altı milyon yıllık dünya serüveninde algı, dikkat ve bellek olarak evrilmiştir. Dilsel yetkinlik, bellekteki bir pencere olarak, çevremizi kuşatan uzak ya da yakın dünyaların girdisini çözümlerken, bir yandan da bu çözümlemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler vermektedir.

Düşüncelerin bileşkenleri olarak ele aldığımız kavramları, bir tür kodlama dizgesiyle ulamlaştırırız. Belleğin temel işlevlerinden biri olan ulamlaştırmayı, dilsel yetkinliğimizle, yani dille gerçekleştiririz. Daha doğrusu ulamlaştırmada dilin önceliği bulunmaktadır. Ulamlaştırmayla depolanan bilgi, yine dil aracılığıyla, bu kez dilsel dizgelerle kodlanarak işlemlenir, çözümlenir ya da geri çağrılır. Bu işlemleme, çözümleme ve geri çağırmada herhangi bir kişi ya da toplum için daha tipik ulamların bulunması, içinde bulunulan herhangi bir kültürün ya da dilin üyelerince uzlaşımsal paylaşımından kaynaklanmaktadır. Ulamlaştırmada ortaya çıkan öntürsel etki de, dilin bilişe ilişkinliğini kanıtlar niteliktedir.

Araştırma kapsamında, anlamsal ulamların belli öntürler çevresinde konumlanıp konumlanmadığıyla ilgili sormacada, bilgi vericilere, üst düzey dört somut, üst düzey altı soyut, toplam on anlamsal ulamlı sormaca uygulanmış, her ulama beş öğe yazmaları istenmiştir. Araştırmanın ana amacını kapsayan, değişik coğrafya ve kültürlerde yaşayan farklı anadillilerin, algısal ve anlamsal ulamlarının belirli öntürler çevresinde konumlandığı görülmüştür. Bilgi vericilerin anlamsal somut/soyut ulamlarda tipik ya da öznitelikli öntürlerde odaklandıkları söylenebilir. Bu odaklanma, somut ulamlarda %50 yani yarı yarıya gerçekleşirken, soyut ulamlarda %66 olarak izlenmiştir.
 
Bir kültürün üyeleri tarafından paylaşılan, bu nedenle bütünüyle öznel olmayan bireysel bilişsel modellerin, çerçevelerin, çevremizdeki dünya deneyimlerimize dayalı kavramsal metoforlar ürettiğini dikkate aldığımızda, soyut yapılanmaların daha geniş bir alana haritalandığını, bu nedenle de sözcüksel öğe sayısının nicel olarak daha kalabalıklaşmasına kaynak oluşturduğudur. Bu durumun olumsuz sonucu olarak, kavramsal soyut ulam içi öğeleri, öznitelikli öntürler çevresinde güçlükle yapılanmıştır. Anlamsal somut ulamlarda ise tersine bir durum ortaya çıkmıştır. Anlamsal somut ulam içi öğe çeşitliliği kısıtlıdır. Bu kısıtlılığa bağlı olarak, ulam içi öğeler öznitelikli öntürler çevresinde daha kolay odaklanmışlardır.

Kuşkusuz, genellemelere ulaşılmadan önce, ayrı örneklemlerle daha çok çalışılma, araştırma gerekmektedir.
 
Sonuç olarak farklı coğrafyalarda yaşayan farklı kültür ve anadillerden gelen anadillilerin, anlamsal somut/soyut ulamları seçerken, kendi kültürlerini dışlamadan, evrensel uzlaşım sergileyebildikleri ortaya çıkmıştır.


Kaynakça

Aberra, D., (2006), Prototype Theory in Cognitive Linguistics, Academia.edu.
https://www.academia.edu/520950/Prototype_Theory_in_Cognitive_Linguistics_Draft_2008_

Aksan, D., (2015), Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim, TDK, 1. Cilt: 1977-79-87-90; 2. Cilt: 1980-89-90; 3. Cilt: 1982-90; 3 Cilt Birlikte: 1995-98-03-07-09, Ankara.

Aksan, D., (2016), Anlambilim, Anlambilim Konuları ve Türkçe’nin Anlambilimi, Bilgi Yay. Ankara.

Baddaley, A., (2007), Working Memory, Thought, and Action.
https://www.researchgate.net/publication/285928471_Working_Memory_Thought_and_Action

Barash, J. A., (2007), “Belleğin Kaynakları”, Bellek: Öncesiz ve Sonrasız, Cogito, Yapı Kredi Yay., Bahar, Sayı: 50, İstanbul.

Barut, E., Odacıoğlu, C. M., (Mart 2018), “Anlambilim Teorilerindeki Temel ve Yan Anlam Kavramları ve Anlambilim-Çeviribilim İlişkisi”, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Yıl 11, Sayı XXXIII.
http://www.johschool.com/Makaleler/1630997069_37.%20C.%20Odac%C4%B1o%C4%9Flu%20-%20Anlambilim%20Teorileri,%20927-943..pdf

Başkan, Ö., (2003), “Dil İçi Dünya Görüşü, Dilbilim”, Lengüistik Metodu, 1. Basım Çağlayan Yay. 1967, 2. Basım Marmara Üniversitesi Vakfı Yay., 1996, 3. Basım Multilingual Yay., İstanbul.

Bozşahin, C., Zeyrek, D., (2000), Dilbilgisi, Bilişim ve Bilişsel Bilim, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara.
http://user.ceng.metu.edu.tr/~bozsahin/dbbb.pdf

Bozkurt, B. Ü., Uzun, G. L., (2017), “Kavramlaştırma Üzerine Veritabanlı Bir Araştırma”, Mersin Üniversitesi Dil ve Edebiyat Dergisi, MEUDED, 14 (1), 87-127.

Chomsky, N., (2001), Dil ve Zihin, Ayraç Yay., Ankara.

Cüceloğlu, D., (2009), İnsan ve Davranışı. Remzi Kitabevi, İstanbul.

Damasio, A., (2006), Descartes’ın Yanılgısı, Varlık Yay., İstanbul.

Ergenç, İ., (2001), Bilim Dili ve Anadili: Bilim ve Ütopya, Sayı: 80, Ankara.

Ergenç, İ., (2008), “Dilin Beyindeki Gerçekleşimi ve Konuşma Eylemi”, Kognitif Neurobilimler (Haz. Sibel Karakaş), Nobel Tıp Kitabevi, Ankara.

Gökmen, S. G., (2004), “2;5-4;0 yaş aralığındaki çocukların kavram alanları açısından sözcüksel edinim düzeyleri”, Dilbilim İncelemeleri (Yay. İ. Ergenç vd.), Doğan Yay.,154-173, Ankara.

Gökmen, S. G., (2013), “Kavramsal Ulamlama ve Öntürler”, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 53, 2, 165-179, Ankara.

Kadıhasanoğlu, D., (2012), “Zihnin Sınırları”, Pivolka, Sayı: 23, Yıl: 7.

Kıran, A. E., (2013), “Dilbilim Anlambilim Edimbilim”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/6 Spring 2014, p. 719-729, Ankara-Turkey.
https://www.academia.edu/22374444/D%C4%B0LB%C4%B0L%C4%B0M_ANLAMB%C4%B0L%C4%B0M_VE_ED%C4%B0MB%C4%B0L%C4%B0M

Li, C.-Y., (2014), Türkçe ve Tayvan Çincesinde Öntipler Üzerine Bir Karşılaştırma, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/27/1980/20688.pdf

Löbner, S., (April 2012), “Polarity in Natural Language”: Predication, Quantification and Negation in Particular and Characterizing Sentences, Linguistics and Philosophy, 23 (3):213-308.
https://www.researchgate.net/publication/226642914_Polarity_in_Natural_Language_Predication_Quantification_and_Negation_in_Particular_and_Characterizing_Sentences

Löbner, S., (2013), Understanding Semantics, Second Edition (Understanding Language) (2 ed.). Routledge.
https://www.researchgate.net/publication/289080976_Understanding_semantics_second_edition

Medin, D. L., (1989), “Concepts and Conceptual Structure”, December 1989, American Psychologist Copyright 1989 by the American Psychological Association, Inc. 0003-066X/89/$00.75 Vol. 44, No. 12, 1469-1481.
https://psycnet.apa.org/record/1990-09021-001

Mitzen, S., (1999), Aklın Tarihöncesi, Dost Yay., Ankara.

Nisbett, R. E., (2013), Düşüncenin Coğrafyası, Varlık Yay., İstanbul, Eylül.

Önal, Ö., (2011), Öntür Kuramı Çerçevesinde Türkçe’de Anlamsal Ulamların İncelenmesi (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/123456789/30079/Tez_YLisans_OzayOnal.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Park, D. C., Yoon, C. ve diğ., (2004), “Category norms as a function of culture and age”, Comparisons of item responses to 105 categories by American and Chinese adults, Psychology and Aging, 19 (3), 379-393. Retrieved from
http://www.brandeis.edu/gutchess/publications/category_norms_as_a_func.pdf

Pearson, K. A., (2007), “Virtüelin Gerçekliği: Bergson ve Deleuze”, Bellek: Öncesiz ve Sonrasız, Cogito, Yapı Kredi Yay., Bahar, Sayı: 50, İstanbul.

Rosch, E. ve Mervis, C. B., (1975), “Family Resemblance: Studies in the internal Structure of Categories”: Readings in Language and Mind (haz. Heimir Geirsson, Michael Losonsky), Blackwell Publishers, 1996. 442-460.
https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/0010028575900249

Sağlam, N., (Güz 2002), “Wittgenstein: Dildeki Çözülmenin Sağaltıcı Etkileri”, Wittgenstein: Sessizliğin Grameri, Cogito, Yapı Kredi Yay., Sayı: 33, İstanbul.

Schmid, H. J., (2012), Lexicology, Theories and Methods in Linguistics
Herausgeber: Bernd Kortmann.
https://www.academia.edu/8953897/Lexicology

Schmid, H.-J. ve Ungerer, F., (2010), “Cognitive Linguistics”, The Routledge Handbook of Applied Linguistics, Publisher: Routledge, Editors: James Simpson, pp.611-624.
https://www.researchgate.net/publication/316702247_Cognitive_Linguistics

Seferoğlu, G., (1999), “Prorotip Kuramı Çerçevesinde Bir Araştırma”: Dilbilim Araştırmaları (yay. haz. Doğan Aksan), Simurg Yay., İstanbul.

Senemoğlu, N., (2005), Gelişim, Öğrenme ve Öğretim-Kuramdan Uygulamaya, Gazi Kitapevi, Ankara.

Taylor, J. R., (2002), Cognitive Grammar [120 (9)], Oxford, Oxford University Press. J. Child Lang. 31 (2004), 421–429. f Cambridge University Press Printed in the United Kingdom, 2004.
https://www.researchgate.net/publication/247377658_J_R_TAYLOR_Cognitive_grammar

Taylor, J. R., (2008), “Prototypes in Cognitive Linguistics”, Cognitive Linguistics and Second Language Acquisition, Ed: Peter Robinson ve Nick Ellis. Routledge, New York.
https://www.academia.edu/1855217/Prototypes_in_Cognitive_Linguistics

Ungerer, F. ve Schmid, H. J., (2006), An Introduction to Cognitive Linguistics. Second Edition. Pearson Longman.
https://www.researchgate.net/publication/316702247_Cognitive_Linguistics

Ungerer, F., Schmid, H.-J., ve Kucera, H., (2013), An Introduction to Cognitive Linguistics. (Second Edition ed.). London: Routledge.

Uysal, H., (2015), “Çocuk Dilinde Deyimlerin Anlamlandırılması ve Öntürlük Etkisi”, Yüksek Lisans Tezi, DTCF Dergisi, 56. 1, Ankara.
https://www.academia.edu/15686239/%C3%87ocuk_dilinde_deyimlerin_anlamland%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1_ve_%C3%B6nt%C3%BCrl%C3%BCk_etkisi

Vardar, B., (1998), Genel Dilbilim Dersleri, Multilingual Yay., İstanbul.

Zeyrek, D., (1998), “Bilişsel Dilbilim, Dil Ulamları ve Türkçe Eylemlerin Kavramsal Yapısı ile İlgili Gözlemler”, Doğan Aksan Armağanı (Haz. Kamile İmer-Leyla Subaşı), Ankara Üniversitesi Dil ve Coğrafya Fakültesi, Yayın no: 336, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 207-221.
https://www.researchgate.net/publication/238105384_Bilisel_Dilbilim_Dil_Ulamlari_ve_Tiirkge_Eylemlerin_Kavramsal_Yapisi_ile_llgili_Gozlemler