Gönderen Konu: DİL ve BEYİN  (Okunma sayısı 164 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
DİL ve BEYİN
« : Mart 23, 2019, 12:44:40 ÖS »
Bu çalışma, okumalarım ve yazmalarım sürerken, onlardan derlediklerimi dilimin döndüğünce anlatabilecek miyim’in bir çalışması... Aklın Tarihöncesi ile başlayıp, dil ve zihin, dil ve beyin, dilin kökeni vb. bir yol alalım, arkası kendini getirir nasıl olsa...

Beyin, her şeyden önce bedendir, yani tüm bedenimiz ne ise o da onun bir parçasıdır.

Dilin konuşulması bir edimin ya da yaşama biçiminin bir parçasıdır” diyen, Wittgenstein’e göre dil, bir yanda uluorta hayatın içinde, bir yanda da anlamın derin düzlemleri arasındadır (Sağlam, 2002). Wittgenstein yaşarken insanbilim araştırmaları ne durumdaydı bilmiyorum, ama kendisi bu zamana bakarak geçmişe ışık tutmuş: Dilin bir “sosyal dil” olarak ortaya çıktığı söylenilmekte.

a) insan düşüncesi ve insan bedeni birbirinden ayrı varlıklar değildir.
b) deneyimler imgeleme aracılıyla soyut bilişsel bir düzeye taşınır ve
c) sözdizim, ulamları yönlendiren bir dizi algoritmik ilke değildir; anlamla yönlendirilen yapıların oluşumunu sağlayan bir dizgedir.

Bugün dilbilimin anlattıkları, anlatamadıklarıyla da sürdürürsek, konunun dağılma ve zorluk olumsuzluklarını da göz önüne aldığımızda, kuşkusuz süreç yavaş olacaktır.
Sanırım bu da büyük bir sorun oluşturmuyor. En azından benim için...

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #1 : Mart 23, 2019, 12:47:39 ÖS »
DİL ve BEYİN

Aklın Tarihöncesi (S. Mitzen)

... Aklımız, önceden belirlenmiş bir hedefi ya da yönü olmayan, uzun ve yavaş bir sürecin ürünüdür. Bu sürecin son iki buçuk milyon yılı içinde atalarımız, kullandıkları taş aletler, yedikleri yiyeceklerin artıkları ve mağara duvarlarına çizdikleri resimler aracılığıyla bize yaşantılarından izler bırakmışlardır.... aklın evrimini anlamak için tarihöncesi dönemimize bakmamız gerekiyor. Çünkü dil ve gelişmiş zeka gibi insan aklının ayırt edici özellikleri bu dönem içinde ortaya çıkmaktadır. Akılla ilgili bir anlayış geliştirmek, insan olmanın ne demek olduğunu değerlendirilebilmeyi sağlayacaktır (Sf. 9)

Aklın evrimi yavaş ve adım adım gelişen bir süreç olmuşsa da, bu gelişmenin dönüm noktalarını oluşturan bazı anahtar olaylar vardır (Sf.10)

Akıl uzun bir evrim tarihine sahiptir ve doğaüstü güçlere sığınmadan da açıklanabilir (Sf. 14).

İki büyük beyin büyüme hamlesi gerçekleştirmiştir. Bunlardan ilki, 1,5-2 milyon yıl önce meydana gelmiştir ve Homo Habilis’in ortaya çıkmasıyla ilişkilendirilebilir gibi görünmektedir. Daha az belirgin olan diğeri ise,500 bin ila 200 bin yıl önce yaşanmıştır. Arkeologlar sakınarak da olsa, birinci sıçramayı alet yapımının gelişmesiyle ilişkilendirmişler, ama beyin büyüklüğünde ikinci hızlı artış dönemi ile ilgisi olan arkeolojik kayıtların niteliğinde hiçbir önemli değişiklik saptamamışlardır. İnsan davranışlarında görülen gerçekten önemli iki değişim, beynin evrimleşme sonucu çağdaş boyutlarına erişmesinden uzun süre sonra meydana gelmiştir. Bu değişimlerin her ikisi de yalnızca Homo Sapiens Sapiensle ilişkilidir. Birinci önemli değişim, 60 bin ila 30 bin yıl öncesinde yaşanan, sanat, gelişmiş teknoloji ve dinin ilk kez görüldüğü kültürel patlamadır. İkincisi ise 10 bin yıl önce, insanların ilk kez, tohum ekip hayvanları evcilleştirmeye başlaması, böylece çiftçiliğin gelişmesidir.

Her ne kadar Neanderthallerin beyinleri (200 bin - 30 bin yıl önce) bizimkilerin büyüklüğüne erişmişse de, kültürleri son derece sınırlıydı; ne sanat, ne gelişkin teknoloji, ne de büyük olasılıkla dini bir davranış biçimi geliştirmemişlerdi. Oysa büyük beyinler değerli organlardır ve (aynı miktar kasın dinlenme sırasında gereksinim duyacağı enerjinin “22” katı kadar) fazla enerjiye gereksinimleri vardır (Sf. 16).
« Son Düzenleme: Mart 24, 2019, 11:58:35 ÖÖ Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #2 : Mart 24, 2019, 12:14:07 ÖS »
... psikologların çağdaş aklı anlayabilmemiz için önce evrim sürecini anlayabilmemiz gerektiğini fark etmiş olmalarıdır. Yani, arkeologların bir “bilişsel arkeoloji” geliştirdikleri süreç içinde, psikologlar da “evrim psikolojisi” kavramı geliştirmekteydiler. Bu iki yeni alt disiplinin birbirine büyük gereksinimi vardır.... Yeni evrim psikolojisinin temel tartışma konularından biri, aklı genel amaçlı bir öğrenme mekanizması, bir çeşit güçlü bilgisayar olarak görmenin yanlış olduğudur. ... evrim psikologları bu görüşü, aklın, herbiri belli bir özel davranış tipine hasredilmiş bir dizi özel “modül” ya da “bilişsel alan” veya “zeka”dan, yani dil öğrenmek, alet kullanabilmek veya sosyal etkileşime girmek üzere gelişmiş modüllerden oluştuğu şeklinde değiştirmemiz gerektiğini öne sürmektedirler. “Genelleşmiş” ve “özelleşmiş” yaklaşım (Sf. 18)...

Homo Habilis, alet yapabilen tanımlanmış ilk ata, oldukça yüklü oranda etten oluşan bir gıda rejimine de ilk sahip olanlardandı. “İlk insanlar” ise Homo Eractus ile Neandarthaller (Sf. 20)...

Aklın tarihöncesi için başlangıç noktamız altı milyon yıl öncesinden daha az olamaz. Çünkü ataları iki ayrı yönde evrimleşmiş olan primat, altı milyon yıl öncesinde yaşamıştı. Evrimin bir kolu çağdaş maymun, şempanze ve gorile, diğer kolu çağdaş insana uzanmaktaydı. Dolayısıyla bu eski insansı kuyruksuz büyük maymun ortak ata olarak kabul edilir. ... Bu insansı tür, yalnızca ortak ata olarak değil, aynı zamanda eksik halka olarak da anılmaktadır (Sf. 22).

(Bu noktada şunu belirtmek isterim, Dawkins’e göre tek ortak ata aramak, yani eksik halka aramak doğru değil. Evrim bir süreç, birçok eksik halkayı kapsayacağından birden çok ortak ata olabileceği. Yine Dawkins’e göre, evrim bir “kör saatçi”dir.)

Evrim süreci bir sahnede sergilenirse:
1.   Perde: Tamamen karanlık. 6-4,5 milyon yıl öncesi, bugünkü Afrika’da (Ortak ata/eksik halka) perdenin açıldığı düşünülüyor (Sf. 24).
 
2.   Perde: 4,5-1,8 milyon yıl önce; bu perde 2,5 milyon yıldan biraz fazla sürecek iki sahneden oluşmuştur. İkinci perde Afrika’da geçer. Başlangıçta Çad, Kenya, Etiyopya, Tanzanya gibi bölgeler söz konusuyken, daha sonra açı, ikinci sahne için Güney  Afrika’yı da içine alacak şekilde genişler.

Perde 4,5 milyon yıl önce, Australopithecine Ramidusun ortaya çıkmasıyla başlar (sözcük anlamı, güney maymunu). 300 bin yıl sonra ikinci oyuncu belirir. Australopithecine Anamensis. İkisi de ağaçlık ortamlarda yaşamaktadır ve esas olarak vejeteryandırlar. 3,5 milyon yıl öncesi sahneden ayrılırlar. Sahneye Lucy (arkeolog Beatles’ın “Lucy in the Sky Wiht Diamond” şarkısını dinlediğinden) çıkar. Çok etkileyici bir karakter olan Lucy Australopithecine Afaransistir. A. Ramidusun soyundan gelmesi olasıdır, ama A. Anamensis ya da tamamen farklı bir soydan da geliyor olabilir. İki ayağı üzerinde dik yürüyebilen ve ağaçlara tırmanmakta usta olan Lucy öylesine etkileyici bir karakterdir ki dekorların (yani aletlerin) eksikliği fark edilmez. Yarım milyon yıldan biraz sonra sahneyi terk eder ve 2,5 milyon yıl önce ikinci sahne başlayana dek oyun sessiz bir döneme girer. Ama birinci sahnenin sonunda yerlere saçılmış bazı taş parçaları görürüz. Bunlar doğal olarak ufalanmış taş parçaları olup, oyunun ilk dekorlarıdır. Ne yazık ki onları üreten aktörü göremeyiz.
 
İkinci sahne 2,5 milyon yıl önce aktör akınıyla başlar. Birinci sahnedekilere benzeseler de şekil ve boyutları farklıdır. Bunlar daha çok Lucy’nin çocuklarıdır. Ama Güney Afrika’dan ziyade Doğu Afrika’da görülür. Adı Australopithecine Africanustur. Davranışları çağdaş babuine benzer. İki ayak üzerinde daha uzun süre kalıyordur. Diğer Australopithecineler fiziksel olarak daha sağlıklıdır ve hem Doğu, hem Güney Afrika’da temsilcileri vardır. Babuinden çok gorili andırırlar (Sf. 25).

2 milyon yıl öncesine gelindiğinde ve A. Africanus ortadan kaybolduktan sonra, yeni bir grup aktör belirir. Kafaları büyüktür ve oldukça erken gelişmiş görünmektedirler. Bunlar aslında Homo soyunun ilk üyeleridir. Beyinleri Australopithecinelerden 1.5 kat daha büyüktür. Ama şekil ve boyutları çeşitlidir. Bazı yorumcular tek aktör (Homo Habilis) tanımlarlarsa da, bu sayının üç olması olasıdır:
Homo Habilis, Homo Rudolfensis, Homo Ergaster.

Yine de, birbirlerinden ayırt edilmeleri çok güç olduğundan, biz hepsini Homo Habilis olarak adlandıracağız.
Homo Habilislerin Olduwan endüstri olarak adlandırılan el yapımı aletler kullandıkları kesindir. Belki iri yapılı Australopithecinelerin de böyle aletleri vardır, ama bunu anlamak kolay değildir. Bununla birlikte ellerinin anatomisi buna (alet yapmaya) kesinlikle uygundur. Homo Habilisin aletleriyle hayvanları parçaladığını görebiliriz, ama bu parçalanan gövdelerin avlanarak mı, yoksa aslan ve leoparların avları üzerinden leşçilikle mi ele geçirildiği konusunda emin olamayız. Sahnenin sonunda Homo Habilis ve iri yapılı Australopithecine kuzenlerinin dikkat çekecek şekilde farklılaştığı görülür. H. Habilisler alet yapımında ustalaşıp diyetlerinde ete daha çok yer verirken, Australopithecineler daha iri bir vücut yapısı geliştirmektedirler (Sf. 25-26).

3.   Perde: 1,8 milyon yıl öncesinde heyecanlı bir başlangıç yapan, ama daha sonra tam bir sıkıntıya dönüşen iki sahneden oluşmakta. Işıklandırma hala zayıf, ama ikinci perde de biraz gelişiyor.
Üçüncü perde önemli bir anansla açılır: “Pleistocen başlıyor!”

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 129
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #3 : Mart 24, 2019, 12:30:28 ÖS »
Hoşgeldin, hoşluklar getirdin özgeç, ilgiyle takip ediyorum, olanaklarına sağlık..

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 129
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #4 : Mart 25, 2019, 08:58:58 ÖÖ »
https://www.gazeteduvar.com.tr/bilim/2019/03/25/bilim-insanlari-yapay-bir-mini-beyin-gelistirdi/
Şerefsizim bende düşünmüştüm diyordu, vizontelenin akıllı delisi, televizyonu ilk gördüğünde, görüntülü radyo diyerek, insan niye beyin yapmaya çalışmıyor diye düşünmüştüm bende, meğer çalışmalar varmış ve devam ediyormuş, insan beyni er geç beyin  ve giderek insan ve giderek  evren yaratacak, yapacaktır, nesli tükenmezse, yapıp yapmamaktaki sorun son derece  asit aslında, örneğin kalp nakli, hatta kalp yapıyor ( spritüalistlerin ama ona ruh ve duygu ekleyemiyor deyişi ne kadar da cahilce ve kitch) çünkü yapıyı, temel elemanları ve tüm bağlantı biçimlerini bilmiyor, beyin ve naklini yapamaması da bu bilisizlikle ilgili  şimdilik..


 işin ilginç yanı şu, insanoğlu insan, evren yaratacak noktaya gelse de, anlamsal/felsefi bağlamlı hiçbir sorununu çözemeyecek, biz oe ile yine hep/sonsuz mu yoksa hiç miyi kritik etmeye devam edeceğiz, tek farkla, insan insan yaptığında, dışındaki tanrıyı reddedip, tanrının/yaradanın kendisi olduğunun farkına nihayet varacak, bilimin insanlığa ve felsefeye en önemli katkısı bu olacak, tanrıyı def etmesi..

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #5 : Mart 26, 2019, 10:47:49 ÖÖ »
Hoş buldum ferda,

Beyin çalışmaları ilginç ve önemli. Daha önemlisi ve şaşırtıcısı, bana göre, bilinci aktarmaya uğraşmaları.

Algılayan, öğrenen, toplayan, sınıflandıran, ulamlayan, soyutlayan, gerektiğinde çağıran, yaratan, hatta olmayanı yaratan bu süreç ya da dizge...

Şu önümüzdeki otuz yılda, gerçekten görmek isterim, inanılmaz işler ya da şeyler gerçekleşecek.

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #6 : Mart 26, 2019, 11:49:54 ÖÖ »
“Pleistocen başlıyor!” yüksek enlemlerde buz tabakaları oluşmaya başlamıştır. 1,8 milyon yıl öncesinde yeni bir karakter Homo Eractus, uzun adımlarla sahneye girmektedir.

Bu yeni karakter, Homo Habilis (ya da başka bir Homo)’in torunudur. Artık daha büyük bir beyne ve daha uzun bir boya sahiptir.
 
İri yapılı Australopithecine bir milyon yıl öncesine kadar gölgelerde dolaşmaktadır, ama bu perdede geçen olaylar içinde hiç rol almazlar.

Homo Eractusun sahnede görünmesiyle ilgili şaşırtıcı olan şey, bu olayın dünyanın üç bölgesinde, yani Doğu Afrika, Çin ve Java’da hemen hemen aynı anda meydana gelmesi, dolayısıyla, şimdi sahnenin Yakın Doğu, Güney ve Güneydoğu Asya’yı içine alabilecek şekilde genişlemek zorunda kalmasıdır. Homo Eractusu ya da onun ortalığa saçılmış aletlerini bütün bu bölgelerde görmeye başlarız. Fakat onun belirli yerlere tam olarak ne zaman vardığını ve oralarda tama olarak ne yaptığını söylemek güçtür.

Homo Eractusle geçen bir milyon yıldan fazla bir süreden sonra (bu süre içinde beyinde bir büyüme olduğu saptanamamıştır) sahnede yeni oyuncular görmeye başlarız.

İlk Homoda olduğu gibi ortada kaç tür olduğu belli değildir. Homo Eractus bundan yalnızca 300 bin yıl öncesine kadar Doğu Asya’da yaşamaya devam eder.  Asya’nın diğer bölgelerinde ve Afrika’da gördüğümüz aktörlerin kafatasları daha yuvarlaktır ve pek de uygun olmayan bir şekilde ilkel Homo Sapiensler olarak adlandırılmaktadırlar. Muhtemelen bunlar kendi kıtalarındaki Homo Eractuslerin torunlarıdır ve beyin büyüklüğündeki bir artış dönemine dönüşü belirlerler. 500 bin yıl öncesine gelindiğinde sahne, Avrupa’yı da içine alacak şekilde yeniden genişlemiştir. Buradaki aktörün adı Homo Heidelbergensistir. O da Homo Eractusun bir başka torunudur ve iri bir fiziğe sahiptir.

İkinci perdenin dekorları bu perdede de kullanılmaya devam ederken, daha etkileyici başka dekorlar da ortaya çıkmaya başlar. Bunların en dikkat çekeni, el baltası denilen armut şeklindeki simetrik taş aletlerdir (Sf. 26-27).

Bu perdenin 200 bin yıl kadar önce başlayan ikinci sahnesi, arkeologlarca “orta paleolitik” dönem olarak adlandırılır. Böylece bir önceki perdenin geçtiği “alt paleolitik” dönemden ayrılmış olur. Bununla birlikte bu iki dönem arasındaki sınır çok belirsizdir. Yine de bu tarihe gelindiğinde aktörlerin kullandığı dekor malzemesinde bazı önemli değişiklikler olduğu açıktır. Bunlar oldukça çeşitlenmiş, el baltaları daha az göze çarpar hale gelmiştir. Yeni aletler “Levallois Tekniği” olarak bilinen teknikle üretilmişlerdir.

150 bin yıl önce Avrupa’da ve Yakın Doğu’da Homo Neanderthalensis, popüler adıyla Neanderthal insanı, yeni bir aktör ortaya çıkmıştır. Bu aktörün Levallois Tekniği ile yapılmış aletleri kullanmaya doğal bir yatkınlığı vardır  Bu dönem buzul çağı dönemidir. Buzul tabakalarının hareketine göre ve onlarla birlikte bitki örtüsünde de fundalıklardan ormanlara doğru oluşan değişimi izlememiz mümkün. İkinci ve üçüncü perdelerin “alet çantalarının, hemen hemen bir milyon yıl boyunca, görünüşte durmak bilmeyen, küçük, yönü belirsiz değişimlerle yeniden düzenlenen, ama aynı temel malzemelerden oluştuğu” (Sf. 27)...

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #7 : Mart 28, 2019, 12:44:21 ÖS »
Levallois Tekniği: Bir tür taş yontma ve alet yapma tekniği... bu teknikte çekirdek kütlenin (genellikle çakmaktaşıdır) yüzeyi özel olarak hazırlanır ve kesme doğrultusuna göre, istenen biçimde yongalar elde edilir. Büyük bir kütleden eş biçimli pek çok yonga veya delici uç elde etme olanağı veren bu teknik, gerçek anlamda seri üretimin başlangıcı olarak kabul edilir. Kesici bir kenar oluşturmak amacıyla çakıltaşının bir yüzünü yontma aşamasından Levallois Tekniği kullanarak ileri düzeyine ulaşan alt paleolitik devri insanı, hem teknolojinin hem de karmaşık bir işlem şemasını uygulayarak insan zekasının gelişmesinde önemli bir dönüm noktasını simgeler.

1,5 milyon yıldan uzun süren bir başka perde daha sona ermiştir. Her ne kadar artık Eski Dünya’nın büyük bir bölümü sahne haline gelmiş, dekorlar çeşitlenmiş, beyin büyüklüğü çağdaş boyutlarına erişmiş ve bir dizi yeni aktör ortaya çıkmışsa da, bu sahneyi ancak sıkıcı bir sahne olarak tanımlayabiliriz. Oyunu seyretmeye başlayalı 6 milyon yıldan biraz daha az bir zaman olduğu halde, sanat, din ya da bilim diyebileceğimiz şeylerden hala eser yoktur (Sf. 27-28)

4.   Perde: İlk sahne 100 bin yıl ile 60 bin yıl arasındaki dönemi anlatır. Birinci ve ikinci sahneler arasındaki sınır belirsizdir. Bununla birlikte, başlangıç çizgileri kesindir. Yeni bir aktör Homo Sapiens Sapiens sahne almıştır. Bu aktör ilk olarak Güney Afrika’da ve Yakındoğu’da görülmüş ve Neanderthaller ile arkaik Homo Sapiensin de içinde olduğu bir oyuncu kadrosuna katılmıştır. Şaşırtıcı da olsa bu sırada dekorlarda büyük bir değişiklik olmamıştır: Yeni aktörümüz üçüncü perdenin son sahnesinde bile kendinden önceki arkadaşlarının ürettiği taş aletlerinin aynısını yapmaya devam edecektir. Hatta davranışları da hiçbir yönden onlardan farklı değildir. Yakındoğu’da Homo Sapiens Sapiensler (Neanderthaller de) ölülerini çukurlara gömmekle kalmayıp gömülen bedenlerin üzerine mezar hediyesi gibi görünen hayvan iskeleti parçaları da yerleştirmektedirler. Güney Afrika’da boyama maddesi olarak değerlendirilen kırmızı aşı boyası kullanılmaktadır. Zıpkın yapmak için kemik parçaları öğütülmektedir. Bunlar tahta ve taş dışındaki malzemelerden yapılmış ilk aletlerdir.

Son perdenin ikinci sahnesi 60 bin yıl kadar önce, dikkat çekici bir olayla başlar: Güneydoğu Asya’da Homo Sapiens Sapiens bir tekne inşa etmektedir ve ardından Avustralya’ya ilk geçiş gerçekleşir. Hemen arkasından Yakındoğu’da bazı yeniliklerin oluştuğunu görürüz. Levallois Tekniği kullanılarak yonga elde etmek yerine, çakmaktaşlarından satıra benzeyen, ince uzun kıymıklar çıkarılmaktadır. Ve sonra (40 bin yıl kadar önce) ansızın, Avrupa ve Afrika’da oyun şekil değiştirir. Dekorlar hareketlere egemen olmaya başlamıştır. Bu tür önemli davranış değişikliklerini belirlemek için arkeologlar, bu aletleri Avrupa’da üst paleolitik ve Afrika’da geç taş devri olarak bilinen geçmişimizin yeni bir döneminin başlangıcını tanımlamak amacıyla kullanırlar. Benzer bir değişim Asya’da da meydana gelir, ama bu bölgeyi ancak bulanık bir şekilde görebildiğimiz için, bu değişimin Avrupa ve Afrika’yla aynı zamanda mı meydana geldiği yoksa daha geç, örneğin, belki, günümüzden 20 bin yıl kadar önce mi gerçekleştiği açıklık kazanmamıştır.

Şimdi bir durup düşünelim: Yazarın Avrupa ve Afrika söylemi bile bilinçaltına gönderme kapsamında... Bunu bizim bilimcimiz için yapmadığını var sayarsak, şu ünlü “white man project” durumları nedeniyle kendi bilinçaltından kaynaklanarak yaptığını söyleyebiliriz. Bunca hareketin oluştuğu Afrika’nın önce yazılması gerekir. Bu bir...

Şu meşhur Neanderthal... “Levallois Tekniği ile yapılmış aletleri kullanmaya doğal bir yatkınlığı vardır.” Bu ifade diğer atalarımız için kullanılmaz... Doğal bir yatkınlık ne demektir? Diğerlerinin yatkınlığı o zaman ne anlama gelmektedir? Bu iki...

Avrupa’ya ne zaman gittiler? 500 bin yıl öncesi. Asya’ya ne zaman gittiler? 1,8 milyon yıl önce pleistocen başlıyor ve tam zaman belirtilmeden sahnenin Yakındoğu, Güney ve Güneydoğu Asya’yı içine alabilecek şekilde genişlediği aktarılıyor. Bu üç...

En son olarak da, 60 bin yıl kadar önce, Güneydoğu Asya’da Homo Sapiens Sapiensin tekne inşa ettiğini, ardından Avrupa’da üst paleolitiğin (geç taş devr), Afrika’da geç taş devrinin başladığını ifade ediyor. Burada (paleolitik= taş devri) bile kafa karışabiliyor. Asya’da durum farklılaşmakta. Evet, Asya ile ilgili bilgiler kısıtlı ve sınırlı. Yaşadıkları bölgeler, Çin, Hindistan ve eski Rusya diyebileğimiz bölgeler. Afrika kadar kazıldıkları söylenemez. Bu nedenle de bulanık der yazar ve 20 bin yıl gibi komik bir rakam söyler. Kanımca kibar olmak için de “aynı zamanda mı, yoksa daha geç, örneğin, belki”leri kullanır. Ya daha önceyse?

Sınırlı taş aletler yerine artık çeşitlenmiş dekorlar ve fildişi de dahil olmak üzere bir dizi yeni malzemeden yapılmaya başlamıştır. Aktörler sahneyi kendileri düzenlemekte yaşam yerleri inşa etmekte, duvarları boyamaktadırlar. Bazıları oturup taş ve fildişinden insan ve hayvan figürleri oymakta, diğerleri kemik iğnelerle giysiler dikmektedir. Vücutlarında (canlı ya da cansız) boncuklar ya da kolyeler görülmektedir. Değişim hızını Homo Sapiens Sapiensin belirlediği açıktır. Onun, bu sahnenin ilk birkaç dakikasında, Avustralya’ya deniz yoluyla nasıl geçtiğini, sonra 40 bin yıl önce Avrupa’ya nasıl girdiğini biliyoruz. Bundan 10 bin yıl kadar sonra, Avrupa Neanderthalleri Homo Sapiens Sapiensin yaptığı yeni dilgi (satır) türlerini ve taktığı boncuk kolyeleri taklit etmeye çalışıyor olabilirler. Bununla birlikte, bütün diğer aktörler gibi, Neanderthaller de ortadan kaybolup giderler. Homo Sapiens Sapien artık dünya sahnesinde yalnızdır.

Hareket hızı yavaş yavaş yükselir. Son buzul çağının ortasında topraklar iyice donmuş olsa da, 30 bin ile 12 bin yıl öncesine gelindiğinde, Avrupa mağara sanatının renkleriyle alev alevdir. Buz tabakaları geri çekilmeye 10 yıl öncesine gelindiğinde hızlı bir küresel ısınma dönemiyle buzul çağı sona ererken, manzara, ılık/nemli iklimle, soğuk/kuru iklim arasında dramatik dalgalanmalar gösterir. Aktörün Holocene döneminin ılık dünyasına girdiği ve oyunun son sahnesine gelindiği ilan edildiğinde, Pleistocen dönemin sonu da belirlenmiş olur.



MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #8 : Mart 29, 2019, 01:01:16 ÖS »
4. Perdenin üçüncü sahnesi başlar başlamaz Yakındoğu’da ekin eken ve hayvanları evcilleştiren gruplargörürüz. Artık olaylar şaşırtıcı bir hızla gelişmektedir. İnsanlar kasabalar ve sonra da şehirler kurmaktadırlar. Birbiri ardına gelen imparatorluklar doğup batmakta ve dekorlar daha da etkin, çeşitli ve karmaşık hale gelmektedir. Bir andan kısa bir süre içinde at arabaları otomobillere dönüşmekte, yazı tabletleri bilgi işlem makineleri haline gelmektedir. Yaklaşık 6 milyon yıl süren göreli bir hareketsizlik döneminin ardından, bu son derece telaşlı geçen son sahnenin anlamını kavrayabilmemiz çok güçtür (Sf. 28-29).

Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi’nde de buna benzer bir smilasyon yapar. İnsanlık tarihini altmış yaşında bir insan ömrüyle özdeşleştirir ve şunları söyler:

İnsan “7” yaşına kadar hayvandan farksız yaşamıştır. 7 yaşında ilk zeka belirtisini göstermiş, taşları yontmaya başlamıştır. Sonra “25” yaşına kadar on sekiz yıl bu zeka belirtisiyle yetinmiş, başkaca bir şey yapmamıştır. 25 yaşında ateşe bulmuştur. “55” yaşına gelinceye kadar, bir yirmi yıl daha, taşları yontup ateşle ısınarak başkaca bir şey yapmadan oyalanmıştır. Elli beş yaşında, insanlığa doğru bir adım atıp, ölülerini gömmeye başlamıştır. Bir üç yıl da taş yontup ateşle ısınarak ve ölülerini gömerek geçip gitmişkir. Oysa “58” yaşında onun birdenbire açıldığını, insanlığa doğru hızla gelişmeye başladığını görmekteyiz. Çömlek yapmakta, toprağı işlemekte, hayvanları üretmektedir. Gelişme gittikçe hızlanıyor. İnsan, toprağı işlemeye başladıktan bir yıl sonra, hesabımıza göre elli dokuz yaşında, madenlerden yararlanmakta ve evler yapmaktadır. Altı ay sonra da alfabeyi bulmuştur. Çünkü, artık sayacak ve sayınca da unutmamak için zorunlu olarak yazacak malları vardır. Alfabeyi bulduktan iki ay sonra İlyada’yı yazmıştır. İlyada’yı yazdıktan yirmi beş gün sonra Hristiyan olmuş, bir ay sonra da Tanrısal Komedya’yı kaleme almıştır. Böylesine bir yapıt yayımlanmayı gerektirirdi elbet. Tanrısal Komedya’yı yazdıktan iki gün sonra matbaayı bulmuş, ondan iki gün sonra da buhar makinesini yapmıştır. Dinamo ve motor, buhar makinesinden bir gün sonra yapılmıştır. Altmış yaşındaki insanımız ömrünün son saatlerinde telgrafı, telefonu, radyoyu, televizyonu bulmuş ve uzayda dolaşmaya başlamıştır. İnsanımızın, başka gezegenlerdeki yaşamı bir yana, sadece, doğup büyüdüğü şu güzelim dünyada daha on milyar yıl yaşayacağı unutulmamalıdır (Sf. 24-25).

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #9 : Mart 29, 2019, 10:43:24 ÖS »
Thomas Wyan (Amerika/Arkeolog/1979) 300 bin yıl öncesine gelindiğinde, çağdaş aklın çoktan bugünkü şeklini almış olduğunu öne süren bir makale yayımlamıştı. 300 bin yıl öncesinin, geçmişimizi anlatan tiyatro oyununun 3. Perdesinde yer aldığını ve bırakın anatomik açıdan çağdaş insanları, Neanderthalensislerden bile önceki bir dönem olduğunu anımsayın. Thomas Wyan bu savının kanıtı olarak, bu perdenin ilk sahnesinde, Homo Eractusler ve Arkaik Homo Sapiensler tarafından ince bir işçilikle üretilmiş olan simetrik el baltaları kullanılıyordu (Sf. 43).

Piaget, aklın bir bilgisayara benzediğine kesinlikle inanan bir psikologtu. Onun kuramına göre, akıl, yeni bilginin girişini kontrol eden ve aklın bir dizi gelişim evresinden geçmesini sağlayarak onu yeniden yapılayan genel amaçlı bir dizi küçük program kullanıyordu. Çocuğun on iki yaşına geldiğinde eriştiği bu evrelerin sonuncusuna, formel işlevsel zekâ adını vermişti. Bu evrede akıl varsayımsal nesne ve olaylar hakkında düşünebiliyordu.  El baltası türü bir aletin, yapımında da kesinlikle bu cins bir düşünme şekli gerekiyordu. Taş yumrusundan yonga çıkarmaya başlamadan önce, bireyin, kafasında bitmiş aletin nasıl görüneceğiyle ilgili akılsal bir görüntü oluşturması gerekiyordu. Yapacağı her vuruş, aletin biçimiyle ilgili varsayımdan yola çıkan bir etki oluşturacaktı. Bu yüzden, Thomas Wyan, el baltası imalatçılarına formel işlevsel zekânın, dolayısıyla temel olarak çağdaş aklın özelliklerini yakıştırırken kendinden emindi (Sf. 43).

[Analoji; iki farklı şey arasındaki benzerlik ya da benzerliklerden hareket edilerek, birincisi için dile getirilenlerin, diğeri için de söz konusu olduğundan söz etmektedir.]

Akıl genel amaçlı programlar kullanmaz, üstelik, ne tür bilgi bulursa ayırt etmeden içine çeken sünger de değildir (Aklı bir tür süngere benzetenlere gönderme). Psikologlar akıl için yeni bir analoji bulmuşlardır: akıl bir İsviçre ordu çakısı gibidir (Sf. 44)...

Jerry Fodor dilbilimci bir psikologtur ve aklın mimari yapısı kunusunda çok net fikirlere sahiptir. Ona göre, aklın algılama ya da girdi sistemleri ve bilişim ya da merkezi sistemler olarak adlandırdığı iki kısma ayrılması gerektir. Bunların mimari yapıları birbirinden çok farklıdır; girdi sistemleri bir İsviçre ordu çakısındaki bıçaklara benzerler ve Fodor bunları görme duyusu, dokunma duyusu ve duyma duyusu gibi birbirinden farklı ve bağımsız bir dizi “modül” olarak tanımlar. Konuşma bilgisini de bu girdi sistemlerinden biri olarak kabul eder. Buna karşılık, merkezi sistemlerin hiçbir mimari yapısı yoktur ya da en azından bu yapı her zaman gizli kalacaktır. “Düşünce”, “problem çözme” ve “hayal kurma” olarak bilinen gizemli süreçlerin yer aldığı sistem de burasıdır. Burası “zekâ”nın yaşam sürdüğü alandır.

Girdi sistemlerinin modülerliğine ait birçok kanıt bulunmaktadır. Modüllerin beynin özel kısımları ile belirgin ilişkileri, çocuk gelişiminin karekteristik kalıpları ve modüllerin belirli analiz kalıpları sergileme yönündeki eğilimleri, bu kanıtlardan bazılarıdır (Sf. 45).

Girdi sistemlerinin bu özelliklerine pek karşı çıkan yoksa da, Fodor’un öne sürdüğü diğer özellikler tartışmaya açıktır. Bunların birincisi, girdi sistemlerinin diğer girdi sistemleri tarafından elde edilen bilgiye direk olarak ulaşma olanağının olmadığı düşüncesidir. Buna göre, şu anda gördüğüm şey duyduğum şeyden etkilenmemektedir. Fodor girdi sistemlerinin bu özelliğini tanımlamak için “kapsüllenmiş” terimini kullanır. Tartışmaya açık ikinci özellik, girdi sistemlerinin merkezi sistemlerden yalnızca sınırlı bilgi aldığıdır. Fodor için bu çok önemli bir mimari özelliktir, çünkü herhangi bir bireyin sahip olduğu, bilgilerin o bireyin dünyayı algılama biçimi üzerinde ancak sınırlı, hatta belki de önemsiz bir etkisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu durumu açıklamak için kullandığı etkileyici bir örnek, optik yanılsamalar, doğru olmadığını bildiğimiz halde gördüklerimizin bizi etkilemesine neden olur (Sf. 45).

Fodor’a göre girdi sistemleri kapsüllenmiş, zorunlu, hızlı çalışan, doğuştan varolan ve değerlendirilemez sistemlerdir. Onları “aptal” olarak niteler. Ona göre “düşünme”, “problem çözme” ve “hayal kurma” çözülemez olgulardır (Sf. 46).

Holistik (Holizm): Kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla olduğunu sovunan felsefe...

Fodor’a göre, “değişmez güzel ve doğruya yönelmek şüphesiz ki önemlidir. Ama birilerine yem olmamak daha önemlidir.” Bununla birlikte, diğer zamanlarda birey, yaşadığı dünyanın doğası üzerinde yavaş ve dikkatli bir yaklaşımla durmak ve birçok farklı kaynaktan edindiği farklı bilgileri birleştirerek hayatta kalmaktadır. Bireyin, dünyanın düzenini ve yapısını fark etmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir. Fodor, “dünyanın hızlı duyarsız sistemlerden ve dikkatle oluşturulmuş yavaş sistemlerden en iyi sonucu alabilmek için, ikisi arasında bir seçim yapmayı reddedip, her iki yolu da kullanma yolunu seçtiğini” savunmaktadır (Sf. 46-47).

Gardner’ın yedi zekâsı şunlardır:
1.   Dilsel zekâ
2.   Müzik zekâsı
3.   Mantık-Matematik zekâsı
4.   Mekansal zekâ
5.   Bedensel-Kinestetik zekâ
6.   İçe Dönük zekâ (bireyin kendi aklına)
7.   Dışa Dönük zekâ (diğer bireylere dönük)

Fodor’un modülleri kesinlikle birbirinden bağımsızken, Gardner sürekli zekâ çeşikleri arasındaki etkileşimin aklın çalışması için ne kadar gerekli olduğunu vurgular. “Olayların normal akışı sırasında, zekâ çeşitlerinin birbiriyle etkin bir iletişim içinde oldukları ve birbirlerine dayanarak geliştikleri” üzerinde durur (Sf. 47).

Gardner’ın yaklaşımı, her zekâ çeşidinin birbirinden bağımsız, temel süreçleri olmasına rağmen, “normal insan ilişkilerinde karmaşık etkinlikleri gerçekleştirmek için, sorunsuz ve pürüzsüz şekilde bir arada çalışan zekâ bileşimleriyle karşılaşılmasının tipik bir durum” olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, en akıllı bireyler, metafor ve anoloji kullanımında olduğu gibi, alanlar arasında ilişki kurmakta en başarılı olanlardır.

Merkezi sistemler analojik düşünmeye düşkündürler (Sf. 48).

 

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 28
Ynt: DİL ve BEYİN
« Yanıtla #10 : Nisan 07, 2019, 04:55:51 ÖS »
Fodor bize iki katlı bir mimari yapı sunmuştu ve katlardan herbirinin rolünün evrimsel ilgi alanına girdiği anlaşılıyordu: Yalnızca girdi sistemleri ile çalışan bir beyin hayal edebilir, ama yalnızca merkezi sistemle çalışan bir beyin düşünülemez. Böcekler ve amiplerin girdi sistemlerine gereksinimleri vardır. Ama merkezi sistem süreçlerine gereksinim duymazlar. O halde bu ikinci sistemin evrim sırasında eklenmiş olması gerekiyordu.

Gardner düşünce süreçleri için bize İsviçre ordu çakısı modelini sunmuştur. Zekâ çeşitleri gerçekten de düzgün ve pürüzsüz olarak bir arada çalışabiliyorlarsa, bu model temelde Fodor’un merkezi sistemler tanımlanmasındaki yaklaşımından farklı gözükmemektedir. O halde akıl, belki de yalnızca tek bir İsviçre ordu çakısından değil, iki çakıdan oluşmaktadır: Çakıların biri bıçakların tam anlamıyla bağımsız kıldığı girdi sistemleri olabilir. Bir biçimde, bıçakların çoğu kez birlikte çalıştığı diğeri ise, düşünmeyi temsil eder .

... bu isviçre ordu çakısının bıçaklarını kimin bir araya getirdiğini, yani aklın mimarının kim olabileceğini düşünmemiz gerekiyor (Sf. 49).

Leda Cosmides / John Tooby: Bu psikologların evrim psikolojisi bayrağı ile dikkat çekmeye çalışmalarının nedeni, çağdaş aklın doğasını, onu ancak biyolojik evrimin bir ürünü olarak incelemekle anlayabileceğimizi savunmalarıdır. Tartışmanın başlangıç noktası, aklın karmaşık ve fonksiyonel bir yapı olduğu ve şans eseri ortaya çıkmasının olanaksızlığıdır. Eğer tanrısal müdahale olasılığını görmemezlikten gelmeye razıysak, böyle bir karmaşık sistemin ortaya çıkabilmesini mümkün kılacak bilinen tek süreç doğal seçilim yoludur. Bu açıdan C&T, akla, bedenin diğer bir organına yaklaşır gibi, seçilime yönelik baskılar altında yaklaşır, yani aklın, türümüzün evrimsel tarihi sırasında karşılaştığı seçilime yönelik baskılara tepki olarak oluşturulan ve uyarlanan gelişmiş bir mekanizma olduğunu savunur. Daha kesin belirtmek gerekirse, C&T, insan aklının, atalarımızın, Pleistocene ortamlarda avcılıkla yaşamlarını sürdürdükleri sırada karşılaştıkları tarihöncemizin en önemli perdeleri ve sahneleri içinde evrimleştiğini savunurlar. Bu yaşam biçimi evrimsel bağlamda kısa bir süre önce sona ermiş olduğu için, akıllarımız o yaşam biçimine uyarlanmış olarak kalmıştır.

C&T, bunun bir sonucu olarak, aklın çok çeşitli ve çok özel amaçlı bir sürü bıçaktan oluşan bir İsviçre ordu çakısı olduğunu öne sürer; diğer bir deyişle, akıl, çeşitli düşünce modüllerinin birleşmesiyle oluşmaktadır. Bu bıçakların/modüllerin her biri, geçmişimizde hayatlarını avcılıkla sürdüren atalarımızın karşılaştığı tek ve belirli bir uyum sorunuyla başa çıkmak amacıyla ve doğal seçilim yoluyla tasarımlanmıştır. Tıpkı Gardner’ın savunduğu gibi, akıl, “genel zekâ” için kapasiteden fazlasına, yani çeşitli özelleşmiş zekâ türlerine ya da düşünme şekillerine sahiptir. Gardner’ın zekâ türlerinde olduğu gibi, her modülün kendine özgü bir bellek biçimi ve akıl yürütme süreci vardır. Ama C&T’nin akılsal modülleri Gardner’ınkilerden farklıdır. Daha çok Fodor’un girdi süreçlerine benzerler: Bunlar doğuşta akılda vardır ve tüm insanlarda bulunurlar. Gardner’ın zekâ çeşitleri genç akılların içinde geliştiği kültürel bağlamlar tarafından etkilenmeye açık olmalarına rağmen, C&T’nin modülleri için aynı şey söz konusu değildir (Sf. 50-51).

Bu modüller bizim henüz üzerinde durmadığımız çok önemli bir özelliğe sahiptirler: “İçerik açısında zengindirler.” Bir başka deyişle, modüller yalnızca sorun çözmek için kural oluşturmakla kalmazlar, bireyin bunu yapabilmek için gereksinim duyduğu bilgilerin çoğuna da sahiptirler. Bu bilgiler gerçek dünyanın (en azından aklın evrim geçirdiği Pleistocene dünyasının) yapısını yansıtırlar. Gerçek dünya konusundaki bu bilgi, sorun çözmek için gereken çeşitli kurallarla birlikte ve her biri kendi düşünsel modülü içinde olmak üzere doğuştan çocuğun aklında yer alır (Sf. 51).