Gönderen Konu: Merhaba  (Okunma sayısı 9849 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #45 : Nisan 08, 2020, 03:56:22 ÖÖ »

Shin Ha-Neul Bey, ışık cümbüşüyle yanıp sönen kente yukarıdan bakan konforlu terasındaki koltuğuna gömülmüş, havuzdaki karşılaşmayı düşünüyor, “Kesin bu kadınla tanışmalıyım!” diyor, bir yandan  içkisini yudumluyordu.

“Nasıl?”
 
Önce yüzüşüne odaklanmıştı. Eğitimli olduğu apaçık belliydi. Odaklanmasının nedenini sorguladığında, soluklanmadan yüzdüğünü ayırt etmişti.

“Soluğunu iyi kullanıyor!”

Başını sağa sola yatırıyor, gözleri kısık, dudakları çizgileşmiş, dişleri kenetli, dilinin ucu üst dişlerinin ardında, ağızdan ünlemeli derin, kısa soluklanıyor, dağınık aklını, duygularını bir anlamda bedeniyle destekliyordu. İlginçti, çok ilginçti, çok! Soluğunu iyi kullansa da, uzun süre başını sudan çıkartmadan soluksuz yüzmek olası değildi! Yaşı, kadın oluşu, beden yapısı… Evet! Beden yapısı… Kasları gelişkin değildi, demek ki amatördü.

“Aiyyşş! Bu yaşta yüzücü? Kaslar ne durumda? Saçmalama! Ama vücût çalışıyor. Çalışıyor? İyi yüzdü... o zaman çalışıyor! Aiyş! Saçmalama!”

Önce tanımamıştı. Gözlüğünü önünde çıkardığında, böylesi tansık için ne zaman dua ettiğini düşünmüştü, dua eden biri olsaydı keşke. Ama, ama anın, karşılaşmalarının en can alıcı yeri, onun gerisin geri havuza atlamasıydı.  Bedeninin suya gömülürken aldığı duruş; kollar birbirine koşut dümdüz yukarıda, bacaklar sımsıkı birleşik ve çıkardığı gürültü, çevreye saçtığı su… Sayılı görüntülerden düşündüğü görüntü gözünün önünde belirir belirmez iç çekmişti, üstelik ne büyük kayrayla onurlandırılmıştı ki, kendisine rastlamıştı. Düş mü, gerçek mi, karar vermesi gerekmiyordu. Bu beklenmedik karşılaşma düş tadındaki gerçeklikten öte ne olabilirdi?

“İyi yüzüyor!”

Sonra başka şey ayrımsadı. İkinci dalışta suyun altındaydı, bir süre çıkmamıştı. Çıktığında sıkıntı yoktu. Kaşları çatık, gözleri daha da kısık, başını bir yandan, diğer yana çevirip duruyor,
 
“Bir şey var… var… ama ne?” diyordu, “Ne?”

Girişte, basamaklarda… koşuyordu, ayağını burktu, tökezledi, az kalsın düşüyordu. Ah deyip ona uzanmıştı. Nasıl konuşamadı, dili tutuldu, saçmaladı? Yüzü aydınlanmış, gülümsüyordu şimdi. İçkisinden bir yudum aldı.

“Aiyşş! Bu kadınla tanışmalıyım!”

Arkasına gelen kadın elleriyle başını tuttu, eğilip boynundan öptü.

“Nasıl oldu?”

Başını kadından yana döndürerek öncesi birkaç saniyeliğine baktığı dudaklarına küçük bir öpücük konduran Ha-Neul Bey,

“Sorun çıkmadı. Oldu.” dedi. Kadın,

“Makyajımı bozma!” diyerek dudaklarını kaçırmaya çalışmıştı. Bu daha çok cilve benzeri tutumdu. Ha-Neul Bey cilveyi görmüş onu kollarından yakalamış, gitmesine izin vermiyormuşçasına,
“Öpücük almadan yollamam!”
demişti. Kadın kandırıldığını bilmeden, kandırmanın erinci, erincin getirdiği esenlikle gülümseyerek evden çıkıp gitti.
.
Shin Ha-Neul Bey, içtenliği, temizyürekliliği, dürüstlüğüyle ne denli gönülden görünüm sergilerse sergilesin hepsi onun kabuğuydu. Ağzını açmasına, konuşmasına, gülmesine gerek kalmadan olumlulukla kuşandığı varlığından yayılan başkalık, ayrıcasız her yerde, her zaman göze batmasının birincil nedeniydi. Eksik, yanlış, ters anlaşıldığı söylenebilir, üstünlük tasladığı düşünülebilirdi. Bu candan davranışlar birinin ona yaklaşmasını, yakınlaşmasını önleyen ikincil korungaydı. Dördüncü yaprağın bulunması nasıl zorsa, ilk sınırı aşıp ikincisini zorlamak o denli olanaksızdı. O, davranışlarının bilincindeydi, kiminde üstüne basa basa vurguluyordu. Bunun nedeni, ona yaklaşan ya da herhangi konuda küçük büyük, uzak yakın, kadın erkek yardıma gereksinen insanlarda, kendisine karşı en ufak gönül borcu oluşmasını engellemekten öte değildi. Özellikle çalışma arkadaşları sorunlarını aktardığında patronluğuna karşın elinde işi güç, ne varsa bırakıp onlarla içtenlikle ilgilenmesi, onları kışkırtırcasına yaratıcı çözümlerle sorunları çözüp yüreklendirmesi, yüreklendirmede kendi özgün örneklemlerine başvurmaması, başarının dikenli yolundan alaysı söz etmesi her zaman onu istediği sonuca ulaştırıyor, karşısındakiler onun yardımını ters anlayarak çekemezlik, kıskançlıkla uzaklaşıyordu ya da öfkelenerek. Sonuçta tanrı kayrasıyla doğmuş insanlardandı, kim bilir belki duvaklı doğmuştu; uzun boylu, güçlü ve sıkı bedenli, yakışıklı, candan, en önemlisi zengin, ışıklar altındaydı. Tek eksiği ağzında gümüş kaşıkla doğmamış, çalışmış, kaşığını o satın almıştı. Onlara göre kendilerine böyle davranılması bir anlamda acımaktı. İşte bu durum gelenleri kızdırıyor, herhangi gönül borcunun kıyısına köşesine ulaşamadan kupkuru teşekkürlerle yanından ayrılıyorlardı. Paylanmaya, sövülmeye alışkın kişileşememişler ya da her şeyi kişiselleştirenler ise durumu özsaygılarına doğrudan saldırı sayarak sudan çıkmış balığa dönüyordu. Astlarının, kadın ya da erkek olsun yaşadığı durum buydu. Tutum ve davranışlarını kuralsız, koşulsuz onaylayan birkaç kişide, hem kendileri hem onun açısından sorun yoktu. Ne zaman, nasıl yalnız bırakmaları, ona ne denli yaklaşmaları, uzaklaşmaları gerektiğinin bilincindeydiler. Yine de şirkete adım atar atmaz, o dimdik duruşlu, uzun bacaklı güçlü adımlarını atar atmaz, tüm yaşanılmışlıklar unutulur, çevreye erke saçan yürüyüşü, giyimi kuşamı, gülümsemesiyle koridorlardan yürümeyip sanki eserek ofisine giderken, ayrıksız herkes esenlemek, esenlemenin karşılığını almak için birbirleriyle yarışırdı. O tam anlamıyla cezbe odağıydı.

Bu nedenle işte bu kadın onun güçlü duvarlarını çatlatıp az da olsa kırıp dökmüştü. Niye, nasıl çatlatıp, kırıp dökebildiğini bulamıyor, soluksuz kalacak denli onu kuşatan bunca kadın arasında neden o demekten kendini alamıyordu. Onlarca spor salonu dururken orada nasıl karşılaşmışlardı? Bu çözülebilirdi. Sonuçta kendisinin zaman zaman oraya gittiğini bilen insanlar vardı. Belki ona orası önerilmişti. Evet, böyle olmalıydı. Bu aklına yatmasa da, çözmeye çaba gerekiyordu. Bir süredir gittiği bilgisinden öte, başka bilgi yoktu, çabalamak gereksizdi. Aklı yüzüşüne takılıp kalmış, ona odaklanmıştı, sualtında geçirdiği zamana. Ya elinin alev alev yanması?

“Aiyyşş!”

Bir bardak içki daha doldurdu, kaykılıp ayaklarını uzattığında koltuk yarı yatar duruma geçti. Ayak baş ve ikinci parmağını kıskaç gibi kullanarak çektiği az ötedeki sehpanın üstüne ayaklarını koydu, bedenini iyicene yerleştirdi, koltukta daha da kayboldu, gökyüzüne bakmaya başladı.

Yağmurlu geceyi düşünüyordu. Mina Hanım’ın çimlerde dans edişini, sonra yukarıya yanına gelişi… inanılmazdı… ya yakalansaydı? Ama neden ağlamıştı, yoksa gelgitler yaşayan biri miydi? Gecelik… geceliği… öyle bir gecelik? Ayakları? Çıplaktı. Sorulacak o denli soru vardı ki, tanışmalı, kendi değerleriyle onu tartmalı, öğrenmeliydi, hem de bir an önce. Yüreğini böylesine çarptıran olmayacak bu kadını, bilmek tanımak istemesi çok doğaldı. Havuzda, videodaki şarkıyla niye dans etmişti? Onu gördüğünde şaşırıp gerisin geri suya neden atlamıştı? Atlarken bedeninin aldığı duruş? Ah, suya atlarken ki bedeni gözlerinin önünden bir türlü gitmiyordu, bir de alev alev yanan eli... içki miydi? İçkinin etkisi miydi? Olmadığını biliyordu, bildiği diğer şey, basbayağı bu kadını istemesiydi. Ötesi berisi yoktu, bu kadın onun olmalıydı da, bunu düşünürken bile su sahnesi gözünün önüne geliyor, içi kıyılıyordu. Yalnız bu noktada aşılması gereken engeller içini sıkıştırmıyor değildi hani. Sıkılmıştı. Bu engelleri kim koymuştu, kendi yaşamı kendi elindeydi... orası tamamdı da... ama o, onu yaşamına sokacak mıydı? Bakalım o onaylayacak mıydı?

Çalan telefonuna bakıyordu, düşlerinden sıyrılmadan. Önce açmak istememişti, “Kardeşim” yazısını görünce, oturuşunu düzeltmiş, düşlerinden sıyrılmış telefonu açmıştı.

“Merhaba.”
“...”
“Teyzem nasıl?”
“...”
“Nasıl? Aa! İyi? Güzel!”
“...”
“Hıım… Anladım. Anneme soralım.”
“...”
“Sordun. O zaman... eve bakalım. Eski eve. Yardım ister misin?”
“...”
“Tamam. Yarın geliyor musun?”
“...”
“Tamam. O zaman yarın konuşuruz.”
“...”
“Görüşürüz.”
“...”

Telefon konuşması onu Mina Hanım’dan uzaklaştırmış, bambaşka sahnelere fırlatıp atmıştı. Kardeşi, teyzesi, kendisi, annesi dışında kimsenin bulunmadığı karanlık kıyılara. O karanlık kıyılara gömülü deniz, yosun, akzambak kokusu duymuş, uğultulu rüzgârların sesi kulaklarını sağır etmiş, deniz kırbaçlarından fırsat buldukça gidip gelen saçları arasından kendisine bakan, unutmadığı, unutamayacağı o gözler yeniden belirmişti. Sürekli arkasına dönüp bakmıştı, o iki gözü görebilmek için, bir kez daha görebilmek için, bir kez daha. İşte yine dalmıştı, daldığı şeyin ne olduğunu bilmeden. Beyninin yarattığı imge, sanrı, olmayan bir şey miydi? O yüzden mi, dalınçlarında düşündüğünü kendinin bilmezliği, kimsenin bilemezliği? Eleştirel bakışların, onu yadırgayan eleştirel bakışların, onu bileyerek, köpürterek kızdırması, yine de hiçbir şey belli etmemesi? Durmaksızın gülümser yarı yumuk kehribar badem gözlerinin neresinden yayıldığı belirsiz düşüncelerin tetiklediği onulmaz üzüntünün, ondan acısı el sürülmez umutsuzluğun yattığını, barındığını düşünmeleri doğaldı. İlişki kurmaması, kurmak istememesi, ilişkinin daha başlangıcında çekirdeklenen çok iyi bildiği tedirginlik, onulmaz üzüntü, el sürülmez umutsuzluğun mu, en uç, en ırak duygularının, duyguları tetikleyen düşüncelerinin nedeniyle miydi? İnsanları umursamaktan uzak duruşu, özenle seçilmiş şık takımları gibi, özenle kendine biçtiği anamalcı özellikleri, değersiz lokantacının oğlu olduğunu unutamaması nedeniyle miydi? Zaman zaman kendinden iğrenmesi, utanmaz düşünceleri, astlarına baskı aracı olarak kullandığı alaycı saygısızlığı zorlayan korkusuzluğu muydu, aynaya baktığında gözlerinde gördüğü? Yaydığı ışık onun adına söylenmiş ya da daha söylenmemiş tüm sözlere, ettiği ya da edeceği işlere geçer, incelikli gülümsemelerle her şeyi örter, ağzından dökülen değersiz sözcükler kutsallaştırılır, yasalaştırılır insanların aptallığı ve yabanıllığı salıksız biçimde bunlara tanıklık ederdi.
Annesiyle arasındaki ilişki de olmak üzere, ömrünce hep tedirgindi, tedirginlik anımsıyordu. Ama bir an vardı, evet öyle bir tek an vardı. Biriyle bir dokunum, tensel, belki ruhsal denilecek dokunum vardı; gece, karanlık, ıslaklık, serinlik. Anımsadığı kadife yumuşaklığı, sıcaklığındaki tendi, ama o kadar uzaklardaydı ki! Zamanla o kadife, o karanlık, o serinlik, o ıslaklık zamandan, kavramdan uzaklaşmış, ses, dokunum, kokuya bürünmüştü; oluşturanı bulunmayan, çağrıldığında gelmeyen ansızın beliriveren gülümseyiş, üşüme gibi... Duyumsadığı, incinmediği, incitmeyeceği idi. Birbirlerinin bağırlarında sonsuza dek kalabilirlerdi, kalamamışlardı. Niye silikti anı? O bağırda ne tedirginlik vardı, ne korku. Değersiz gördüğü, değersizleştirilen benliği, bedeni, ilk ve son kez dingindi. Üstelik üzerinden geçen bunca yıldan sonra. Beklemiş miydi? Bilmiyordu. Beklemeyi de, beklediğini de bilmiyordu. Salt yaşama yönelmiş, günübirlik beğenilerle, kemiklerini sızlatacak denli ağırlaştırdığı iş düzeniyle kurtulmalığını ödüyordu. Yoksa tam tersi miydi?

Kapının açıldığını duyduğunda, o gelmişçesine yüreği çarptı düşün etkisiyle. Adımlarından gireni ayırt ettiğinde gerçek çıplaklığıyla silkeledi. Gelen sevgilisiydi, kulağındaki uğultu sesini duyurmuyor, o, ona yalnızca gülümseyerek bakmaya uğraşıyordu. İçkisini yudumlarken onun devimlerini adım adım izlemiş, yanındaki koltuğa iliştiğinde kırmızı dudaklarını yayarak susmamacasına konuşmasına odaklanmış, anlattıklarını dinliyormuş gibiydi. Sesi derinden boğuk geliyordu, ama anlamak için çabalamıyordu. O anda sevgilisinin yanına Mina Hanım oturdu. İki kadın arasındaki dünyalar, evrenlerce ayrımı gördü. Biri alabildiğine boyalı, diğeri makyajsız, ah, evet yine makyajsızdı. Hani gerek yoktu da, bir ruj sürebilirdi. Ya giysileri, onları taşıması? Ya suya gerisin geri atlaması? Eli yandı yeniden. Hani kolunu tutmuştu, ayağını burkup tökezlediğinde, basamaklarda, kolunu tuttuğu eli yanıyordu yine, alev alev. İstençdışı elini kaldırıp, avcuna baktı. Karşısındaki kadın, artık o onun için herhangi bir kadındı, susmamacasına konuşurken küpelerini, bileziklerini çıkarıyordu. Ya onun küpeleri, bilezikleri? Nasıl, nasıl? Bunlar açıklanmalıydı! Bu kadınla tanışmalıydı! O anda hastanede, Hanımanne’nin odasındaki karşılaşma gözünün önüne geldi. “Çıkayım.” demişti, o, “Ben çıkayım!” diyerek ayağa kalmıştı… kalktığında…
 
Sevgilisinin karşısında beklenmedik görüntünün, aynı zamanda beklenmedik çağrının etkisiyle dili tutulmuş, kadın onun suskunluğunu her zamanki havasına bağlayarak kalkıp, yatak odasına gitmişti. İşin doğrusu Shin Ha-Neul Bey, o sırada, bir şey arıyordu aramasına da, aradığı herhangi bir şey olup olmadığı konusunda bilgisi, sezgisi yoktu. Bu belirsizlikle, yıllardır kapısız, penceresiz, hücrelerde havasız, ışıksız kalmış, aldatılmışlık, kullanılmışlık, yalnızlık, boşluk duygularıyla kapışmış, yüzleşmesine, doğrusu yüzleşememesine bağlı durmaksızın gidip gelmişti. Bu duygu ve düşüncelerin, üstelik bu belirsizliğin öznel tarihinin hangi zamanında, hangi etkiye tepki olarak başladığını sorgulusa da, beyninin karmakarışık geçeneklerinde o belirsizliği aradıkça hep yanlışlara ya da çıkmazlara saplanmıştı. O karmakarışık geçeneklerin orta noktası varsa, o noktada ne vardı? Bir gün bulacak mıydı? Bilmiyordu. Bulmayı, onunla yeniden bir olmayı var gücüyle istese de, yaşamın getirisi bağımlılıklardan bağımsızlaşamadığından düşünceler günübirlik, üstelik anlık geldiğince gidiyor, soluklandıkça bataklıklardan yayılan yoğun ve nasıl olabiliyorsa bulanık kokunun tadını ağzında bırakıyordu. Bataklık olmamalıydı dediği oluyordu da, bataklık değilse neydi? Ne idi? Derken kör karanlıkta ağaçların, kamışların ve belli belirsiz ışıyan sığ suyun sinik görüntüsü üstüne kapaklanıyor, o iki gözü yeniden görmek için genç kaygıyla ardına baktığında, gecenin gölgeleri olup olmadığını bilmediği gölgelerden başka şey göremiyordu. Koluna sımsıkı yapışmış biri, olası annesi, onu sürüklercesine götürürken, o iki gözü yeniden görmek için, genç kaygıyla durmadan ardına baktığında... Oysaki, o hastane odasında, o kadın ayağa kalktığında, o kadın ayağa kalkıp ona baktığında, gözleri onun gözlerinde yitip gittiğinde, karanlık kıyılarda gömülü, deniz, yosun, akzambak kokusu duymuş, uğultulu rüzgârların sesi kulaklarını sağır etmiş, deniz kırbaçlarından fırsat buldukça gidip gelen saçları arasındaki gözleriyle kendisine bakan, unutmadığı, unutamayacağı gözleriyle kendisine bakan o iki gözü görmüş, unutmuştu.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #46 : Nisan 27, 2020, 11:00:29 ÖS »
.
Ertesi gün, ofise ondan önce gelen Avukat Hahn Dong Wook Bey’le konuşuyordu. Avukat Bey’in annesinin durumu belirsizmiş. Tuvalette düşen alzheimerlı kadının bedeninde doku ezilmesine bağlı çürük dışında başka şey oluşmamışsa da arada geri gelen bilinçlilik zamanlarında  yalnız tek şey söyler olmuş:

“Yeşil kazak!”

Yeşil kazağın ne olduğunu kimse bilmiyormuş. Avukat Bey, birkaç gündür eski ev, yeni ev her yeri aramış, bu aramada dolaplar, şifoniyerler, tavan arasındaki eşyalar, kutular didik didik edilmiş, ama yeşil kazak bulunamamış. Yeşil kazağın, erkek, kadın ya da bebek, çocuk, genç, yaşlı kazağı olup olmadığı da bilinmiyormuş. Kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan yeşil kazaktan başka söz etmiyormuş. O kadar ağlamış ki, Ha-Neul Bey’in annesi Seo Sun Ah Hanım bile onu yatıştıramamış. Sun Ah Hanım’ı hastalığından ötürü her zaman tanımasa da onun ten kokusu ilginç biçimde kadını yatıştırırmış, ama şimdi o da yatıştıramamış. Mağazalardan büyük, küçük, kadın, erkek birçok yeşil kazak almış, götürmüşler, her keresinde koklamış, “Bu değil!” diyerek fırlatmış.
 
Yeşil kazak, hasta kadını yoklamaya gelen Mi-Ok Hanım aracılığıyla Hanımanne’ye dek ulaşmış. Hanımanne beklenmedik anda ve ilginç biçimde yeşil kazağın ne olduğunu bildiğini söylemiş. Kazak aramakla geçen bir haftaya yakın süreç böylelikle sonlanmış. Ama gelin görün ki, Hanımanne yeşil kazağı kendi vermeliymiş, verirken de yanında, Ha-Neul Bey’in annesi Seo Sun Ah Hanım dışında kimse bulunmamalıymış. Yeşil kazak bilmeceyken, bilinmeyene dönüşmüşse de Hanımanne’nin  bilinmeyeni bildiğinden kimsenin kuşkusu yokmuş.
.
Yeşil kazak sorunuyla kısa süreliğine Mina Hanım’ı usundan çıkartan Ha-Neul Bey, o yine usuna düşer düşmez, o gece soluğu evde almıştı, yokuştan çıkarken farları söndürmeyi unutmadan. Arabayı sokaktan bakıldığında görülmeyecek biçimde park etti. Ama o, yokuşu çıkarken iki çift gözün, kendisini gördüğünden salıksızdı. Kuşkusuz bunlardan biri Won Ha, diğeri In-wook Bey’di. In-wook Bey, Won Ha’nın sırtına “Sorun yok!” diyesiye vurmuş, beklenilen durumca, abartmamasını söylemişti. Won Ha, dönemeçte yitene dek arabanın arkasından baktı. Sevinç ve üzüntüyü aynı anda yaşadığı söylenebilirdi, nasıl bir arada olabiliyorlarsa. Sonra işine döndü.
Ha-Neul Bey tozlu, kirli odalardan birini boşaltıp temizlemiş, odaya şilte, yastık, inceli kalınlı örtüler getirmiş, arada da yatmıştı. Katlanır yeni masa ve sandalye, evde bulup sildiği alçak dolaba serdiği  dolap kağıdı üstünde düzenli birkaç şişe içki, kâğıt bardaklar, kahve makinesi ve kahve kutusu. Ayaklı elektrikli ısıtıcı, kapaklı çöp kovası, masada küçük lâmba. Dilsiz uşakta özenle devşirilmiş birkaç gündelik giysi, yerde terlik, spor ayakkabı. Odaya girdiğinde ceketini kravatını çıkarıp askıya, askıyı abajurun eğmeçli metaline asmış, dilsiz uşaktaki hırkayı giymiş, içki doldurup bahçeye çıkmıştı. Albeniyle bedenini ortaya seren gece giysisiyle konuk ağırlayacakmışçasına ferforje masayı düzenleyen Mina Hanım’ın başka birisiyle bir araya geleceği, yemek yiyeceği düşüncesi canını sıktığında “Belki, Beum Rae’dir.” demiş, onun gelecek hafta döneceğini anımsar anımsamaz konuğun kimliğini sorgulayıp dururken canı sıkılmıştı. Kıskanç sayılmazdı da kıskanmıştı işte! Mina Hanım’ın düzenlediği sofrada öyle çok yemek yoktu; balık ve salata. Üstlerinde çizikler olduğuna göre balıklar belli ki ızgaraydı. Balık ve salatanın ardından mumları, şarap şişelerini, bardakları getirdi. Mumları yaktı, bardakları, şişeleri yerleştirdi, yine eve girdi. Balıklar soğuyacak diye düşündü, önemsemedi. Mina Hanım’ın güz çiğdemine dönük eflâtun rengi giysisini inceliyordu; çok az büzgü verilmiş ensede birleşen ön parçalar, yüksek bel kesimli etekten oluşan bluzu, kalçasını tümüyle örtmeyecek uzunluktaydı, olası katışıksız ipekti. Kalçada dar, bacaklarda belli belirsiz bollaşan pantolon bedeni olduğunca ortaya seriyordu. Çok az içinin görüldüğü bile söylenebilirdi de ne var ki bu uzaklıktan kestiremiyordu. Eğer görünüyorsa, bu, bu iç gıcıklayıcı olmalıydı, evet evet öyle olmalıydı. Niye böyle giysi seçtiği, gelenin kimliği, iyiden iyiye onu kemiriyordu. Şu an o masada, onun karşısında oturmak! İnanılmazdı! İşte şimdi başkası oturacaktı. Ama o kimdi? Kim olabilirdi? Sanki tanıdığı herkesi bilircesine sorgulayıp duruyordu. Çok yüksek topuklu, incecik atkıyla bilekten bağlı lame ayakkabısı parmak dibinde tek şeritliydi, şeritin üstünde karaltılmış metallerin içinde taşlar parlıyor, yüksek topuk boyunu uzattığından daha alımlı duruyordu. Masadaki lame portföye gözü iliştiğinde, onun üstünde de ayakkabıdaki gibi taşlı şerit dikkâtini çekmişti.

Sol bileğindeki bilezikle sol el serçe ve yüzük parmağındaki halkalar zincirlerle birbirlerine bağlanmıştı. Boynunda yaka fiyonkları gibi kolları ayrı uzunlukta s harfine benzetilmiş gümüş fiyongun uzun kolu ucundaki noktaya benzer im ışıldıyordu. Gecenin tüm ışıltılarını toplayan elmas, burkunlandırılmış gümüş fiyongun tam göbeğindeydi. Dikine duran fiyonk, daha büyük kanadından geçirilmiş gümüş zincirle boynunda, küçük boyuttakiler kulaklarındaydı. Saçlarını topladığından sırtın bele dek çıplaklığını, kolyenin kopçasına iliştirilmiş uzun zincirin ucundaki iki alyansla süslemişti.
 
“Bu kadarı da çok!”

Yine de uçsuz bucaksız gönençle izliyordu, istinad duvarının eve yakın bölümünde, kırık dalı duvardan sarkan kurumuş ağaççığın dibinde. Bacak değiştirirken elinde olmadan kuru yaprakları dallara yapışıp kalmış ağaççığı arada sallıyor, ağaççık sallandıkça hışırdıyordu. İşte hışırdatmıştı. Kaskatı kesildi. Neyse tehlike yoktu, duymamıştı, bahçenin dibindeki kalkerimsi kayalıktan son taç yapraklarını kopardığı mor-eflâtun çiçekleri masaya serpiştiriyordu. Şarap doldurup kadehleri tokuşturdu, tabakların önüne koydu, sonra oturdu. Önündeki kadehten bir yudum aldı, kalktı karşı koltuğa oturdu, oradaki kadehten de bir yudum aldı. Yudumlamadan önce kadehleri kaldırmış ve gülmüştü, ama aynı zamanda ağlıyordu. Yine karşı yana oturdu, konuşmaya başladı. Anlattı, anlattı, anlattı… Çalışma odasına gitti, kapıları açtı ve müzik.
.
Dance me to your beauty with a burning violin
Dance me through the panic 'til I'm gathered safely in
Lift me like an olive branch and be my homeward dove
Dance me to the end of love
Dance me to the end of love

.
Bu şarkı Beum Rae’yle dans ettiği, o gece bahçede ve daha sonra havuzda söylediği şarkıydı. Balığa ya da salataya dokunmamış, dört kadeh içmişti, durmadan içiyordu. Elinde kadeh çimenlere çıktı, bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan sanki biriyle dans ediyordu. Hüzünlü bir danstı bu, ağlıyor, ama hiç sesi çıkmıyordu, hiç. Arada bağırıyordu, bedenini belinden bükerek,
 
“Benimle dans etmeden ölmeee!”

Toprağa batan ayakkabılarını çıkartmış, bırakmıştı. Artık iyice sendeliyordu, aşağıya indi, bir kadeh daha doldurdu, doldurduğu kadehi şehre karşı kaldırdı,

“Hüznümü soldurmaya geldim!”

tek dikişte içti, bir daha doldurdu. Birinci şişe çoktan bitmiş, ikinciye geçmişti. Adamakıllı sendeliyor, bir yandan da gülüyordu. Ha-Neul Bey’in gözüne taraça birden korkutucu gelmişti, ya dibine dek gider de düşerse? İçi bir hoş oldu. Nasıl yardım edebilirdi? Düşündü, çözüm bulamadı. O düşünürken Mina Hanım taraçanın basamaklarına yönelince rahatladı. Görünmeyi unutmuş, tüm varlığıyla Mina Hanım’a yönelmiş, onu dikkâtle izliyordu. O basamaklarda takıldı, Ha-Neul Bey “Ayy!” dedi. Mina Hanım düştüğünde de öne atılmış elini uzatmıştı, kaldıracakmışçasına, “Bir yeri acımış mıdır?” diye tasalandı. O ise gülüyordu, hem kahkahalarla, “Oh!” dedi, ama sonra birdenbire sızınca, basamaklarda olası en uygunsuz yatışla! Ne edecekti, ne etmesi gerekiyordu? Ya bütün gece kalırsa? Hava soğuktu, daha da soğumuştu, sırtı açık, tiril tiril ipek giysiyle üşümemiş miydi? Şimdiye üşümediyse, şimdi üşüyecekti. İleri geri istinad duvarının ucunda yürüyordu, yayından fırlamış ok gibi. O sırada yağmur yağmaya başladı, Mina Hanım da az kıpırdanmıştı. İçinden,
“Kalkın, kalkın!” diye söyleniyordu.

Mina Hanım oturmuş, kollarını iki yana açmış,

“Gir içimee!” diye bağırıyordu. Söylediğini anlasa, bir anlasa! Kalkıp oturmuştu, bu yeterdi, yeterdi, evet yeterdi. Ayağa kalkıyordu.
 
“Hadi! Az daha, az daha, evet, e-vet, işte böyle!”

Mina Hanım sendelese de kalkmış, çimden aldığı ayakkabıları eve giresiye yolda düşürmüştü. Birini çimlere, diğerini sundurmanın hemen ağzına. Eve girmesi, evde düşüp sızsa da sonuçta evde olması, Ha-Neul Bey’in kaygılarını dindirmişti, gidip bakabilirdi de. Bu aklına az önce niye gelmemişti? Duvarda gidebildiğince geri gitti, Mina Hanım’ın evini görebileceği en uç noktaya dek, ortalarda yoktu. Biraz bekledi, yağmur hızlanmıştı, içeri girdi.
.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #47 : Mayıs 11, 2020, 08:34:20 ÖS »

Eve girer girmez içkiye alışkısız midesi ayaklanmış, fırıldak gibi dönen başıyla tuvalete güçlükle ulaşan Mina Hanım’ı kusturmuştu. Kustuğunda da çok üşüdüğünü, gözlerini açtığında başının fırıldak gibi döndüğünü ayrımsamış, o da yumulu gözlerle tutuna tutuna duş almış, ardından yumulu gözlerle tutuna tutuna kurulanıp gecelik giymiş, kısa süreli araladığı gözleriyle kahve bile pişirmişti. Yumulu gözlerle ve içkinin etkisiyle yalpaladıkça kahveyi üstüne, yere döke döke bahçeye yine çıktığında yağmurun sulusepkene döndüğünü görmesiyle fincan elinden kaymış gitmiş, kolları iki yana açılmış, bileklerden kendini koyuvermiş elleri toprağa dönük bağımsızlıkta, başını arkaya atmış, gizemli dokunumun gökyüzünden yolladığı konfetilerle toyunu kutsuyordu.

...
Anaa bunnar nenem için?
...

Bir lâmbanın şapkası gibi açılan eteğiyle o denli döndü, o denli döndü ki, sonunda başı daha da döndü, düştü, düştüğü yerde sızdı.
.
Ha-Neul Bey gök gürültüsünü duyduğunda bahçeye çıkmıştı. Çıngısını büyütmüş kardan etkilenmiş gülümseyerek bakarken aşağıda, bahçede, çimlerde, Mina Hanım’ı, üstünde birikmiş karları görmesiyle kısa sersemliğinin ardından ne edeceğim diyerek gelen ilk paniği engellediğinde, ama güçlükle engellediğinde Mina Hanım’ın buraya geldiği o gece, bahçe kapısının kilitli olduğu o gece, kayalık alanın tek seçeneği olması usuna düşer düşmez zembereğinden boşalmışçasına evi geçti, ayakkabılarını elini sürmeden çıkarıp fırlattı, dikkâtle kayalıktan indi. Kapı? Kapalılık önemsizdi, istinad duvarının yanından geçebilirdi, o da geçti, soluksuz arka bahçeye ulaştı. Mina Hanım’ın üstündeki karları gelişigüzel silkelemiş, onu kucaklamış, koşturuyor, yatak odasını arıyordu. Bulduğunda onu yatırdı, bedeni buz gibi, saçları ıpıslak, nabzı çok zayıftı, elleri ayakları kızarmıştı, ama morarmamıştı, giysileri çıkarmalıydı.

“Hanımanne’yi arasam?”

Zamanı kestiremedi. Kar ne zaman başlamıştı? Acili arasa? O zaman durumunu nasıl açıklayacaktı? Koskoca Shin Ha-Neul dikizci miydi? Dikizcilik bir yana burayı aldığı, buraya geldiği… Sıkıntıyla başını sağa sola çevirdi, olmaz olamaz gibisinden. Daha da düşünmeden derin soluklandı, onun geceliğiyle kendi gömleğini pantolonunu çıkardı, onu kucakladığınca dosdoğru duşun altındaydı. Onu kendine yasladı, başını omzuna devirdi, düşmemesi için belinden kavramış suyun altında onunla öylece kalmıştı. Az olsa da ısındığına karar verdiğinde askıdaki bornozu bedenine sardı, onu yine kucakladı götürdü yatırdı. Kuruladı, giysi bölümündeki çekmecelerde çamaşır aradı, koşturarak gitmişti, koşturarak geldi, giydirdi, bornozu çekip yere attı, bilekliği çıkardı. Kendini kurulamış, ıslak iç çamaşırını çıkarıp pantolonunu giymişti ki aklına ayakkabıları geldi. Artık çok geç deyip örtünün altına, Mina Hanım’ın yanına uzanıp bedenini yeniden sımsıkı sarmaladı; ona göre bir soğuk bedeni ısıtmanın en bilindik, kolay yöntemiydi. Sıkıntıdan, koşturmaktan yorgun yatarken düşünce ve duygularının sessizleştiğini duyumsadı. Basbayağı yatakta değillerdi, bulutların üstünde yüzüyor ya da uçuyorlardı. Bu uçuşmayı, gönlümü kaptırıyorumla çözümlemeyi seçmişti. O anda bu duyumdan son kerte hoşnut, onun daha ısındığını ayrımsamış, yataktan çıkıp iliklemeden gömleğini giymişti. Dolapta bulduğu en kalın geceliği Mina Hanım’a giydirdi, yine yatırdı, üstünü güzelce örttü. Usuna şişe gelmişti, mutfağa gitti buzdolabında kapaklı şişe olup olmadığına baktı. Bir iki şişe bulmuştu, hemen su kaynattı şişelere doldurdu, havluya benzer dokumalarla şişeleri sardı, Mina Hanım’ın sağına soluna yerleştirdi.

“Market açık mıdır?”

Açıksa birkaç tane alabilirdi de ayakkabıları? Önemli değildi, evden diğer ayakkabıları alıp markete gidebilirdi. Daha çok şişe olursa daha tez ısınırdı. Mina Hanım’ın tenini yoklayarak ısısına, nabzına baksa da kuşkusu dinmemişti. Banyoya gitti, ecza dolabına benzer şey aradı bulamadı. Bir yandan yabancı bir kadının evinde dolaşmaktan çekineceğine, erinçliliğini gözlemliyor, tartıyordu. Erinçliydi, tuhaftı tuhaf olmasına, utanmak, aldırmamak bir yana, kesinlikle uzak dururdu bu tür davranışlara, kimsenin iç dünyasını görmeyi, bilmeyi istemezdi, öte yandan bu kadının dünyası onu mıknatıs gibi karşı konulmaz biçimde çekiyordu. Hele o yatakta yattıktan sonra! Odada yabansılık vardı da anlayamamıştı.
 
“En doğrusu markete gitmek, belki açıktır.”

Gidemezdi. Giderse burada olduğu ortaya çıkardı, buraya gelip gittiğini, üstelik yattığını “Kardeşim”e bile söylememişti. Market sahibi In-Wook Bey öteden beri onu rahatsız etmişti; usundan geçenleri okur gibi konuşması, duruşu, bakışıyla. Okula giderken onu durdurup,

“Dün gece niye uyuyamadın?”
 
diye sorması, neyse ne, gitmek istemiyordu.

“Yanına yatayım.”

Onu gene sarmalamış, gene bulutlara çıkmış, bulut bulut yumuşaklıkta dupduru düşe gömülüyordu. Bilmese de düşlem gücü en üst düzeye yükselmişti. Düşlem gücü, nasıl bildiğini bilmediği, yalnızca bildiği, gözüyle gördüğünden, görebildiğinden daha çok şey olduğunu kimsenin ona bir şey öğretmesine gerek olmadığını, çünkü öğrenilecek bir şey olmadığını söylüyordu. Bu bilgi, yitirdiği yolunu bulabilmesi için onu destekleyecekti. Yitirdiği yolu, orada öylece apaçık duruyor, gidişinden beri hiç değişmemiş, el değmemişçesine onu bekliyordu. Derken kör karanlıkta ağaçların, kamışların ve bellisiz ışıyan sığ suyun sinik görüntüsü üstüne kapaklanmış, genç kaygıyla ardına baktığında, gecenin gölgeleri olup olmadığını bilmediği gölgelerden başkasını görememişti. Koluna sımsıkı yapışmış annesi onu sürüklercesine götürürken o genç kaygıyla durmaksızın ardına baktığında onları görmüştü. Günübirlik beğenilerle, kemiklerini sızlatasıya ağırlaştırdığı düzeniyle yarattığı dünyasına değgin sanal dinginliği, tanrı sunaklarına kanlı et sunan atalarını nasıl uyuşturmuşsa, sanal dünyasındaki bu baş döndürücü sanal savaşımın kanlı sunağı da onu uyuşturmuştu. Dalınç düzleminde yaşanılan yaşamın ötesine hiçbir zaman geçemeyeceği… Yoksa, yoksa dönüp dönüp onlara baktığında yaşamı yitirdiği, o fırsatı bir daha bulamamak üzere kaçırdığını mı gördü? Hayır, doğru değildi, çünkü şu an, bir yandan destekleniyor, bir yandan çevreye deniz ve akzambak kokuları yayılmış, uğultulu rüzgârların sesi kulaklarını sağır etmiş, deniz kırbaçlarından fırsat buldukça gidip gelen saçlarının arasındaki gözleriyle o kadın ona bakıyordu. Onu kollarının arasına aldığında, kadın başını göğsüne yasladığında, o kadının saçlarını kokladığında… bulutlara yine çıkmış, bulutsu yumuşaklıkta dupduru düşe gömülmüştü. Bu kadının saçlarında da sanki aynı koku vardı.

“Ne hoş!”

Uzun zamandır, çok çok uzun zamandır, böylesi esenlendiğini anımsamıyordu. Hem kendi hem kollarındaki kadının dinginliğine boyun eğmişti. Bu dinginlik nasıl duyumsa, bu kadının eksik parçası olduğunu sezindiriyorken, kapıda gözyaşlarına boğulmuş Won Ha’nın onlara baktığından salıksız, o anda uyumuştu.

Uyumuştu. Uykusunda şakırtı duymuş, uyanmıştı.

“Yağmur mu?”

diye düşündü gözleri kapalı. Hayır, yağmur değil, daha çok cam sesi, kırılan cam sesine benziyordu. Kollarındaki boşluk, soğukluk, gözlerini açtırdı. Mina Hanım yoktu. Yatakta doğrulduğunda inceden ağlama, bağırtı duydu, çalışma odasının yanındaki tuvaletten. Kalktı, oraya yönelmişti ki, bir şakırtı daha gelince...
 
“Duvarları yumrukluyor, hayır aynayı!”

Tuvalete gittiğinde Mina Hanım’ın büktüğü ellerini kılıcında vura vura aynayı kırdığını, parçaladığını gördü. Arada bedenini silkiyor, yalınayak olduğuna bakmadan kırıklarda tepiniyor, tekmelercesine yere sert sert vuruyor, anlamadığı dilde,

“Neden? Neden? Nedeenn?”

bağırıyordu. Cam kırıklarının mızrak gibi saplandığı bıçak gibi kestiği elleri, kırıkların üstünde tepinen ayakları kanıyordu. Arkasından yanaştı, kollarını belinden sarmalayıp kucakladığı gibi havaya kaldırıp onu camların içinden çekti, çıkardı. Eli, ayağındaki cam kırıklarından önce kriz geçirdiğini, nasıl yardım edebileceğini düşünürken, nasıl olduysa yılan gibi kayarak onun güçlü kollarından kurtuldu. Neyse ki hem çevikti, hem elleri, parmakları güçlüydü, küçücük atılımla bir eliyle bileğinden, diğeriyle belinden kavramıştı. Mina Hanım’a öylesine güç gelmiş, öylesine güçlenmişti ki, onu tutmakta zorlanıyordu. O, Ha-Neul Bey’in kollarından kurtulmak için sıyrılmaya çalışıyor, Ha-Neul Bey, yılan gibi bükünen esnek bedeni bırakmamak için daha güçlü sarılıyordu. Onunla öylesine kenetlenmişti ki, neredeyse onu soluksuz bırakacaktı. Mina Hanım savaşıma son gücüyle karşılık veriyor, bedenine titremeler, kasılmalar geldikçe, arada kayacak oluyor, Ha-Neul Bey’in çok daha sıkı sarılması, kavraması gerekiyordu. Aşırı terlemişti, çok korkuyordu, evet çok korkuyordu. Usuna gene nerden düştüyse bahçenin o uğursuz açıklığı düşmüş,

“Bırakmam, hayır! Bir kere ele geçirdim, bir daha bırakmam!”

diyordu. Söyleyen ya da söyleten beyni miydi, yüreği mi, dili mi, bunu bilip bilmediğinin ayırdında değildi. Yere düştüler, daha çok, Ha-Neul Bey epey yorulmuş yerden güç alırım gerekçesiyle yumuşak düşüş gerçekleştirmişti. Sonuçta yüzücüydü, doğal olarak sporcuydu, düşmeyi de kalkmayı da bilmeliydi. Savaşım yerde de sarmaş dolaş sürüyor, biri bırakmıyor diğeri kurtulma dürtüsüyle karşı koyuyordu. Geriniyor, kasılıyor, azalsa da titremeler gelmeyi sürdürüyordu. Son çıkar yolu oturup onu önüne oturtmakta bulan Ha-Neul Bey kaslı bacaklarıyla onun bacaklarını kıstırmış, kaslı kollarını bedenine sarmaşık gibi dolamıştı. Bu durumda Mina Hanım’ın devinen tek yeri başı onun göğsüne gelmiş, bir süre başını ileri geri devindirdiğindenden Ha-Neul Bey’in epey canı yanmıştı. Oturduklarından daha az çabayla, daha güçlü kavrayabilse de Mina Hanım’ın çırpınmaları azalacağına sürekli artıyordu. Yine de oturmak onu soluklandırmış, üstelik az da olsa dinlendirmişti. Mina Hanım hiç yorulmamışçasına kaç kez kasıldı, kasıldı, bedeni yay gibi gerildi, gerildi. Ha-Neul Bey’in kolu, bacağı, bedeni arasında sonunda pes etti. Şimdi bedeni titremeye başlamıştı, bu yorulan kas titremesiydi. Onu dikkâtle izleyen Ha-Neul Bey az bekleyip kollarını azıcık gevşetse de bacaklarını gevşetmedi. Mina Hanım başını ve üst bedenini biraz çevirmiş, arada onun göğsünü kokluyor, yanağını sürtüyordu. Koklayıp, yanağını sürttükçe dinginleşti, kas seyirmesi azaldı. Ha-Neul Bey’in göğsünü bir kez daha kokladığında, katıla katıla ağlamaya bir yandan da konuşmaya başladı. Başı, bedeni, saçları, her şeyiyle ama her şeyiyle bu kadına yönelmiş Shin Ha-Neul Bey, o anda, onun neler anlattığını anlayabilmekten başka şey düşünmüyordu,

 “Ah, anlayabilsem!”

Yaşadığı, üst üste gelen iki yüreğin, yüreğinin üstünde atan yüreğin çarpması, arada teklemesi, bir iki atımı kaçırması, karın kaslarının kasılıp gevşemesi, bedeninin sessiz hıçkırıklarla seyirmesi, soluksuz bırakan katılması, katıldığında tükürüklerini yutamaması, ağlayan yüzünün acıyla aldığı biçimler. Nasıl? Nasıl? Bu kadın, bu denli çok acı çekiyordu? Onun yüreğindeki acı, sanki kendi acısı, gözlerinden burnundan akan gözyaşları, kendi gözyaşlarıydı. Bu, bu nasıl acıydı, bu nasıl acıydı? Nerde, ne zaman başlamıştı, nerde, ne zaman? Sonu, sonu var mıydı? Acı gerçek yaşamıydı, diğeri görüntüden başkası değildi. Bu acıyı bilmek istedi, yalnızca bilmek, dokunmak, bu acıyla birleşmek. Birleşmeliydi, kendi acısıyla birleşmek. Yıllardır biriktirdiklerine ağlıyordu kollarının arasında; hem kendine ağlıyordu, hem onun için ağlıyordu. Bu kadın kimdi? Nereden çıkmıştı karşısına, hiçbir şey düşünmek istemiyor, yalnızca ona gönülden boyun eğmek, teslim olmak istiyordu. Ağlıyordu, o da şimdi onunla birlik ağlıyordu. Onu tüm sevecenliğiyle sarmalamış, bacaklarını gevşetmiş, korumak, kollamaktan vazgeçmemişti, kesinlikle vazgeçemezdi. Ağlama, titreme, kasılma, devinim, savaşım, gönül kırıklığı, yürek üşümesiyle dalmış, kollarında, kollarının arasında uyuyordu. Bu, bu deminkinden ayrıydı. Ne olursa olsun, ne olursa olsun, çıkık ve düzgün köprücük kemikleri, gönül çukuru, çenesindeki gamze, düzgün burnu, etli dudakları, yumulu gözleriyle bu alımlı kadın kolları arasındaydı, eğildi dudaklarından öpüverdi. Bir süre bekledikten sonra onu kucaklayarak ayağa kalkmıştı ki, Won Ha sokak kapısından,

“İyi mi?” deyiverdi. Ha-Neul Bey’in şaşkınlığını görünce de
“Burada yatıyorum…” diyerek alt katı imlemişti.
“A! Evet, iyi. Sanırım. Yatırıp, camları temizlemek gerek.”
“Won Ha malzeme getirecek. Yalnız, odaya değil, koltuğa yatırın, orada temizleyelim.”
“Efendim?”
“Odaya, o odaya kimse girmiyor.”
“Ben girdim!”
“Siz... demek... kimse değilsiniz.”
 

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 86
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #48 : Haziran 10, 2020, 12:40:17 ÖS »

Won Ha’nın ağırbaşlı tutumları, eşyaların yerini bilmesi, onları rahatça kullanması buraya sıkça girip çıktığını ya da burada yaşadığını belli etmişti. Kapıdan girdiğinde Mina Hanım’ın durumuna, kendisinin burada olmasına şaşırmamış, ikircime düşmemiş, sorgulamamıştı. Bu Ha-Neul Bey’in usuna takılmışsa da ondan önce konuşması yetişkin konuşmasını andıran bu genç çocuğun erken olgunlaşan ya da olgun doğanlara özgü ağırbaşlı tutumuna bakıp onu nasıl çağıracağı, ona nasıl davranacağını kestirmesi gerekti. Üstüne üstlük bütün yaşadıklarınının yaşanılanların ardından beyni, bedeni aşırı yorgundu. Bunları düşünmek değil, Mina Hanım’ın eli, ayağındaki camların çıkarılması, yaraların bakımı öncelikliydi. Onu öylesine bağrına basıp kucaklamış, kanepeye yatırmıştı ki, deminki sevecenlikten değişikti. Bu sevileni, sahiplenileni koruyup kollama içgüdüsü sevdiğini, kendisine değgin olanı sahiplenen varoluşsal içgüdüydü. İlksel sürüngen beyni tehlikeden kurtarmış, duyusal olmayan bölüm yara temizliğine odaklanmış, duyusal memeli beyni ise hepsini kapsayan, özümseyen ve sonuca odaklı donanımlı üst kurgunun denetiminde ve duygunun en üst düzeyinde bağrına basıp kucaklamış, yatırmıştı. Onun bulamadığı ecza dolabından Won Ha’nın getirdiği malzemeyle Mina Hanım’ın eli ayağındaki cam kıymıkları temizleyip, ilaç sürüp sardılar. Daha çok o temizleyip sarmış, Won Ha yardım etmişti, Ha-Neul Bey’i dikkâtle izleyerek. Ha-Neul Bey, Mina Hanım’ın küpeleri çıkarmış, kolyesine davranmıştı ki,

“Kolyenin ucu kopmuş!”
“Buralardadır, bakarım.”

Ha-Neul Bey, Mina Hanım’ı yeniden kucaklayıp yatak odasına götürdü, az önce çarşafını, yastık kılıflarını değiştirdiği temiz yatağa yatırdı. Kapı dibinde Won Ha’nın uzattığı gecelikle kan lekeli, kimi yerleri kesik geceliği değiştirip üstünü örterken Won Ha onun her devinimini hiçbir şey kaçırmamacasına izliyordu. Üst düzey yumuşacık sevecenliğe, koruyup, kollamaya gene tanık olduğundan çok daha dingindi, yüzünden apaçık okunuyordu.

“İsterseniz yatın, ben ortalığı temizlerim. Siz de yorgunsunuz.”
“Ah! Evet! Çok güçlüydü, doğrusu epey yordu. Acaba? Acaba... Bugün özel bir gün mü?”
“Bilgim yok. Ne dediğini öğrenmek isterseniz, kayıtlayıcı var. Masada, çalışma masasında. Sürekli açık… hep kayıtta.”
“Aa! İsterim. Çok isterim.”

Kayıtlayıcıyı duyduğunda yorgunluğu ötelenmiş, Won Ha’nın ardından çalışma odasına gitmişti. Düğmelerini iliklemediği gömlekten göründüğünce göğsündeki, karnındaki çiziklere, yüzüne bakan Won Ha kayıtlayıcıyı duyduğundaki canlanışıyla gülümsüyordu.

“Siz de yaralısınız. Ayağınızı da kesmişsiniz!”
“Küçük sıyrıklar. Ayağımını bilmiyordum, bakarım sonra.”

Ha-Neul Bey üç beş sıyrığı birkaç parmağının ucuyla yoklamış üstelememişti. Son derece güçlü merakın çemberinde üç beş sıyrık... önemsizdi... Adlandıramadığı, anlamlandıramadığı karşılaşmalarının neliğinin çözümüne kayıtla ulaşacaktı belki. Düşündükçe içindeki uyarımı ayrımsamış, olası yüreğinden yükselen uyarımı ayrımsamış, doğru bildiklerinin varlığına değgin belki doğru olmadığını, şimdiye doğru olmayan diğerlerinin ise gerçekte doğru olduğunu sezinlemenin, tanımlamanın, tatmanın zamanı geldiğini, bu aydınlanmanın ayrımına ulaştığını duyumsadı. Var olduğunu düşündüğü yitik zamanlar, yitik duygular, yitik yerler, ömrü boyunca duyguları tarafından durmaksızın aranan yitik parçalanma, paralanma, aynı zamanda yitirdiğine ulaştığını düşündürüyordu.
 
Won Ha, masadaki aygıtı Ha-Neul Bey’e uzattı.
 
“Ararsa?”
“Bir şeyler söylerim.”
“Hep kayıtta? Neden?”
“Yazı için… sanırım. Gece sesleri, kuş, böcek sesleri, hepsi var.”
“Ne... zamandan… ne zamandan beri kayıtta?”
“Geldiğinden beriymiş. Önceleri bölüntülü kaydetmiş, şimdi hep açık.”
“Profesyonel bir aygıt.”
“Aa! Evet, Beum Rae Abi seçti. Birlikte almıştık. Önceden kullandığı düşük modeldi. Ogün bu bilgisayarı da almıştık.”
“Peki, kim çevirecek? Hanımanne… Hanımanne’yi In-wook Abi biliyor mu? Hanımanne nerede?”
“Hıı… Evet. Hanımanne’den başkası olmaz. Usta’mdan değil de Mi-Ok Hanım’dan yardım istesek?”
“Abla’m burada mı?”
“Evet. Gündüzleri hep geliyor.”
“Hanımanne?”
“O yok, gitmiş… öyle biliyorum… sanırım haber yollanır.”
“Anladım.”

Pek anlamadı, gerçekte. Bir dürtüyle, bir tasayla istençdışı Mina Hanım’ın odasına yürüdü, yorgun ve hüzünlü yüze kapıdan uzun uzun baktı. Çok derin uyuyordu. Gitti, yaralarını temizleyip, ona ilâç sürdükleri kanepeye oturdu. Başparmağına saplı kıymığı çıkarırken, Won Ha getirdiği çayı sehpaya bırakıyordu.

“Omzundakini gördünüz mü?”
“Aa, evet, bir dövme vardı.”
“Dövme değil... tamga.  O... nasıl desem, özel biri. Çok özel...”
“Özel derken?”
“Evet... özel. Korunup, kollanması gerekiyor… Ölümüne korunup kollanması?”
“Ölümüne!”

Bu vurucu sözcükle iliklerine dek sarsıldı, titredi. Yaşantı ve bilgi biriktirirken hiçbir şey atlamamaya özen göstermiş, döküntü yaşamını şirketteki herhangi bir dosya gibi dosyalamış, kendisine koyduğu katı kurallar arasında “Ölümüne!” sözcüğünü hiçbir yerde bulamamıştı. Evin doğal olmayan dinginliğinde, aynı zamanda başkaldırıcı yapışkanlığında gecenin bir yarısı, dört koldan kuşatıldığı sanrısıyla, kabuğundaki diğer çatlayışı sezinliyordu. Beyninin yarısında unutmaya çalıştığı küflü bili, paslanmış duyum tetiklenmiş, onu ağdalı zamanların dibi tortulu sarnıcına atmaya uğraşırken, diğer yarı, renge bürünmüş albeniyle kamaşmış, güneşten, ışıktan vazgeçmesine karşıcı tanıdık, bildik görüyle, kulaklarındaki uğultuyla katışıksız düşe dönmüştü.
 
Bu dilsiz bili, dilsiz duyum korunağında ne duyumsayacağını bildirmeyen düş, ışıltılarla yanıp sönüyordu. Sanki tanrı, ışıklı bir soluk üflemiş, onlar yanıp söndükçe ağdalı zamanların dibi tortulu sarnıcı aydınlanıyordu. Demlenmiştir diye açtığı kapağı sehpaya koyarken diğer elindeki fincandan çay yudumluyordu.

“Acıymış!”
“Acı, ama tüm yorgunluğunuzu alır.”

Won Ha’nın dediği gibi yudumladıkça düşünceleri, duyguları çözülüyor, onlar çözüldükçe bedenindeki yorgunluk azalıyor, çözülen düşünce ve duyguları tozanlara bendeş ayrışıyordu. Önünde nasıl yayıldığını nereden geldiğini bilemediği, sorgulamadığı ışımanın dönüştüğü holograma, belki sanrıya ya da düşe elini sokuyordu. Düş de gerçekti, bulunduğu yer de… İki dünya arası yarık gibi... Uyku ile uyanıklık arası gidip geldiği gibi, kendinin çok iyi bildiği... Boyut algısı değişmiş, çatının kiremitlerini döven yağmurun patırtısı uyuşturmuş, nereden estiği bellisiz rüzgârla sallanan lâmbaya gözünü dikmişti. Lâmbanın gidip gelişiyle aydınlanıp kararan koltuğa gözü iliştiğinde…

Sımsıkı yumduğu gözlerini açmış, kilodunu giyip parmak ucuna basarak dışarı çıkan karaltının arkasından, kendi de evecen evecen pantolonunu çekmiş, dışarı çıkmıştı. Alabildiğine hızlanan yağmurun enikonu sertleşen taneleri can yakıyordu. Kollarını iki yana açmış öylece durarak,

“Gir içimeeee! Gir içimeeee!”

diye bağıran karaltının elini tutup sırsıklam bırakan yağmurda yalınayak, soluksuz kumsala koşmuşlardı. Ak duvaklarıyla kum zambakları karanlık geceyi lekelerken uğultulu rüzgârların sesiyle kulakları sağırdı. Deniz kırbaçlarından fırsat buldukça gidip gelen saçlarının arasında dupduru gözleriyle kendisine bakan o karaltıyı kollarıyla sarıp sarmalamış, göğsüne yaslamış,

“Artık, seni ben koruyacağım! Ölümüne!” demişti.
.
 “Hazırsanız Öncüyü salmayı düşünüyorlar…”
.
Won Ha’nın sesiyle düş yeniden toza dönüşerek ayrışmış, eli düşün içinde kalmıştı, elinde akzambak kokusu. Elini koklarken Won Ha’ya bakıyordu, gördüklerini onun görüp görmediğini sorarcasına.

“Öncü?”
diyebildi, ne dediğini bilmeden.

“Ben, camları temizleyeyim. Dinlenin, isterseniz. Hanımefendi uyanırsa...”
“Uyanırsa?”

Ha-Neul Bey, düşün etkisinde durmadan elini kokluyor, evirip çevirip eline baksa da sonuçsuz kalıyor, Won Ha’nın dediklerini duymuyor, dinlemiyordu. Kendisine bir şey olduğunun ayırdığındaydı, ama o bir şeyin ne olduğu konusunda karışan usunu dengelercesine başını bir sağa, bir sola eğip konuşmalar, edimler de içinde olmak üzere her şeyi ölçüp biçip tartıyordu. Ne türden olguya çekilmişti? Adını koyamıyordu. Yaşadıklarından belleğinde güzelden öte düş tadı kalsa bile… Hayır güzelden öte düş denilemezdi salt bu düşe. Güzelden öte olsaydı, yüreği bu denli acımazdı. Kendi uslamlamaları, başkasının ya da başkalarınınmış gibi geldi birden. Uykuyla uyanıklık arasında gidip geldiği, üstelik gidip gelen bir nesnenin olduğu, yağmuru, rüzgârıyla gözlerinin önünde belirip gelişen düşe ya da sanrıya, ışığa doluşan pervaneler gibi yapışmak üzereydi. Düşüncesini doğrulayan ya da yanlışlayan kanıt ya da kayıt arıyordu ussal beyninde. Omuzlarını silkmiş, dirilmeye, dikilmeye çalışmıştı. Zorlu gecenin zorluluğu daha sonlanmamış diye düşünürken, keskin bir sancı saplanan başını apansız devimle sol yana eğesiye yüzü, gözü buruştu. Karşısında hastane odasındaki yatağında puslu silik görüntüsüyle Hanımanne belirmiş, isteyip istemediğini soruyordu:

“İstiyorum!”
“Yukarıdaki evi, o evi sana alabiliriz.”
“İsterim. İsterim de sahibi? Kabul eder mi? Ben isterim. Orası da olur.”
“Eder, ettiririm. Sen iste. Yalnız, Hanımefendi bilmesin.”
“Neden?”
“Sonra açıklarım, söz. Belki, kendi başına bulursun nedeni.”

Yoksa gizdüzen miydi? Kendisine tuzak mı kurulmuştu? O ev satılabiliyordu da niye bu zamana dek beklemişler, bekletmişlerdi? Bu kadının gelişiyle mi ilgiliydi? Yoksa onu, ona mı yönlendiriyorlardı?
“Hayır, hayır… bu kuruntu. Kimsenin sizi yönlendirdiği yok! Kimi şeyler birbirlerine yönelir, birbirlerini sürekli arar, bulamasalar da arar. Üstelik şanslısınız, sizin yöneldiğiniz, siz onu bulmadan, o sizi buldu. Bakalım siz onu bulabilecek misiniz?”

“Anlamadım?”
“Anlayacaksınız.”
.
Ha-Neul Bey o sabah her yeri ağrıyarak, kolları, bacakları, başı, her yeri ağrıyarak uyanmış, yıkanmış, beline sardığı havluyla aynanın karşısında gece yaşanılanları sorguluyor, nedense Won Ha’nın gelişinden sonrasını bölümlü anımsıyordu. O bölümlerden elindeki koku, gidip gelen bir nesne ve kayıtlayıcı vardı, vardı da… gerisi… gerisi bulanıktı. Evine nasıl, kaçta geldiği bile bulanıktı. Bedenindeki sıyrıklara bakarken kanepede oturduğunu, Won Ha’yla konuştuğunu anımsıyor, ama konuşmanın içeriğini anımsayamıyordu. Elindeki koku ve gidip gelen nesneden daha önemli olan kayıtlayıcıyı bilip bilmeden tanımadığı insanlara gösteremez, dinletemezdi. Öz ya da öğrenilmiş değerleriyle Mina Hanım’ı da kapsayan sahiplenme duyumu, gizlerin uluorta bölüşülmesi düşüncesini öne çıkarınca canını sıkmıştı; kimin adına olduğunu gözden kaçırarak. Böylesi sahiplenme duyumunu dün gece yaşamış mıydı? O kadın kollarının arasında ağlarken? Daha derin, çok daha derin bölüm vardı, sanki, olmalıydı… neden anımsamıyordu? Kayıtlayıcı! Önce bunu çözmeliydi. Belki ipucu bulabilirdi. Kim yardım edecekti? Kardeşi? Hayır! Teyzesinin kazak sorunuyla yeterince başı ağrımıştı. Üstelik bu dili nerden bilecekti? Çevirmen? Oo, hayır, hayır, asla olamazdı!

“Ahh!”

Keskin bir bıçak saplanan başını apansız devimle sol yana eğesiye yüzü, gözü buruştu. Yarı aralık gözüyle bedenindeki sıyrıklara dokunmuş, birden aklına Mi-Ok Hanım, yani Abla’sı gelmişti. Evet, yardım edecek tek kişi Hanımanne’ydi. Hanımanne’ye Abla’sıyla haber yollayabilirdi. Ona nasıl ulaşacaktı? Won Ha söylemişti ve bunu demin anımsamıyordu. Tuhaf, çok tuhaftı. Üstünde durmadı. Hanımanne’yi düşününce aynı anda onun Hanımefendi’yle yakınlığını ayrımsamıştı. Yakındılar. Hastane odasında? Hanımefendi? Gülmüştü. O da herkes gibi Mina Hanım’a, Hanımefendi diye seslenmekten hoşlanmıştı.

“Hanımefendi!”

diyecekti, kılığıyla, duruşuyla, konuşmasıyla, varsın kimsenin olmasın, kendinin hanımefendisiydi artık. Daha dün gece kollarındaydı, kollarının arasındaydı, üstelik onu öpmüştü. Hangi meleği sevindirmiş, hangi tanrının gönlünü almıştı, böylesi kayrayla onurlandırılmıştı.

“Aiyyş! Neler söyledi? Ne söyledi?”

Omzundaki dövme ilginçti. Kuşkusuz özgündü, daha önceden görmüşlüğü vardı, ama nerede? Ya onu çırçıplak soyduğunda, üç bin yıldır durmaksızın çıkarılan Marmara mermerlerinden ak, pürüzsüz, duru bedeni? Çamaşırlarını değiştirirken, onu kurularken görgüsünden ödünsüz gözlerini yumması? Bakmasına bakardı, bakmamıştı! Ya ona sımsıkı sarılıp yattığında bedeninin ılınması, ılındıkça ısınması, o ısındıkça benliğini sarmalayan ılıklık. Durmadan,

“Bu kadınla tanışmalıyım!”

dediği için mi saçma sapan yollara başvurmuştu dünya? Azıcık belirmiş seyrek sakallarını sıvazlayarak bir sağdan, bir soldan yüzüne bakıyor, ayna karşısında kendi kendine konuşuyordu. İşe gitmemeye karar verdi. Hanımanne’ye gidecek, kaydı dinlemek için ondan yardım isteyecekti. O zaman daha yatabilirdi. Ecza dolabından ağrı kesici aldı kaslı bedenine aynada baka baka içti, ardından ofise gelmeyeceğini bildirdi. Telefonu kapatmıştı ki tanımsız numaradan aranmıştı. Telefonu açtığında karşısındaki Abla’sından, Hanımanne’nin öğleden sonra onu beklediğini öğrendi. O onu arayacakken... Won Ha? Olasılıkla… Ardından Avukat Dong Wook Bey’i aradı, teyzesiyle ilgili bilgi aldı, yattı. Yatak örtüsünü göğsünün altına dek çekmiş, ellerini ensesinde bağlamış tavana bakarak onun şaşırtıcı, dayanılmaz gücünü düşünürken gülümsüyor, bir yanda tanımsız acı yüreğini deldikçe üzülüyor, gözleri doluyordu. Öyle uyuyakaldı.
.
“Onu sevdim, çok, çok sevdim. Öyle çok sevdim ki! Öyle çok! Ona imrendim. Açıkçası imrenmem, ona olan sevgimden daha çokmuş. O, istediği gibi davranıyordu. Onun bu davranışının, hep gizemli bir yanı vardı. Gizemli bir yetiydi benim için. Ben, bu gizemli yetiye aşık olmuşum. Onu besleyen kaynağa. Nasıl, nasıl, nasıl hayran olunmaz, hı? Nasıl olunmaz? Ama, ama bir yandan da ondan korktum. Yeteneği yaradılıştandı. Onun, insanları sürüklediği söyleşiler, anlattığı öyküler, her zaman beni alt üst eder, sanki bütün gücümü emer, damarlarımdan kanlarım çekilirdi. Her zaman, her yerde söylenecek, anlatacak bir şeyi vardı. Benim yoktur. Ne anlatacağımı bilmem, bilmediğim gibi, nasıl anlatacağımı da bilmem, bilemem. O benim tam tersimdi. Ben her zaman eksik, yetersiz, dışlanmış, kötüydüm. Hep böyle duyumsardım, hep, hep. Sonra, sonra bana bunları düşündürenin, böyle düşünmemin nedenini buldum. Neden büyüklenmeymiş, benim büyüklenmem. Beni o yaşatıyormuş, ondan salıksız. Onun gibi olabilmem için önce onu dizginlemem gerekiyordu, bunu kavradım. Onun gerçek değerini önyargısız görebilmemin yolu, büyüklenmeden vazgeçmekten geçiyordu. Gerçekte ise bende, beni incitmeden, bunları düşündürtecek duygu patlamaları yaratmasıymış. Yorulmadan bana, bunun için bana, kılavuzluk etmiş. Çok sonra anladım, çok sonra. Bunları eylerken, benimle benzersiz biçimde eğlenmişti... bunu da çok sonra anladım. Sonra, sonra da ben... onunla eğlenmek için çalıştım, kemiklerim sızlayana dek çalıştım, kendimi yitirene dek. İstediği her şeyi yerine getirdim, her türlü pis işi. Bedenimi ve kendimi aşağılamak için sağlıklı pislik içinde yaşadım. Kendi kendimle alay ettim, kendimi aşağıladım, aşağıladım ki, biri beni aşağıladığı zaman etki etmesindi! Erinmedim, yılmadım! Tek korkum vardı... tek korkum... dünyadan ayrılmasıydı. Daha korkuncu o ayrılırsa, ayrıldığında, onunla birlikte renk... koku... ezgi, ses... yüreğimin de onunla birlikte gitmesiydi. Öyle de oldu. Şu an çok şey var, her şey var, her şey! Renk var, ses, koku... var. Kolayca sevinirim, sevinç benden uzak değil… ama işte... öyle değil… değil… değil işte…

O, o bana, bana şunu derdi... durmadan:
 
“Eğer başarısız olacak kadar aptalsan, hiç olmazsa buraya gel otur.”
Tanıştığımız, ilk kez bakıştığımız yer. Okulun bahçesindeki çınar ağacının altındaki bank.

Düşüncelerinden, duygularından sıyrılarak gel, buraya otur. Ben, nerde olursam olayım, seni görmeye geleceğim. Söz veriyorum. Bunu mutlaka yapacağım.”

dedi. Gözleri, öyle bir göz görmedim ondan sonra, kesinlikle görmedim… hayır… hayır... gördüm… sanırım gördüm… iki kez daha gördüm… onlar, onlar, o gözler, kavranmaz durulukta iki havuzdular. İki havuz… Dibi yosunlanmış, suyu duru. Gözlerimin içine bakmıştı, bir şey arıyordu içlerinde ya da bana öyle geldi. Bilmiyorum. Tıpkı gençliğindeki gibi. Pırıl pırıldılar, ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, bir şeyler vardı. Anlayamamışım. Anlayıp anlamadığımı, bilip bilmediğimi bilmek istercesine üsteleyerek baktı baktı. Sonra kıs kıs gülerek,

“Akşam, bu ağacı daha da büyülü hâle getiriyor.”

demişti. O bankta çok oturdum. Beni görmeye gelmedi, gelemedi. Sözünü tutmadı... tutamadı. Yine de o bankta oturmayı sürdürdüm. Ağacın hiçbir büyüsü yoktu. Bir gün, sonra bir gün, o banktan kalktım. Her şeyi orada bıraktım. Yüreğimi, renklerimi, seslerimi, ezgilerimi, kokularımı, her şeyi! Arkama bakmadan yürümeye karar vermiştim, gerçekte oraya hiçbir şey bırakmadığımı, asıl bırakacağım yerin, çok daha uzun zaman sonra, çok daha uzaklarda olduğunu sonradan öğrendim.

Düşüncelerimden, duygularımdan... sıyrılamamıştım. Her zaman, her zaman çevresindeki herkesle, ama herkesle... derinden, içten ilgilenirdi. Sevecendi hem de nasıl! Açıktı, sahip olduğu her şeyi, tanısın tanımasın herhangi birine verdi, verirdi. Herkes onu sevse de işin aslı kimseyi umursamazdı. Bu yüzden insanlara yardım edebilmişti. Sırtındaki gömleği bile vermişliği var! Hah! Ogün çok komikti, çok komikti. Ak atletiyle üşüye üşüye gelmişti. Şaşırdım! Benim şaşkınlığımla ne kadar eğlendi, ne kadar! Huyunu bildiğimden,
 
“Pantolonunu niye vermedin?”

diye takılmıştım. Hah! Düşünmediğinden değil, donu nedeniyle vermemiş. Yılbaşında şaka olsun diye, ona kalpli don almıştım, ogün giyeceği tutmuş. O an, ikimize de dadanan gülme krizini an-la-ta-mam. Sokaklarda kalpli, slip kırmızı donla düşünüp düşünüp gülmekten yorulmuştuk. Aaah! Bunları dert etmezdi. O özgür olduğu o kısacık zamanda, yüzlerce insana yardım etti. Bunu hiç üstlenmemişti, hiç. İnsanlar kendilerine onun yardım ettiğini kesinlikle bilmedi. Kimi beni bildi, kimi kayınbabamı. Bir de teknede bize yardım eden kimsesiz adam vardı, İsmail, o garibanın yardım ettiğini sanırlardı. Ama o garibanın, gariban olduğunu bilip yardım ettiğini düşünmeleri, bana çok saçma gelirdi.

Ben artık burada olmadığımda, senin her şeyi anımsayacağına inancım sonsuz.
Böyle derdi bana. Böyle derdi. Bu nasıl bir yüktür kimse bilmez! Nasıl bir yük!
Sonra, çok uzun yıllar sonra, yeniden eve geldiğinde, onun nasıl eridiğini, nasıl çöktüğünü gördükçe, ona dokunamamanın, ona yardım edememenin acısını çektikçe... bana anlattıklarını, öğrettiklerini kavradım, anladım. Geç kalmıştım… çok geç kalmıştım... Yine de yine de geç kalmayı suç kabul etmiyorum, etmedim. Hani dememiş miydi,
“Başarısız olacak kadar aptalsan, buraya gel otur.”

Başarısız olmayacağımı, o benden daha iyi biliyordu. Bunu o bankta otururken öğrendim. Şunu da öğrendim, yardım edebileceğim ne varsa etmişim. Başka bir şey var mı diye sormama gerek yokmuş. Tek kişilik desteğin, yardımın sınırları belli. Benim sınırlarım de belliymiş. Kendimi suçlamanın burnu büyüklük olup olmadığını bile sorguladım. Onu ben buldum. Morgdan ben aldım. Bu ellerle yıkadım, bu el-ler! Onu bu eller kefenledi, bu el-ler! Selâsını yazdım, camiye götürdüm. Cenaze arabasına ben bindim. Ben gömdüm, been, been. Yalnız, yalnız tek şey kalmıştı, tek şey! Beceremedim. Beceremedim, edemedim… Denedim, denedim, denedim, ama, ama Sudra vardı. Onu bırakıp hiçbir yere gidemezdim. Dünyayı benim için durduran bu adam için, ölmek istedim, gerçekten ölmek istedim, ama ama ölemedim, ölemedim! Beni asıl yakan, yıkan bu! Ölemedim, Allah belâmı versin ölemedim!

Onun için ölemedim, yoksa... onu, onun için ölecek kadar sevmemiş miydim? Haa? Sevmemiş miydim?
Uras’ı bırakmamalıydım! Bırakamazdım...
...
“Olduğumuz her şeyin kaynağı yeryüzüdür. Yeter ki yeryüzünün kapılarını açan anahtarı bulalım.
...


zgnrsn-R

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 226
Ynt: Merhaba evren bilinci, yaşam sevinci.
« Yanıtla #49 : Şubat 20, 2021, 12:57:44 ÖS »
Türker Kılıç'ın Bağlantısallık + Yaşamdaşlık kitabını okuyorum. Şöyle diyor:

" Bilgi beyinde elektrokimyasal biyolojik ırmaklar şeklinde oluşur ve akar" Bu enformasyon ırmakları, beyinde var olan 2 üzeri yüz milyar alternatif içeren matematiksel bir olasılıklar ağı içerisinde sürekli bir yeniden varoluş halindedir. Bu bilgi ağları bağlantısal birlik bütünlük halindedir. Zihin yaratan connectome = nörozihin bu bağlantısal bütünlüğün adıdır."

Paylaşımlarınız bir ırmak gibi akıyor; çağrışım yaptı. Bende de bazen benzer bir akış oluyor; fakat tespit edeip yazamıyorum; geçip gidiyor.