Gönderen Konu: Merhaba  (Okunma sayısı 818 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

oe_

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 155
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #15 : Mart 14, 2019, 11:46:47 ÖÖ »
Sizin yazınız bağlamında değil de genel olarak konu ile ilgili düşüncelerimi aktarmak isterim.
Zaten herkesin 'kendi' gibi yazması taraftarıyım, birşeyi değiştirmek değil.
Ama herkes aynı zamanda kendini aramaya da devam ediyor bence.
Ya da kendini yapılandırmaya.
Sadece bu daha çok içsel bir süreç.
Dışarıdan binbir türlü veri gelir, demlenir.
Ama asıl şey, kişinin kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkar.

Evet bence yazı şiir gibi olmalı. Veya haiku.
Bence bunlara ilişkin denemeler, yazım sürecine de katkı sağlarlar diye düşünüyorum.
Ama bununla kısalık kastedilmiyor aslında.
Gereksiz hiçbirşey olmaması kastediliyor.
Hatırladığım kadarıyla "küçük prens" ilk yazıldığında 1000 sayfa kadarmış.
Sonra yazar gereksiz her cümle ve kelimeyi eleyerek öze ulaşmayı amaçlamış. Ve 100 sayfa civarı birşey kalmış.
Çizim alanında bana benzer bir hissi veren şey, tenten'in çizimleri. İkonik, açık, net, sade ve öz.
Gereksiz tek bir çizgi, karalama, tarama yok.

Bu bağlamda bir nokta daha var söylemek istediğim.
Bence bütün yazarlıklar zaten aslında yazmanlıktır.
Yani 'edebi olmanın' en büyük düşmanı zaten 'edebi olmaya çalışmaktır'.
Bununla şunu kastediyorum.
Kişi yazarken kendi duygu ve düşün dünyasını yazıya transforme eder.
Bence yanlış bir sanı var. Edebi olarak çok güzel eserlerin, bu transforme işi sırasında gerçekleştiği sanılıyor.
Yani esas iş, esas hüner sanki transformasyon işini çok iyi yapabilmekte imiş gibi.
Bence tam tersi. Esas olay duygu ve düşün dünyasında. Orası çok zengin olmalı.
Orası dolup taştıktan sonra, onu ifade etmenin bir yolunu mutlaka bulur kişi.
Transformasyon neredeyse mekanik bir süreç.
Tabii ki birtakım teknikler var. Ama esas iş orada yatmıyor.
İşte bu ikinci kısma özenmek, yani edebi olmayı transformasyona bağlamak,
aslında tam tersi yapmacıklığa sebep oluyor. Çünkü atıfta bulunduğu duygular/düşünceler yeterince gerçek değil.
Yani o duygu/düşüncelerin kendi duygu/düşün dünyasında gerçek karşılıkları olmadığı için
onları 'ekstra' destekleyerek 'varlığa' getirmeye çalıştığı için, veya gerçek karşılıkları olsa bile
onları 'süslemeye' çalışarak yapaylaştırdığı için sorun oluyor.

Tabii bunlar konu ile ilgili benim aklıma gelen şeyler. Sizin yazınızın kritiği olarak görmeyin. Konuştukça ortaya fikirler çıkıyor, ben de konuya ilişkin aklımdakilerden bahsediyorum.


MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #16 : Mart 17, 2019, 01:03:45 ÖS »
Kendini aramaktan çok, kendini yapılandırmak daha doğru gelmekte. Herkes bu itki etkisinde olacak diye bir kural da yok. Yaşamak tek başına yeterli ve yetkinken, yaşamak'ı zenginleştirmek adına aktarılan dayatmaları, yönelimleri dikkatle incelemek gerek.

Yazma(k)’ın kiminde güdüsel olduğunu düşünürüm. Herkes oturup bir şeyler yazabilir, herkes resim yapabilir, herkes şarkı söyleyebilir. Gerçekte böyle midir?

En son bir dize duydum, bir yerlerde, kullanmayacağım dersem yalan olur: İnzivaya çekilen dağ, adlı şiirden. Wang şairin adı.

"Su kıyısında oturduğumda
yükseliverdi bulutlar."

Bu dizeler, belki şairin edimini ya da bir varlığa yüklediği edimi anlatıyor. Yalnızlık ve bir o kadar özgürlük duygusu içimi sıkıştırmıştı. Bu dizelerde beni böylesine etkileyecek ne vardı ki? Hiçbir şey yoktu. Belki etkilenesim gelmişti. Bilemiyorum.

Demem o ki, kiminde evet böyle, o dizeler vurur geçer. Şiir tehlikelidir. Kendi diline bile çevrilemeyen sözcüklerle yazılır, her ne kadar yazıldığı görülen dil aynı olsa da. Bana göre su kıyısında oturanın anlatımı, açıklaması yok. O bir düşünce, bir duygu, bir imgeye dönüşüyor her birimizde ayrı ayrı. Düz yazı şiirsel olabilir, hatta şiirler de kullanılabilir, ama şiir olmaz. O zaman ya şiirden vazgeçeceğiz ya düz yazıdan.

Yazarlar yazmanlık yapabilir, "her yazman" yazarlık yapamaz. Edebi olmaya çalışmak ise, evet, başlı başına bir sıkıntı. Yani role girmek ile rol kesmek. Zaten çok rahat ayırabiliyorsunuz. İşte o zaman yapıtının altındaki yazardan, şairden, besteciden, ressamdan vb. söz ediliyordur. Yazı sizi tutsak alırsa ya da o yetenek daha oturmamışsa, rol kesmekten başka bir şey yapamazsınız. Ebedi olmaya çalışmak, bu durumdan farklı olsa da, sanki bu durumun beklenilen sonucu gibi görünmekte.

Dediğiniz doğru, duygu/düşün dünyası zengin olanların diğer türden arayışlarının, böyle bir gereksinimlerinin olduğunu sanmıyorum. Bu bir yetenek. Yaradılış özelliği. Ama beslenmediği, geliştirilmediğinde diğerleri gibi yok olacak özellik. Bu kişiler bir sıfır önde başlasalar da, diğerlerinin onları geçmesi olanaksız değil.

Yalnız, olmayan duygu dünyasını nasıl yaratırız? Düşün dünyası tamam. Okursunuz, gezersiniz, farklı katmanlarda ilişkiler yaşarsınız, orasını beslersiniz. Duygu dünyası?

Son günlerde "beyin" ilgimi çeken bir alan. Dişil beyinde yeni doğanın gereksinimlerini karşılamaya kodlanmış, yüz/ses okuma sistemi geliştiği söylenmekte. Dişil beyinli kadın ve erkekler olduğu gibi, eril beyinli kadın ve erkeklerin de olduğu aktarılmakta. Erkek beyninde yüz/ses okuma sistemi belki çok çok eskiden vardı, bilmiyoruz, ama şimdi olmadığı söylenmekte. Beyin ve özellikle sağ beyin araştırmaları daha çok az. Zamanla bu çalışmaların yetkinleşmesi zorunlu hale gelecek. Hatta şimdiden zorunlu. Öncelikle yapay zeka için, sonra da toplumları denetim altına almak için. Ülkelerin değil, beyinlerin fethedildiği zamanlardan geçmekteyiz. Beynine ulaştığınızda da ülkeye rahatça ulaşabilirsiniz. Her insanın beyin yapısı ayrı olsa da ortak değerlerle onlara ulaşmak eskisi kadar zor olmasa gerek.

Söylediklerinizden aklıma gelenler bunlar. Herkesin gerek yazma süreci, gerek okuma süreci farklı. Okuyucu olduğumuzda, “istediklerimizi okumaya”, onlar içinden kendimize “bir seçki” oluşturmaya sanki daha kolay ulaşabiliriz geliyor bana. Zorunlu okumadığımız sürece. Bu güne dek, okuduğum kitaplara sizin söylediğiniz anlamda bakmamıştım. Şiirlere baktım, filmlere baktım, ama kitaplara bakmamıştım. Yenileri çok bilmem. Nedeni belirsiz bir seçkim aşağı yukarı vardır. Şöyle ki, ilk sırayı Rus edebiyatı alır, ikinci sırada Fransız edebiyatı vardır. Üçüncü ve sonraki sıralar yazarlardan oluşur. Bu sıra bazen abeceseldir, bazen türlere göredir, bazen düşünseldir, bazen duygusaldır. Son okumalarımda “zevk” almaktan çok, öğrenmek adına okuduğumdan belki sizin söylediğiniz katmanları gözden kaçırmış olabilirim.

Gerçek, “dil” ile yeniden yaratılıyor. Bu nedenle belki böylesi bir edim/itki içine giriliyor. Kendimden örnek vererek şöyle söyleyeyim; eğer, yazının içine girmişsem, zaten yazı kendini yazdırıyor. Orada yaşadığınız duygu/düşün, neyi nasıl söyleyeceğiniz, hepsini yazı yazdırıyor. Sonsuzluk Teorisi filminde, Ramanujan’ın kulağına fısıldayan tanrı... Ya da sağır Beethoven’e o ezgileri yazdıran güç. Bence hepsi kendi alanlarında, “gerçek” peşindeydiler. Kimi bu gerçekliği “ezgi” ile yarattı, kimi “matematik” ile...




oe_

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 155
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #17 : Mart 18, 2019, 09:43:42 ÖS »
Şiir gibi derken söylemek istediğim; nasıl ki müzikte bir ritm, ahenk, akış vs var ise, şiirde de bu belirgin ve önemli. Ama düz yazının da böyle olabileceği çok da düşünülen birşey değil.

Önceki yazımda edebi olmak ve olmamak arasındaki fark transformasyonda değil, konunun bağlamında gizli demek istedim. Yani aslında transformasyon dahil, hepsi duygu ve düşünce dünyasında, hayal dünyasında beliriyor. Eğer bu beliren içerik edebi denen içeriğe sahipse (duygusal tonu bu hissi uyandırıyorsa) ortaya edebi birşey çıkıyor; yoksa bilimsel, didaktik vs. Aslında bence temelde fark yok. Demek istediğim, eser önce kafada yazılıyor; yazım işi aslında kelimelerle yapılan, kelimelerin düzenlenmesi ile elde edilen birşey değil, önce hayalde duyumsanan birşey. Örneğin bir besteci önce hayalinde müziği duyar/hisseder, sonra onu piyanoda tekrar yakalayana kadar dener. Yoksa tuşlara basıp güzel birşey çıkacak mı diye bakmaz.

Bir anlamda bana göre herşey didaktiktir de aslında. Bazısı açıkça, bazısı gizli; bazısı formal, bazısı informal. Herşey birşeyler öğretir insana. Öğretmiyorsa zaten ilginç değildir, yeni değildir, dolayısı ile sıkıcıdır. Sadece düşünceler ve düşünme tarzları öğrenilmez hayattan, duygular ve hissetme tarzları da 'öğrenilebilir'. İnsanların çeşitli durumlar karşısında hangi ruh hallerine ne şekillerde bürünebildiklerini de 'öğreniyoruz'. Öğrenmiyorsak o şeyden alabileceğimiz birşey yoktur ve sıkıcıdır bizim için o şey zaten, bilindiktir, yeni birşey yoktur. Tabii ben bir hayatla sınırlı düşünmediğim için, kendimizin, hayatlar boyu biriktirdiklerimiz olduğunu düşünüyorum.



MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #18 : Mart 19, 2019, 03:03:37 ÖS »


Başka bir şey, yine de paylaşmak istedim:

Dünyaya karşı bambaşka iki yaklaşım bulunmaktaymış: (Nisbett, Düşüncenin Coğrafyası)
Modern formel mantığı mı kullanıyoruz, çelişkili önermeleri mi? “Akıl Yürütme”

Mantıklı düşünme doğru düşünme mi, düşünmenin doğrusu mu? Bilgi açısından doğru olmalı diye bir kural da yok. Tutarlı düşünme? İlkeleri ve kuralları olan? Gerçekle ilintili? O zaman gerçek ne? Uslamlamayla ulaşılan sonuçların, yaşamın akışını değiştirmede ya çok az etkisi var ya da hiç yok.

Batılılar, Batılı çocuklar adları fiillerden çok daha hızlı öğrenirken, Doğulular, Doğulu Çocuklar fiilleri adlardan daha hızlı öğreniyorlarmış. Buna göre, Doğulular nesneleri ve olayları birbirleriyle ilişkilerine göre gruplandırırken, Batılılar ulamlamaları yeğlemektelermiş. “Bilginin Örgütlenmesi”

Bağlamın etkisini göz ardı etmek mi? “Baştan beri bilinene” inanılmayı sağlayan, “geriye bakma eğilimine” düşkünlük mü? “Nedensel Çıkarım”

Doğulular olaylar arasındaki ilişkileri görmekte Batılılardan daha başarılıymış. Bir nesneyi çevresinden çekip çıkartmak Doğululara zor gelmekteymiş. “Dikkat ve Algı”

Doğulular aritmetik ve cebirde üstünken, Batılılar geometride üstünlermiş. Hal böyle iken, Doğulular devrim yaratan bilimsel çalışmalarda daha az üretkenlermiş. “Bilim ve Matematik”

Kesin Doğuluyum. 😊

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #19 : Mart 19, 2019, 04:55:27 ÖS »
Lise ikide tek dersten kaldım: uzay geometri. Hipotez, teorem, hüküm. İki kez bütünlemeye girdim, yaz ve sonbahar dönemi, kaldım. Karaları bağlarken, o yıl “tek ders” hakkı çıktı. Geçtim. Tabi ki “borçlu.”

Lise üçte tek dersten kaldım: uzay geometri. Üniversite giriş sınavında bizim okul iyi iş çıkartmış o yıl. Milli Eğitim takdirname falan göndermiş.
Benim haberim yok.

Önce lise üç geometriden sınava girdim. Öldüm öldüm dirildim. Sonra geçemeyeceğimi bile bile lise iki geometriye çalıştım, sınava gittim.

Müdür yardımcısıyla karşılaştım koridorda.
“Sen niye geldin?”
diye sordu. Adı Osman Bey’di. Biz “Ospirik” derdik. Bir metre elli beş santimden uzun değildi. Yumurta gibi bir adamdı. “Erk” sözcüğünün kavramsal ve işlevsel ne anlama geldiğinin bedenlenmesiydi. Tıpkı müdüranım gibi.

Müdüranım, müdüranımımız ünlü Özcan Köknel’in kardeşiymiş. Belki şehir efsanesidir. Açıkçası bilmiyorum. Okuldaki söylentiye göre, Özcan Köknel, bu abla ya da kardeş ve onun bir ufağı nedeniyle psikiyatrist olmuş. Yalandan kim ölmüş? Müdüranımız bildiğim kadarıyla evli değildi. Onunla birlikte Adile Sultan Sarayı'nda ikamet eden kız kardeşi ve hatta kız kardeşin yaşı bizlerden küçük oğlu, hepsi, ama hepsi bizim müdürümüzdü.

Neyse. Ospirik beni eve yolladı. Lise üç geometriden geçince, lise iki geometriden de geçmişim. Eh, bende bayram, uçtum, coştum, koştum.
Sevin baba sevin.

Üniversite sınavından iyi puan da almamış mıyım? Ver elini Akademi. Ver elini Dekoratif Sanatlar.

Ver elini, verme verme, vermek istemiyorum. Derslerimden birinin adı ne dersiniz?
TASARI GEOMETRİ

Sanırım bununla ilgili bir karmam var. İki yıl boyunca, devamsızlığım yok, çizimleri birbirimizden baka çala yaptığımızdan sınav/çizimlerin notu yüksek ve ilk vize alan üç kişiden biriydim. Ya dönem sınavı. Durmadan girdim. Olmadı da olmadı... artık biliyorum son hakkım, çalıştım çabaladım, çalıştım çabaladım.

Sınavda iki kişiydik. Aradan iki yıl geçmiş, tabi. Hoca daha orada sınav sonuçlarını söyledi. Yirmi üzerinden dokuz.
Hocam etmeyin eylemeyin “bu benim son hakkım”. “Yok” dedi, “son hakta bana yazı gelir. Senin daha son hakkın değil”.
Atölyenin camına gelen kişi eliyle işaret edip duruyor, ben hocanın yanından ayrılmak istemiyordum. Hoca da fark etmiş, bana sormuştu.
“O kim?”
“Eşim.”
“Daha önce söylesene”, dedi ve notumu on yapıp beni gönderdi.
Karma değilse ne?

İlk geometriden okulun başarısı nedeniyle kurtulmuştum: hipotez teorem hüküm

İkinci geometriden eşim sayesinde: uzaydaki herhangi bir noktanın yer düzlemine değdiği noktayla arasındaki doğrusal eğrinin, b noktasıyla yaptığı dik açının orta noktasının izdüşümü gibi bir şey benim için...

Bir de bunun  tersi  var:

"Yap ordan dört bilinmeyenli."
"Ciddi misin?"
"Tabi ki!"

Sular seller gibi, akide şekeri yer gibi, çekirdek çitler gibi: adı dört bilinmeyenli...

« Son Düzenleme: Mart 19, 2019, 05:08:42 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #20 : Mart 21, 2019, 06:56:54 ÖS »
Midesine nedensiz giren sancı, sancıyla tetiklenen önünü alamayacağı bulantı adımlarını hızlattırmıştı. Yokuşun başına geldiğinde oldukça duyarlı yutağı, damağı, ortadan başlayarak geriye doğru dili ve küçük dilinin, ağzında durmaksızın çoğalan tükürükle uyarılmasıyla artacağını bildiği öğürtüyü nasıl engelleyeceğini kestiremediğinden, daha doğrusu ulu orta sokakta ilk kez başına böyle bir şey geldiğinden, çantasındaki suyu bile çıkaramıyordu. Sokağın hemen ağzındaki küçük markete gözü ilişse de, içeri girip su alıp almama konusunda kararsızdı. İnsanlarla karşılaşmak şu an onun düşüneceği en son şeydi. Üstelik midesinde hiçbir şey yoktu. Bu sancının ve öğürtünün duygusal olmasından başka açıklaması olamazdı. Yoksa anlattığıyla, daha doğrusu kendini kendine anlatırken, kendini ele vereceğini duyumsamasının sınırına mı ulaşmıştı? Görebildiği durumu, dünya içinden çıkardığı somut soyut her türlü içeriği ilk kez görmüş gibi yeniden çizmesi, örtüşmek yerine karşı duruşu seçtiği, karşılık vermeyi amaçladığı düşüncelerinin nerelere ulaştığını kestirememişti. Yokuşa baktığında, olduğundan uzun ve zorlu görünmüştü. Ara ara yaşadığı şaşkınlıklarına bir yenisi eklenmiş, bacakları titremeye başlamıştı. Markete girmeye karar verdi, o kısacık zamanda. Hızlı adımlarla içeri girip dolaptaki suya zar zor alabildi. Marketteki yaşı geçgin adam ile ergenliğe adımını ha attı ha atmadı yaşlarında bir çocuk, içeri girdiği andan itibaren onu izlemişti.  Öğürtüsünü, bir eliyle ağzını kapatmasını, diğerindeki su şişesiyle de karnına bastırdığını görmüşler, hemen onunla ilgilenmişler, çabucak marketin arkasındaki çevresi yüksek duvarla çevrili, depo olarak kullanıldığı açıkça belli küçük alana götürmüşler, oturacağı yere bir karton, önüne bir kova koyup onu oturtturmuşlardı.

Oturduğunda soluklanmış ve genç çocuğun elinden alarak kapağını açıp geri verdiği suyunu, birkaç kez yudumlamıştı. Öğürtü bir türlü durmuyor, sokaklarda, caddelerde gördüğü üstüne üstüne gelen çeşitliliğin kabullenemediği uyumsuzluğunun beynini paralamasıyla gelebilecek kusmayı engellemeye çalışıyordu. Midesindeki sancı, yemek borusundan yukarıya, gırtlağına çıkmıştı işte. Bir zamanlar, kendisi de, görecelik aynasında baş veren bu uyumsuzluğun bir parçası olmamış mıydı? Dünyadan aldıklarını, dünyanın geri isteyeceğini, hatta silkinerek her şeyi sonlandıracağını bile bile. Mimarlık, artık hiçbir dönemin bir tek anısını barındırmayan, hiçbir şey anlatmayan, özgünlüğün, dirimliğin, izleğin terk edildiği, gitgide donuklaşmış yoksunluktur, yoksulluktur, hiçtir, onun için. Suça katıldığı düşüncesinden, görüntüsünden kurtulmak mıydı kendini sorgulamasının nedeni? Birbirine sokulurken birbirinde çözülen, birbirine yetecekken birbirinden uzaklaşan, inatla, tutkuyla, öfkeyle dönmemeyi yeğleyerek gerilerde kalan anıların, alışkanlıkların akışına kapılmıştı. Niye midesindeki bulantı dinmiyor, niye yutağına dek çıkarken birbirlerini tamlayan ya da birbiri ardınca birbirine kesin ve sürekli biçimde öykünen bir dolu kadın ve erkeğin seslendirdiği koronun imgelerine dönüşüyordu? Korktuğu, az önce düşündüğü birbirlerine uzak yakın düşüncelerle kurguladığı gerçek dışı görüntülerdi. Dünyanın dünyaya getirdiği kendisi, dünyayı dünyaya getirmeye çalışmamış mıydı?

Kapının yanında durmaya zorunlu genç çocuğa düşünceleriyle sorduğu buydu. Genç çocuk, onun kendisine baktığını ayrımsamış, başını ondan taraf döndürmüştü. Bir çabayla elini ona doğru uzatmış, bir iki çelimsiz uzanımdan sonra başaramayacağını anlamıştı. Anda sırtı kamburlaşıp boynu bedenine gömülmüş, başı düşmüştü. Oturtulduğundan beri beyninde vızıldayan, un ufak edercesine birinden diğerine geçerek gözelerini yok eden, kulaklarında acıtarak yankılanan, tanılamaya kalktığında bir türlü tanılanmayan notalarla, bir ağıttan ırak, bir zamanı, süremi, yerlemi anımsatmaya uğraşırcasına ak ölümün uzun ve yumuşak  parmaklarıyla çalınan arpın ezgisiyle tınlayan yüreğine odaklanmıştı.

Kalkmak istedi. Ellerini oturduğu yere dayadı, güç alamadı, yeniden çöktü. Genç çocuk, yanına geldi.

“Kalkmak istiyorsunuz?”
“Hı.”

Ama kalkamadı. Dudaklarını bile oynatmadan sesinin, soluğunun nasıl çıktığına çok şaşırmıştı. Bu kendi sesi miydi, kendi soluğu muydu? Burada daha çok kalmamaktı derdi. Alanını  genişletmeli ve onu yutmaya hevesli bataklığımsı ağıtsal havaya dur demeliydi. Gerçekten böyle mi düşünüyordu? Ne düşündüğü o an hiç önemli değildi. Edimlerini yönlendirmek, düşüncelerini parçalamak, duyumlarını karıştırmak isteyen, derinlerde varlık sürdüren bir başka düzenekti ve onun yönergelerini uygulamamalıydı.
 
Kalktı, genç çocuğun yardımıyla. Bacaklarının ilk kez bu denli zor komut aldığına şaşırmış, sanki çok uzaklardaymış gibi duran ayaklarına uzun uzun bakmıştı. Bacak, kol ve bedeninin diğer parçalarını daha az önce görmüşçesine, karşıcı davranışlarıyla ilk kez karşılaşıyormuşçasına kafası karışmış, anlamaya düşkün, bir iki adım attı. Her adımına aynı müzik tümcesi eşlik ediyordu; arpın son vuruşuyla, dinginleşecek sessizliğe geçmişti ki, bu kez birinci kemanlar birbirlerinin ardından ezgiye katılmaya başlamıştı. Şaşkınlığı arttıkça artmıştı. Cenaze marşının yazgıcı ve yalancı katılımlarına önayak olan yoksun doğallıkla yürüyen ölü alayına bendeş yürümekten tedirgindi. Yeniden oturmak istedi. Genç çocuğun yardımıyla oturdu. Daha o sabah, kahvaltıdan hemen sonra parka gittiğini ve orada yaşlı bir akçaağacın altındaki bankta oturduğunu anımsarken, çığlık çığlığa bağıran birinci kemanlara katılan ikinci keman ve yan flütlerin pes notalarının sabahın ığıl ığıl esintisinin tende, tinde yarattığı hoşluk, hoşnutluk sağlarlığının yüreğine yansısını seyretmekteydi.
“İyi misiniz?”
“Hı. Eve gitmeliyim.”
“Toparlanın, sonra gidersiniz.”
“Hanımanne’nin evini aldınız.”
“Evet?”
“Hanımanne dedi.”
“Ne?”
“...”
Ezginin ana teması gitgide güçlenerek yineleniyor, başka bir şey düşünmesine fırsat tanımadan beyninden bedenine sızarak sanki bir sarmaşık gibi her yanını sarıyordu. Köklerinin tenine batışını dahi algılıyordu. Kemanların arşelerle çalınması bırakılmış, teller şimdi parmaklarla çekilip bırakılıyordu. Tüm bunların bir nedeni olmalıydı. Bu görü durduk yerde nerden çıkmıştı şimdi? Hangi zamanı imliyor, hangi yanlışı gösteriyordu? Neden bir yanlışı gösteriyor diye düşünmüştü. Yanlış genç kızda mıydı, gençte miydi? Yoksa her ikisinde miydi? Şimdi ezgiye daha da kapılmış, kayın ormanlarından kopup gelen kimi tozansı, kimi ıslak, kimi yaprak kaldırmaz, kimi dal kıran yellerin kokusu ve uğultusu ezgiyle karmanmış, ezgi bir anda susmuş, birkaç soluk ardından güçlü bir obua ve viyola tınısında patlamış, oturduğu küçük alan büyülü biçimde sesle yoğuşmuştu. Yüreğinden yükselen, sonra gerisin geri yüreğine saplanan burgaçlar ezgiye ve kokuya daha çok kapılmasına yol açmaktaydı. O anda ezgideki değişimle, toz içinde bir tülü aralar ya da örümcek ağlarından kapanmış bir girişi açarcasına, eliyle gördüğünü sandığı görüntüyü itelemiş ve kornoların uğursuz, tekdüze seslerinin ardına takılmıştı. Viyolonsellerin, doruk noktasından atlama güdüsünde, tinini geride bırakmış canların bir kez daha yaşama şansı tanındığı kısacık anlarının yitmesiyle kontrbaslar vargıyı bildirmek üzere gelmişti. Pustan göz gözü görmez bir havada, kaygan bir zeminde, bilinmeze doğru kayarken, komut dinlemez, durdurulamaz bu akış yüreğini gürleyerek attırıyor, önündeki görüyü de izlemeden duramıyordu:

Her imge, her düşlem ya da düşlemi oluşturan parçacık, eklemlerinden koparılan yanar döner kınkanatlıların ya da kesildikten sonra kıvrım kıvrım kıvrılmayı sürdüren tüylü omurgasızların yansısıydı. Paftalardaki her düşüncenin, her tasarın, her çizginin, keskisi, tüyü, kıskacı, dikeni, dişi, iğnesi... renkleri ayrıydı, dokuları ayrıydı. Kusmaya başlamıştı. Kusmanın bu denli acı verdiğine ilk kez tanıktı. Öğürtüyü durdurmak istiyor, istemsiz çalışan kasların yorgunluğunun yarattığı acıya, susturun şunu demekten başka elinden bir şey gelmiyordu.  Birilerinin o kasları tutarak acıyı dindirmesi ne denli olanaksızsa, bu öğürtünün de dinmesi o denli olanaksızdı. Kıskaçlar, keskiler, tırnaklar, iğneler yemek borusunu yırtıyor, artık dayanamadığı bu acıyla bayılmayı, hiç değilse uyandığında her şeyin bitmesini düşlüyordu.
 
« Son Düzenleme: Mart 22, 2019, 02:31:09 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #21 : Mart 22, 2019, 05:46:47 ÖS »
Arp yine tınlamaya başlamıştı. Dokunumları yumuşacık, hatta bağıcının uyuşturucu raksına dönüşmüş ak ölümün uzun ve yumuşak parmaklarıyla çalınıyordu. Parmaklar telleri çektikçe örseleniyor, parmaklar örselendikçe kanıyor, o kanlar da tellerden aşağı akıyordu. Ezgi o kadar yumuşak, o kadar dinginleştiriciydi ki! Kanla oluşan karşıtlığın ayırdına varamayan usu karma karışıktı. Terlemiş, zamansız, anıksız tutsak kılındığı ayrıksı düşleri usundan atmak istiyor, beceremiyordu. Tellerinden kan süzülen arpın yumuşak, uyuşturucu, büyülü ezgisiyle dinginleşmiş, hatta epey gevşemiş kendini koyuvermişti. Ansızın arp susuverdi, o da kapattığı gözlerini anda açtı. Neler oluyordu? Demeye kalmadan birinci kemanlar birbirlerinin ardından ezgiye katılmaya başladı. Teller, parmaklarla çekilip bırakıldıkça, çekilip bırakıldıkça aynı arpta olduğu gibi parmaklar örseliyor, örselenen parmaklardan akan kan tellere bulaşıyor, tellerden mekansız boşluksulukta, doygun, ağdalı ağırlıkla alabildiğine yavaş damlayan damlalar yüzsüz kemancıların apak gömleklerinde kandan güller oluşturuyordu. Olmayan bir şeyi arayan sessiz çığlıksılıkla pes notalar basan ikinci kemanların ve yan flütün ığıl ığıl sesini bekliyor, ama nedense ikinci kemanlar ve yan flüt, sürekli yinelenen ana temaya bu kez katılmıyordu. Birinci kemanlar ve arp, yavaş yavaş görüntüsünden silinmiş, kulaklarında seslerini hala duyuyorken, bir başka sanrının burgacına kapılmış, karanlık bir uçuruma düşüyordu.

Sabahleyin oturduğu banktaydı. Yaşlı bir akçaağaç var mıydı, yok muydu, bunu şimdi neden anımsayamıyordu, bilememişti. Şehrin güze dönük renkleri, ona süremi, yerlemi unutturmuştu. Yalnızca bir parkta oturuyordu. Bir takım ağaçlar, susuzluktan kurumaya dönmüş, adlarını düşünmediği çiçekler ve birkaç kadın, onlardan daha da az erkek, sanki durmadan ona bakıyor, onun hakkında konuşuyorlardı. Oraya gidip beklemesini söylemişlerdi. Beklemenin ne demek olduğunu bilse de, şu an beklemek, ona yaşamının en uzun, en derin, en darlı, en zamansız sıkıntısını yaşatmaktaydı. Sabah gelmişti, saatlerdir hiç konuşmadan, neredeyse gözünü bile kırpmadan oturmuştu ve hala oturuyordu. Ayağa kalkmaktan korkarak, hiç kitap okumamış, hiç yemek yememiş, hiç su içmemişti. Onu, kendisine hiç mi hiç yakıştıramadığı, bırakmakta zorlandığı bu uzun ve derin yalnızlıktan bir kez, yalnızca bir kez çıkaracak herhangi birini düşlemişti… ve bir tek onu… ulaşmak istediğini… Gözleri yaşla dolmuş, başını öne eğmişti, öylece... Bilinmedik, bilmediği bir yerde yolunu mu  yitirmişti? Yüreğini sancıtan bunluk, yalnızlık, yitip gitme; kendisi için mi, yoksa bir başkası için mi duyuyordu bu duyguları, orası belirsiz, omuzları çökmüş, başı şimdi bedenine gömülmüştü. Bu sıkıntılı bekleyişe midesi daha çok dayanamamış, ağrımaya, sancımaya başlamıştı. İkindiye doğru ergenliğe adımını ha attı ha atmadı yaşlarında bir genç çocuk geldi, yanına oturdu. Işıl ışıl gözleriyle ona bakarak durmadan konuşuyor, konuşmasının bir parçasıymışçasına arada bir gülümsüyordu. Genç çocuğun neler anlattığını duymuyor, dalıp dalıp gidiyor, ama bir nedenle gözlerini ondan bir türlü ayıramıyordu. Şu an yaşadıkları, yaşanılanlar bir gerçeklik çerçevesindeyse, içeriği hakkında her ne kadar bir düşünce ileri süremese de genç çocuğun anlattıkları da, bu çerçevenin bir parçası olmuyor muydu? Gerçeklik aklına düşer düşmez, onun, ona yardım edebileceğini anladı ve çelimsiz uzattığı elini genç çocuğun tutmasıyla, banktan kalktı. Şehrin kenar mahallelerine gitmişlerdi. Kötü bir düş görmüş ya da kötü bir düşün karanlık kapısından girmek üzereymiş gibi yüreği çarpıyor, sokaklarda yürürken evlerin biçimsizliğine koşut insan çeşitliliği, onu şaşırtacağı yerde kaygılandırıyordu. Sonunda iki arabanın yan yana zor geçebileceği kadar dar, bütünüyle güz renklerine dönük, kaldırımsız bir sokağa girmişler, izlenimci bir ressamın tuvalinden çıkmış, benzer ya da ayrı devimlerde bir dolu kadının önünde oturduğu bir resme, daha doğrusu bir eve yönelmişlerdi. Yapının bir parçası olup da, yapıyla hiçbir ilgisi olmayan, sanki öncesiz ve sonrasız bir aralıkta ve o aralığın yarattığı zaman boyunca orada oturuyormuş gibi, yaydıkları dokunulamayacak eskilikteki kilimlerin üstünde oturup dantel ören, bebek emziren, bir olasılıkla az önce bir yerlere çişini yapmış küçük bir çocuğun pantolonunu çeken, bir yandan çevreleriyle iletişimi kesmeden birbirleriyle de konuşan, bedenleri ve dilleriyle uyarımda bulunan, giydikleri bol giysilerinin bile saklayamadığı koca göbeklerini her kahkaha atışta dalgalandıran bu kadınların arasından zorlukla ve biraz da kuşkuyla derin, karanlık dehlize dönük dar koridorlu, damsız, iki katlı eve girip, peşlerine takılan birkaç çocukla, hep birlikte üst kata çıktılar. Kapı, zil çalınmadan açılmıştı. İçine girdiği geniş ve soğuk sofanın zemini şaplanmış, öylece bırakılmıştı. Sokak kapısının tam karşısındaki, her yeri kilimlerle kaplanmış geniş odaya almışlardı onu. Odada hiç eşya yoktu, yalnız, tüm duvar dipleri şilteler ve duvarlara yaslandırılmış uzun, sert, kaba yastıklarla doluydu. Bir köşede kör, yaşlı bir kadın yeni doğmuş, neredeyse paket gibi kundaklanmış küçücük bir bebeği ayaklarında sallıyordu. Bebek arada içli çili ağlayarak uykusundan uyanıyor, sonra yine dalıyordu. Belli ki bir yeri acıyordu. Ağlamasını, hatta bir yeri acıyormuş gibi ağlamasını, bebeğin kundağının sıkılığına yormuştu. Küçücük yüzündeki küçücük burnuna, sanki yalnızca birkaç upuzun kirpiği olan yumulu gözlerine dalmışken, sarı saçlı küçük bir kız çocuğu yanına yanaşmış, onu düşten uyandırmış, yumuk yumuk elleriyle bacağına vuruyor, ona, “Adı ne?” diye soruyordu.

Kapıyı açan, başındaki namazlıkla dudakları örtülü kadın çay getirmişti, çocuğu da uzaklaştırdı. Bebeği sallayan yaşlı kör kadın anlamadığı bir biçimde, belki de dilde seslendi. Kapıyı açan kadın gitti, bebeği onun ayaklarından aldı, şiltelerden birine yatırdı, üstünü de örttü. Ardından kör kadına çay verdi. O sırada sokak kapısı açılıp kapanmıştı. Kapıyı açan kadın başını çevirerek,

“Geldi.”
 
deyip, az önce oturduğu yerden kalktı. Kumlanmış kotu, yumurta topuk sivri burun ayakkabısı, geniş sivri yaka gömleği, sarı metal düğmeli ekose ceketiyle, bir eli pantolonunun cebinde apaçi saçlı otuzuna varmamış genç bir adam gelmiş, hiç oturmadan, hatta odaya bile girmeden, odanın kapısından gidelim demişti. Merakla merdivenlere toplaşmış kadın ve çocukların arasından, kimsenin yüzüne bakmadan, başı öne eğik, önündeki adamın güçlükle açtığı yolun kapanmasına fırsat vermeden aşağıya inmiş, evden dışarı çıkmış, kapının önünde duran ve içinde yüzü örtülü üç adamın bulunduğu Anadol kılıklı bir arabaya binmişti.

« Son Düzenleme: Mayıs 01, 2019, 11:44:03 ÖÖ Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #22 : Mart 22, 2019, 05:56:51 ÖS »
Gökyüzü karanlık ve bulutluydu. Alçak, karaya dönmüş yağmur bulutları, bir çırpıda topraktan fırlamış da çıkmış gibi duran dik ve yalman tepelerin üstlerinde asılıydılar. Ovanın üstündeki yüksek bulutlar bilinmeyen bir yerden aldıkları ışıkla gökyüzünü birazcık da olsa aydınlık göstermekteydi. Zorlu, nerdeyse fırtınaya dönük, epey yağmur yağmıştı. Yol kıyısındaki ağaçların kırılan dalları, çalı çırpı, selle gelen çerçöp her yeri yıkıntıya çevirmişti. Nereden damladığı belirsiz iri damlalar yaprakların geniş ayalarında yol bırakarak kayıyor, uçlarında birikiyor, damlarken yalnız kendi sesleri varmışçasına tüm çevreni dolduruyordu. Yağmur ardında gözdağını bırakarak, erkesini toplamak için yalman ve dik tepelere çekilmişti. Çok soğuktu ve her yer, hava bile ıslaktı. Üşünülesi bu hava insanın tenine değmeden, insanı sarıp sarmalıyordu. Uzunca bir süre yürümüştüler. Kendine ne kadar,

“Üşümem gerek!”
“Üşümem gerek!”

dese de, üşümemesinin nedenini bilemiyordu. Burun delikleri, soluk borusu, ciğerleri hiç olmadığı kadar açılmış, gözleri keskinleşmiş, bacakları güçlenmişti. Yağmur sonrası ortaya yayılan her kokuyu ayrıştırdığını, ayrıştırabildiğini ayrımsadı. Bir keçiyolundan, bir yamaca tırmanmaya başlamışlardı. Kimse konuşmuyor, hatta çıt çıkartmıyordu. Dağın sarp yamacını, doruğa yakın yalman kayalıkların arasına gizlenmiş bir iki göz ayı inine ulaşıncaya dek tırmandılar. Hala yorulmamıştı. Önündeki yüzü örtülü adam bir an dönüp ona bakmış, sonra yine başını çevirerek yürümeyi sürdürmüştü. Ayı inlerinin yanından geçerken, ister istemez, gözleri karanlıkla yitiveren karaltılara kaymıştı. Yürümeyi, daha doğrusu tırmanmayı hala sürdürmekteydiler. Şimdi, daha yüksek tepelerin eteğine gelmişlerdi. Tarihöncesi canavarları gizleyen kayalıklar gölgelenmiş, gizlediklerini iyice gizlemeyi ister gibiydiler. Yukarı çıktıkça, iyice aşağılarda kalan koyak yavaştan sise gömülüyordu. Sisin içinden geçmediklerine göre, sis yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Bir an durup izlemek istemiş, o durunca adamlar da durmuştu. Çok uzaklardaki tepelerin eteklerinden kıvrıla kıvrıla, büklüm büklüm dönerken, ovada huzur bulmuşçasına düz, düzgün ve rahat akan ırmak seçilebiliyordu. O an, bu kadar uzaktan ırmağı nasıl seçebildiğini düşünmüş, bunu yağmur sonrası, bulutlu havanın netliğine yormuştu. Kendisi de yapıları fotoğraflamak istediği zaman, havanın bulutlu olmasına dikkat etmemiş miydi? Bulutlu hava gölge vermezdi ve çekilen fotoğraf daha net olurdu. Şimdi uzaklardaki ırmağı seçebilmesinin nedeni de bu olmalıydı. Yukarıya çıkış sürdükçe bulutların yapısı değişmiş, gidenlerin yerine durmadan yenileri gelmişti. Cılız, rüzgar yüzlü birkaç ağaç ya da ağaççık orada burada kök salmıştı. İyice alçalmış incecik bulutlar elini uzatsa yakalanacak yükseklikteydi, sanki. Kuzeydoğudaki çok yüksek olmayan, her yeri ormanla kaplı tepelerin doruklarına doğru hızlıca akıyorlardı. Uzunca bir süre sonra o doruklara ulaştıklarında çevreleri o incecik bulutlarla sarılmıştı. Düş gibiydi!
 
“Ah benim dilim, kutsal varlığım! Yaşamın içinden doğsan da, dile getirdiğin artık bende değil!”

Bulutlar saçaklanmış, doruklardan aşağı akıp gidecekmiş gibi durmaktaydılar. Orada neden bulunduğunu unutmuş, hiç ummadığı anda karşısına çıkan bu düşün içine girmeye istekle, kendini koyuvermişti. Gözleri kapalı, sanki çırılçıplak, bulutların bedenine dokunumunu duyumsuyor, verili anlamlarına doğduğu yaşamın bir başka gerçekliğinin kapısını aralıyorken, adamların sesiyle istemeye istemeye düşten uyanıyordu. Hiçbirinin bire bir örtüşmediğini bile bile: Görüntü, anlam, bulut, beyaz… Her an, her dokunum, her duyum kendi farklılığında kendi sürecini yaşıyor, kendi özgül özelliklerini topluyor, bu yığışma herhangi bir koşulla dayatılmadan dilsiz biliye aktarılıyor, bu aktarıma da “ben” olmadan razı geliniyordu. Bu kadar sıkı bağlarla bağlandığı dünyaya inatla, direnerek gerçeğe nasıl ulaşabilecekti ki?

Bulutları geçmiş, doruktaki yarığın içinde yol alıyorlardı. Tüm gökyüzü, dağlar, tepeler ve iyice aşağılarda kalan koyaklar ve ova dilsiz, sessiz bir örtüyle sarmalanmıştı. Birkaç taş yuvarlandı, ayaklarının altından. Ortalığı çın çın çınlattı. Yarıkta ilerledikçe burasının zamanında buzla kaplı olduğu düşüncesi geldi, aklına oturdu. Bıçak gibi keskin taşların gizlediği küçük dehlizden, bir inin içine girdiler. İçeride büyük bir ateş yanıyordu, duman tavana boğmak boğmak akıyor, tavandan girişin tam ters yönündeki tünellerde yitip gidiyordu. İçerisi karanlık olsa da, nedense sıkıntısını dağıtarak, onu rahatlatmıştı. Sesler yankılanıyor, duvarlara vura çarpa sönümleniyordu.

Oturmasını imlediler. O da kıvrım kıvrım taş duvara yaslanarak, hemen önündeki şilteye oturdu. Ayakkabıları ayağını sıkmıştı, üstelik ter içindeydi. Gocuğunu çıkarmak istemiş, izin vermemişlerdi. Oturduğu yer, tüm inin içini rahatça görebildiği bir yerdi. Tünellerde yankılanan sert adımları duyunca, gözlerini o yöne devirdi. Çok uzaklarda ya da derinlerde bir yerlerde sular damlıyordu. Aynı ya da ayrı sesler, aynı ya da ayrı aralıkla yinelendikçe, yankılar karışıyor, yankılar karıştıkça beyni, bedeni her yeri ve her şeyi uyuşuyordu.

Herkes susmuş, tek sözcük dahi söylemiyor, birini, bir şeyleri bekler gibi dikkatli bir dinginlikle ağır ağır dolaşıyordu. Çoğunluğun yüzü örtüyle kapalıydı. Ürpermişti. Az önce dağılan sıkıntısının yerine, çevresi uğursuz sessizlikle sarılmıştı. Daha yüksek dağlardan üzerlerine doğru gelen bulutların hışırtısını duyduğuna yemin edebilirdi. Sonra, birden, o noktadan bulutları ne görebileceğini, ne de duyabileceğini ayrımsadı. Belki rüzgarın sesiydi diyerek, üstünde durmadı. Ama nedense, hışırtı artan bir güçle çoğalıyordu.

“Bu, gerçekten rüzgarın sesi. Rüzgarın, ılık bir rüzgarın sesi.”


« Son Düzenleme: Nisan 29, 2019, 04:16:10 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #23 : Nisan 29, 2019, 04:20:30 ÖS »
düzeltme...

Oturduğu yerden insan fısıltıları gibi duyuluyordu bu sesler. Böyle bir düşünce aklından geçer geçmez ürperdi. Üstelik ne ılık bir rüzgar olabilirdi, ne de bulutların hışırtısı. Havanın ne denli soğuk olduğunu, bulutların böylesine bir sesi, hışırtısı olamayacağını ayrımsadı. Korkuyla sağına soluna bakındı. Kimsede kendisi gibi kaygı, korku olmadığını görünce ürpermesi daha da arttı, edimlerini yönlendirmek, düşüncelerini parçalamak, duyumlarını karıştırmak isteyen, derinlerde varlık sürdüren bir başka düzenekti ve onu ayak bileklerinden yakalayarak aşağılara toprağın altına çekmeye çalışan, kendi dışındaki bu erkin yönergelerini uygulamamak istercesine ayağa kalktı.

 Marketin arkasındaki yüksek duvarla çevrili, depo olarak kullanıldığı açıkça belli küçük alanda oturuyor, sanki çırılçıplakmış gibi, görünmez bulutsu dokunuşların sarmaladığı uyuşuk bedeniyle, ayak bileklerine dek yükselmiş kusmuğuna bakıyordu; Durmadan devinen, yanar döner her renkte kıskaç, diken, diş, tüy, iğne parçacıklarının bulunduğu, bitki sütü, özellikle de boz renkli incir sütü yoğunluğundaki kusmuğuna… Onların, yani o parçacıkların, kendilerinin bilincinde varlıklar olduğuna ve her birinin kendi içinde bir sonsuzluk duyusu taşıdığına hükmetti. Bu hükmü nasıl verdiğini sorgulamadan, onlara ulaşabilecekmişcesine elini uzatmıştı; onları çıktıkları yere, gerisin geri yollamak ister gibi. Hepsi kendisine aitti, kendilerinin bilincinde varlıklar olarak taşıdıkları sonsuzluk duyusuyla dışarda olmaları, bir eksilti demekti onun için ve artık hiçbir şeyinin eksilmesini istemiyordu. Belki, özüne değgin bir parçayı ortaya çıkarmıştı, bilemiyordu. O zaman, konu özündeki eksillikti, hatta özünden yükselen eksillik duyusuydu da, o nedenle mi böyle bir ikileme düşüvermişti? Yoksa, o eksillik duyusuyla bir benlik mi yaratmıştı, yaratmıştık? Özü ile kendisi, farklı şeyler miydi?  Yoksa, yoksa eksillikle bir benlik yaratsak da, bu duyumsamadan bir türlü kurtulamamız nedeniyle mi oluyordu bunlar? Eksilliği eşler yaratarak gidermeye mi çalışıyorduk? O zaman varlığımız çiftli miydi? Benlik geliştirirken, yaşama işlevselliğinin yanında içimizdeki eksilliği, yani çiftimizin varlığını sürdürememesinin eksilliğini gidermeye çalışmış, bunu giderirken kurguladığımız yeni benliğin bize görklü gelen işlerlikleriyle çiftimizin alanını yavaş yavaş köreltmesine, tümüyle kaplamasına göz mü yummuştuk? Üstelik ne kadar göz yumsak da, yani eksillikle durmaksızın doyumsuzlaşarak geliştirip, büyüttüğümüz bir benlik yaratsak da, o eksillik duyusundan, duyumundan bir türlü kurtulamamış mıydık? Duyduğumuz eksilliği bu kez, eşler yaratarak gidermeye çalışmamız, varlığımızın çiftliliğini, ikilik sanısıyla, her ne kadar ilgilenmediğimiz bir şey olsa da bilmemiz ve hemen adlandırma, anlamlandırma, açıklama yoluna gitmemiz ya da bu yolu seçmemiz... Bu ayrı zamanlarda oluşmuş öz-alan adlandırmalarını benliğe değgin nesneler, kavramlar, olgularla yani dille açıklamaya çalışmamız… Tin ve özdek... tin ve beden... bellek ve özdek…

Önünde hazır duran şeyler arasından seçtikleri, kendisiyle ilgiliydi, yani bildiği kendisiyle, benliğiyle ilgiliydi. Neyi seçmesi gerektiği öğretildiği için, neyi seçeceğini biliyordu; bu bir anlamda ulaşabildikleriyle ilgiliydi. Şu anda ulaşamadıklarının da var olduğunu ayrımsamıştı, eksilliğini duyumsadığı özü gibi, çifti gibi.

belki sondur

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #24 : Mayıs 01, 2019, 05:01:29 ÖS »
değilmiş... :)

O anda, kafasında bir ses yankılandı:

“Bilinmeyeni, bilinenle karıştırma!”

“Gözlerini kapa! Gözlerini kapa!”

Ses, babasına aitti. Gözlerini kapatmasını söylüyordu, ama o kapatmak istemiyordu.

“Gözlerini kapa diyorum!”

Bu kez, kızgındı, ses. Hem de çok kızgın. O da sese, daha doğrusu komuta boyun eğip, gözlerini kapatmıştı. Ses şimdi;

“Aynayı bırakma sakın!”

diyordu. O kadar güçsüzdü ki, az önceki çekilme duyusu öylesine güçlü ve cezbeliydi ki, öylesine görkemli gönül rahatlığı ve esenlik sözü veriyordu ki…
Ama yine de,

“Aynayı bırakma!”

diyen sesi dinlemişti. Cılız, güçsüz parmaklarıyla aynaya asılmıştı.

Bacaklarının üstüne bıraktığı ellerine bakarak, anımsamaya çalışıyordu. Elleri anlatmaya çabalıyor, ne denli çabalasalar hiçbir şey anımsamıyordu. Zihgir yüzüğündeki yada taşlarından runik tamganın tam merkezinde olanı  ışıyınca, gözüne takılmıştı. Yansıyı nereden alıyor diye zorlukla başını kaldırmış, yansı doğrultusuna gözünü dikmiş, bir şey bulamayınca da anlatısız yüzüyle yine yüzüğe yönelmiş, ışımanın sönümlenişini izlemişti. Şimdi, aynı donuklukla, aynı anlatısızlıkla yüzüğü iki parmağıyla döndürüyor, neden ışıdığının hiç mi hiç üstünde durmuyordu. Anımsamaya çalıştığı, ama anımsayamadığı düşüncesi  aklını yeterince kurcalıyordu.

Anımsamak, her zaman yaptığımız bir şeydi, hatta istesek de istemesek de yaptığımız bir şeydi. Bu, beynimizin bir çalışma dizgesiydi sonuçta. Yani, bilişsel süreçler böyle işliyordu. Anımsayamadığımız şeyler için aynını söylemek olanaklı mıydı? Bu durum, yalnızca, belleğin unutkanlığıyla açıklanabilir miydi? Yaşananlar, her zaman, gündelik düşünme kalıbında mı gerçekleşiyordu? Kafasında durmadan konuşan bu sesin bir yandan susmasını istemesi, bir yandan da ne diyeceğini merakla beklemesi... Böyle bir ikilem nasıl olabiliyordu? İçine düştüğü, kiminde sürüklendiği ona yabansı gelen bazı durumların, gündelik düşünme kalıbında gerçekleşmediğini, bu nedenle de unutulduğunu anımsayıverdi. İkilik olarak sunulanın, sürekli birbirine dönüşen, bu dönüşümü gerçekleştirirken de bir akış içinde bulunduklarını, tüm bu ikilik unsurlarının benlik ile bir başka yapılanmaya değgin değil, doğrudan benliğe ait olduğunu ayrımsadı. Benliğe değgin olanlar, gündelikti, unutulsalar dahi, unutulmaları biliş süreçleriyle ilgiliydi. Benliğe ait olmayanlar ise, gündelik değil, bir başka algılam ve farkındalık düzeğiyle ilgiliydi, ama her zaman için o noktada olamıyordu, olunamıyordu, bu nedenle de unutuluyorlardı. Eğer, o noktaya gelinirse yine anımsanıyor, çıkıldığında da unutuluyorlardı.

“Şu an,” dedi kendi kendine, “eğer böyle bir durumdaysam, bunu da unutacağım.”

Kafası iyice karışmıştı, ama bu karışıklık onu rahatsız etmiyordu, üstelik hala kazan gibi ve hala yorgun olmasına karşın. Gerçekte, kafasının ve bedeninin bu durumu, düşüncelerini, yani içsel sesini, istediği gibi yönlendirmesini, denetlemesini kolaylaştırmıştı. Anımsamak istediği ya da anımsaması gerekenler gelip, onu dürtse de, hala anımsayamıyordu. Anımsamanın, varsa yollarını düşündü. Babasını, amcasını ve dedesini düşündü. Herhangi bir bilgi kırıntısına, ufacık bir ipucuna dahi ulaşamamıştı ki, ansızın, anımsamanın, bu türden bir anımsamanın, tüm bağlardan kopması ve düşünmeyi bırakmasıyla gerçekleşeceğini kavrayıverdi. Dil edimli kavramlaştırmanın dışındaki bu kavrayışı, dile yönelik hiçbir bilişsel süreci kullanmayan bu duyusal kavrayışı, yalnızca bir bili olarak, hatta hep bildiği, hep orada var olan bir bili olarak kavramıştı. Biliyordu, ama nasıl bildiğini bilmiyordu. Şaşırmadı, ürkmedi.
 
Dünyayla her karşılaşmamızda, her yüzleşmemizde düşüncelerin, sözcüklerin bizi yalnız bıraktığını, onların var saydığımız, bizi aydınlık kılan yaptırımlarının, dünya karşısında yok olup gittiğini, dünyayla, insan dünya ya da nesneler dünyasıyla düşüncelerin, sözcüklerin aydınlığında değil, tam tersi aydınlanmasız baş başa kaldığımızı, suskunluklarımızın bir nedeninin de bu olduğunu,  orada yazılı olmayan yasaların, binlerce yıldan baş vererek bize anlatmaya, ansıtmaya çabaladığını, eksilliğini duyumsadığımız duyularımızın, kiminde yaradılış hüznümüzün gönlümüzde çöreklenen çözülememiş düğümünün, ilmeğinin yüreğimizi sancıtıp, acıttığını kavramıştı, bu değişik biliyle.

Eksil olan bağırıyordu!
 
Onu bizden ayıran, dünya ile aramıza giren, dünyanın tanımıydı, dünya deneyimlerimizde bu nedenle hep geride kalıyorduk.

Dünyanın tanımı...

Bu tanım aynı zamanda bir anımsamaydı. Anımsama bizi içsel söyleşiye sürüklüyor, içsel söyleşi de yere sımsıkı basmamızı sağlıyordu. Halbuki bizler, “seyyâle”nin içinde “seyyal” varlıklardık. O yüzden “seyyah”tık, o yüzden “seyyar”dık. İlgisiz ve tepkisizdi. İlgisiz ve tepkisiz bir biçimde, suçlunun yalnızca kendi olmadığını, bu herhangi bir şey anlatmasa da, açıklamasa da, suçlunun yalnızca kendi olmadığını, hatta suçlu olmadığını gördü, bildi, duyumsadı, tüm bedeniyle.
Anahtarın yerini artık biliyordu.
« Son Düzenleme: Mayıs 01, 2019, 05:08:06 ÖS Gönderen: MG. Özgeç »

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 137
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #25 : Mayıs 01, 2019, 07:27:57 ÖS »
Bu başlığı kaçırmışım, yeni fark ettim ve bir solukta keyifle, yararlanarak okudum, emeğine olanaklarına sağlık, ilgiyle takip edeceğim..

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #26 : Mayıs 02, 2019, 02:05:46 ÖS »

Beğenmene sevindim. :)

Farklı katmanlarda, sekiz kişiye okutmuştum.
Kimsenin ağzından “beğendim” sözü çıkmadı.
Ona yakın sözler çıktı, çıkmasına da, “beğendim kavramsal/anlamsal sözcüğünü” bire bir karşılayan ya da ona yakın.

Foucault, Orwell, Paz, Hugo, Derrida... daha başkaları, bir roman soluğuna pek oturmayan biçemle, yerlerine yerleşmişler.
Üstümdeki tüm lanetle... Bu güzel...

Bunların bilinip bilinmemesi bir ölçek değil. Ama hepsi varlar, ya söylediklerini eğdim burktum ya da aynen aldım.
Zor okuyanın canı sıkılacak.
Sıkılsın, benim lanetimin yanında onların can sıkıntısının lafı bile olmaz.

Bulunduğum nokta. Her şey bu yüzden.


MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #27 : Mayıs 10, 2019, 12:17:59 ÖÖ »
Bahçe kapısından girince tam karşısına çıkan, kocamış bir gönencin hüznünü taşıyan alnaca uzun süre bakmış, özümsercesine gözlerini yummuş sonra gidip banka oturmuştu, yüzü eve dönük. Üstünde, koyu mavi-gri renkli, tiril tiril, derin “v” oyuntulu, düşük omuz bluz vardı. Yakadaki derin oyuntuyu, lacivert, devetüyü ve koyu şarap rengi ipek-saten bir fularla kapatmıştı. Ayrıca damla kehribar uzun bir kolye ve damla küpeler takmıştı ki, fuların renk geçişlerinde de, belli belirsiz çizgiler halinde aynı renk kullanılmıştı. Düz paça ipek keten pantolonuyla, klasik ayakkabıları da benzer renkteydi. Hatta omuza takılan oldukça sade, bluzüyle neredeyse aynı renkte ve heybe biçimindeki deri çantasının üstündeki dar kayıt da, kehribar rengindeydi. Başının sağ tarafına taktığı, ressam şapkasına benzer şapkası dahi, aynı renkteydi, kıyısında da koyu gri-mavi renkli dar bir su dönüyordu. Sağ başparmağındaki zihgir yüzüğün dışında, sol elinin yüzük ve serçe parmaklarına basit halka yüzükler, sol bileğine ise değişik kalınlık ve dokularda gümüş bilezikler takmıştı. Güneşin koyu kestaneden kızıla döndürdüğü saçları, giysi ve aksesuarlarıyla, yeşile durmuş bahçenin yanında, yaşayan tek öğeymiş gibi, alnacın tozlu resmine dahil olmuştu; yalın, özenli işçilikle yapılmış güneş, yağmur, rüzgârla iyice eskimiş ahşap dikmeler, hatıllar, kapı ve pencerelerle beyaz duvarları bölünen alnacın… saçak altına asılmış toz toprak içindeki üç beş demir fener... siyaha yakın çatı örtüsü... tavan aralarının tozlu döşemelerinde rengi yitik resimler… kayıp zamanların yolcuları…

O durumun farkında mıydı, durum mu farklılık yaratmıştı? Bilincin derinliklerindeki yönelimle, nitelikli düşünme arasındaki ayrımın gözden kaçırılmaması gerekmekteydi. Bir burukluk kaplamıştı içini. Evet, eve ilk kez bu denli dikkatle bakıyordu. İnsanlar için somut herhangi bir kavramı niteliklendirerek kendini ayırıyor, kendini ayırdıkça insanlardan ayrışıyordu. Onların somut gördüklerini soyutluyor, her soyutlamada ya da soyutlamanın farklı düzlemlerinde, insanlarla arasındaki uzaklığı çoğaltıyordu. Kalabalık, topluluk, sürü, adları ne olursa olsun, onlardan uzaklaştıkça gömüldüğü, kendini kan davasına kaptırmış çılgın korkunun durmadan gagalamasına bir biçimde set çekemediği sağır yalnızlıkla baş başa kalıyordu.

Tesseract...

Çatının görklü şölenine inat, alçakgönüllülüğü başkaldırıcı döşeme, onun için, “üstte gök, altta toprak vardır” idi. İnsanların göçerliklerinden evrildiğini düşündüğü bu tasarı görmek, dünya üzerinde var olma biçimimiz “oturma”mızı görmekti. İnsan olmak demek, dünya üzerinde ölümlü olarak var olmak, yani “oturmak” demekti. “Oturduğu yerin” alt örtüsü döşemeyi, üst örtüsü çatıyı görmek, toprak gök arasındaki binlerce yıllık yolculuğu, aynı zamanda yolculuğun onları taşıdığı noktayı görmekti. Duygun ve özenle sürme kapıyı açıp, eve girdi. Ahşap, ana yapı malzemesi olarak kullanılmıştı. Odalar kendi başına bir bütündü ve bir tek kapıyla, toplayan toparlayan çevrede, “sofa”da birleşiyorlardı. Yani “yüklem”, “sofa”ydı. İlk geldiği gün de bunu görmüştü, bilmişti. Burası bir “ev”di, hem onun “evi”ydi, hem de “dilin” “evi”ydi, artık oturabilirdi, zamanı gelmişti. Bir şeyi ta başından varlığı içinde bıraktığımızda, bir şeyi varlığına indirgeyip onu güven altına aldığımızda, koruyucu bir şeyle sardığımızda, oturduğumuz, yaşadığımız yerin hem kavramsal, hem özdeksel düzenlenmesini sağlamıyor muyduk?

Her şeyden uzakta, her şeyden yalıtlanmış, heveslerini, isteklerini, tutkularını toprağa gömmüş, ulaşması gereken birçok şeye başkalarının aracılığıyla ve eğreti ulaşmış, üstelik bunları bile isteye yapmış, yaptırılmış, yapmak zorunda kalmıştı; değil kadınlığı, varlığı konusunda karşı durulmaz kuşkuculuğuyla... Az önceki burukluk, yerini hüzne bıraktı. Tuhaftı ki, bu mutlu bir hüzündü. İçindeki ses, bir yandan doğru yolda olduğunu söylüyordu, bir yandan da mutluluğu hak etmediğini. Bu kez, ikisine de kulak vermemeye karar verdi, sanki onların bilmediği bir şeyi bilircesine: Dün yoktu, bugün vardı. Yarın da yoktu. O, yaşamın kapısını aralamaya, dünyaya yeni gelmiş gibi ayağa kalkmaya çalışan “hayat”tı. Bugüne dek, bu “hayat”, adı, biçimi, biçemi, görüntüsü ne olursa olsun yaşamın olmadığı bir yerdeydi. Belki bir tesseract, belki bir simulacr. Bir zamanlar, bir yerlerdeki varlığı belkili bu yolculuk, her ne kadar bambaşka izler bırakmışsa da, o kadar uzaktaydı ki o zamanlar ve o yerler, artık değil ulaşmak, anımsamak bile olanaksız görünmüştü gözüne.
 
Düşünceler gönlünü bulutlandırsa da, geniş ve yüksek tavanlı “ana mekân”da, yani “sofa”da, yani, kendi yeni “hayat”ının, “evi”nin “hayat”ıyla üst üste geldiği yerde, hiçbir şeyi atlamadan hüzünlü gözlerini gezdiriyordu. Tavanı, çatıyı yani “üst örtü”yü belirleyen, taban, döşeme yani “alt örtü”ydü. Alt örtü bir bakıma “kendi”ydi, üst örtü de “evi”ydi, daha doğrusu evinin “hayat”ıydı. Alt örtü yani “kendi” işleve yönelikken, üst örtü yani “hayat” bu işlevi soyutlayarak bütünlemeye yönelecekti. Bir iç düzen, bir kurgu, kavram açısından tanımlanmışsa, tanımlanabilmişse biçim açısından da tanımlanmış demekti. Biçimi bozan çevresel etkenler de bütünüyle ortadan kaldırdığında, “tanımlanmış” üst örtüye ulaşmıştı: Geçmişteki “hayat”ını kuramamıştı, geçmişini kuramamıştı, ama şimdi geleceğini kurmaktaydı. Mekânın kullanımından gelen bu “tanımlanmış” özel biçim, hem üst örtünün kuruluşunu etkilemiş, hem de üst örtüden güç kazanmıştı. O, “hayat”ını biçimlendirirken aynı zamanda “hayat”tan güç alacaktı.
 
Döşeme, duvarları bölen dikmeler ve yatay tüm ahşap, doğramalar, tavanın kirişleme düzenine bağlı olarak mertek, mahya, aşık, kuşak gibi çatı elemanlarının oluşturduğu bu görsel şölen, rengi kaçmış beyazın üstünde tüm albenisiyle dökülüyor, çatı mekândan taşarak evi çerçeveleyen geniş saçakla sonlanıyordu. Ağır ağır, tek tek her yeri dolaştı; odaları, mutfağı, banyoyu… İç düzenin kuruluşunu etkileyen pencerelerle, ilişkiler bir tür kısıtlandırılmış, mekânda güçlü bir yatay bölünme etkisi yaratılmıştı. Bu yatay bölünme, ara dikmeler, pencere pervazları, kapı kasaları gibi yapı öğeleriyle de, düşey yönde bağlantılıydı. Ahşap öğelerde kullanılan geçmeleri, dilmeleri, örgüleri her şeyi  incelemişti. Çantasından defter, kalem ve eski bir fotoğraf makinesi çıkarmış, mutfak tezgahını masa olarak kullanıyordu. Önce her yeri fotoğrafladı. Sonra, bazı ayrıntıları deftere çizmeye, not almaya başladı. Mutfakta bulduğu taburemsi oturmalığı getirmiş, ana mekânın, yani “hayat”ın tam ortasına koymuş, oturmuştu şimdi. Gözlerini kapatmış, derin derin soluklanıyordu.

MG. Özgeç

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 40
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #28 : Mayıs 20, 2019, 10:40:14 ÖS »
Melissaiiii.”

İçindeki tüm varlıklarıyla, toprağın, suyun, havanın yansısının sanki sözcüğe dönüşmüş bu seslenimini birçok kez duyduğunu artık biliyordu. Üstelik, bu büyülü seslenimin bir sözcükten öte, bir yansıma sesmişçesine doğaya yakın bir edim, bir devim bildirdiğini, en azından bunu ansıtmak üzere bir şeyler duyumsattığını ve bunun ne olduğunu bulması gerektiğini de biliyordu. Seslenim evin neresinden geliyor diye ayağa kalktığında, gülümsemişti.
“Yani, beynimde tınlamıyor da, evden mi geliyor?”
Bu düşünce onu kaygılandırıp, korkutmamıştı. Sıcak-soğuk oyunu oynar gibi,  kendiyle alay edercesine, yeniden teker teker odaları dolaşmaya başladı. Birkaç denemeden sonra da, bir odada karar kıldı. Seslenimi, en yoğun, en anlaşılır ve gönül okşayıcı biçemde, orada duyduğunu varsaydı. “Hayat”ın tam ortasına koyduğu taburemsi oturmalığı gidip almış, bu kez de, bu odanın tam ortasına koymuş, oturmuş düşünüyordu: Yıldız yıldız kanatlarıyla uçan gökyüzü, us yerine zamanın dizeminde sürüklenen düşler, unutulmazın unutulmazlığının imgesinin yosunlu çapası, farklılığın baş döndürücülüğü, öykünmeye düşkün bilinç…

Melissaiii.”

Uzunca bir süre, elleri bacaklarının üstünde, gözleri yumulu, öyle kaldı. Orada oturdukça dinginleştiğini, tıpkı marketin deposundakine bendeş onandığını ve sağaltıldığını duyumsamıştı. Odanın, üst taraftaki evin istinad duvarına bakan duvarında, ışık almayan, neredeyse kör, bir küçük penceresi vardı. Güldü, pencere, odanın dışarı açılan ilişkisini bir tür kısıtlandırmıştı.
“İşte, şimdi buradasın.”
“Tabutluğun mu olacak, yaşamın mı olacak?
“İşte şimdi, tam da şimdi, buradasın.”
Gülümsüyordu. Tabure denilmeyecek oturmalık yerine, bir koltukta oturabilseydi, sonsuza dek burada oturabileceği düşüncesi ve duyumu, tüm benliğini ve bedenini kaplayarak tam onu uyuşturacaktı ki, birileri ya da bir şeyler dürtmüşçesine kalkmış, nereye gittiğini bilen ayakları onu ön bahçeye çıkartıp, eksik, bozuk basamaklardan dikkatle indirip, alt bahçedeki kapıyı açtırmış, girmeden içeri baktırmıştı. Ayakları eşikte, belinden bükülü bedeninin üstü içerde. Görebildiğince, küçük bir odadan oluşmuş karanlığa. Sağ eli kapı tokmağında, sol eli kapı kasasında… Sonra,  yine o eksik, bozuk basamaklardan dikkatle, tutuna tutuna yukarıya çıkıp, bahçeye, oradan da eve gidecekti ki, karşı karşıya geldiği kayalık alan, komşu bahçeyle arasındaki kayalık alan, didikleyici tutumuyla gözüne batıverdi. Tehlikeli görünse de, az çabayla aşılmayacak engel değildi, hani. Üstelik kendisi aşabiliyorsa, karşı tarafın da aşabileceği düşüncesi gelip kafasına oturunca, canı sıkılmıştı. Ev boş ya da dolu olsa da, onun için bir sorun var gibiydi. Gündüz kımıldanmıyormuş gibi görünen nesnelerin, geceleri yaşamını sarpa sokan gölgelere dönüşerek, nasıl devindiklerini düşünmezlik edememişti. Bahçeleri ayırmak, bu durumu çözümlemek için kayalık alana iyice yaklaşmış, keskin kenarlı bu kaya kümelerinin taş kesilmiş dalgalanmasını delip geçen bitkiler, açık seçik gözüne değdiğinde de, bu düşüncesinden vazgeçmişti. Şimdi yapılacak başka işler vardı. İçeri girip tezgahtan notlarını aldı, arka bahçeye yöneldi ve banka oturup, aldığı notları okumaya başladı. İnşaatta yaşamaya karar vermişti, basit çözümlerle şantiyelerde bile yaşamıştı nasılsa, burada da yaşayabilirdi. Hem yaşamak, hem çalışmak için bir düzenek kurduğunda da, pansiyondan ayrılabilirdi.
Bedenini, aydınlanmış yüzünü eve döndürmüş, gözlerindeki yoğun parlaklıkla eve bakarken, ferforje bankta düşündükleri bunlardı. Olan biteni tam olarak anlayamamasına rağmen, bir uyumsuzluk duyumu, bedenine devinme isteği olarak yansımıştı. Bu yansıma, az önce oturduğu odayı kullanmasından, hatta zamanı geldiğinde o odayı kendisinin yapmasından, en azından bazı yerlerini yapmasından, bunun bir  zorunluluk olduğundan söz ediyordu. Genliği durmadan artan salınıma benzer bu devinimi tutkuyla seyredebilecek ölçüde de, kendindeydi. Bunun için en uygun oda oydu ve o odanın, onun yatak odası olmasında karar kılmasıyla, bedenini devindiren salınım, denk aralıklı dizemle yavaş yavaş sönümlenmişti.
“Evet, güzel oldu. Yarın eşyaları alırsam, öbür gün ya da sonraki gün burdayım o zaman...”
İçi bir tuhaf olmuş, bir yandan çocuk gibi seviniyor, bir yandan da böyle bir yerde yalnız yaşayacağı düşüncesi, aklını didikleyip duruyordu. Düşüncelerini, duygularını düzenlemeye çalışmış, bugüne dek yaptıklarının, bugünden sonra da yapacaklarının, hırs yerine katıksız sevgiyle olan bağı aklına gelince de, bir tuhaf olan içi ısınmıştı. Dehşetengiz yalnızlığı göğüsleyebilmek için, kişide, hırstan fazlasının olması gerekiyordu: Sevgi.
“Evet, sorun yapma! Sen, yolunu bulursun.”

“Hanımefendi!” diyen sesle düşüncelerinden sıyrılıvermişti. Gelen Won Ha idi ve her iki eliyle bir paket taşıyordu.
“Ustam yolladı. Karnınız açtır, diye. Size yemek getirdim.”
“...”
Şaşırmıştı, bu onun için beklenmedik bir şeydi. Ne gerek vardı türünden bir şeyler söyleyecekti ki, hemen vazgeçti. “Teşekkür.” demekle yetindi. Yüzüne küçük bir gülümseme oturtmuş, Won Ha’nın gelişini izliyordu. Genç çocuk geldi, Mina Hanım’ın yanına paketi koydu, geçti oturdu. Paketi düzgünce açtı, içinden deniz kabuklularıyla ya da yumuşakçalarıyla harmanlanmış ramenin bulunduğu kabı çıkardı, kapağını açtı, saygılı bir tavırla, iki eliyle Mina Hanım’a uzattı.
“Siz? Size yemek yok?”
“Biz yedik. Bu sizin. Siz yiyin.”
“Teşekkür. Siz çok nazik.”
Won Ha, bahçenin geniş açıklığında, kente karşı yerleştirilmiş bu banktan, bu yüksek noktadan, damlar, kuleler, binalar topluluğundan oluşan kenti, bir hoşnutluk duyumuyla izlemekteydi. Yalnız, bu duyumun kenti izlemesinden mi, yoksa orada olmasından mı kaynaklandığı belirsizdi. Pakette çatalı gören Mina Hanım şaşırsa da, üstünde durmamış, ağzına aldığı, daha doğrusu çektiği rameni, yavaşça, hatta bir eliyle de ağzını kapatarak çiğnemiş, tam yutuyordu ki, Won Ha,
“Buradan kente bakmak çok güzel.”
Mina Hanım rameni yutmuş, sonra bir kez yutkunmuş, Won Ha’ya,
“Evet.” demişti. “Çok güzel. Gece en güzel.”
“Gece hiç gelmedim. Bilmiyorum. Bu ilk gelişim.”
“A! Gelin... bakın. Serbest.”
“Hanımefendi... bir ev aldınız. Güzel... bu çok güzel. Güzel oldu.”
“Aa?”
“Bu evi aldınız. Ben de, sizi tanıdım. Benim için önemliydi.”
“...”
“Geleceğiniz günü görmüştüm. Dedim, evi bu kadın alsın.”
“Anladım.”
“Sonra, bir daha geldiniz. Bugün üçüncü.”
“Aa, doğru. Evet, doğru.”
Bazen öyle görülmemiş bağlar oluşur ki, yıllarca biriktirdiğimiz her şey, tüm anılar, sevgiler, sevgisizlikler, acılar, üzüntüler, sevinçler anlamını bilmediğimiz ya da yitirdiğimiz imgelere dönüşür. O imgeye baktığımızda bir zamanlar anlamı olduğunu biliriz, bir zamanlar anlamı olan imge gibi bakarız ona. Ne var ki, yalnızca bakarız. Bakmaktan kendimizi alamayız. Unuttuğumuz bir şey olduğunu bilir, unuttuğumuz o şeyi anımsamak isteriz. Anımsamamız, anlamını bilmemiz de çok gerekli değildir sonuçta. İmge sonsuzca bölünüp durur, ürer, ölür. Her ölümden yenisi doğar. Herkesin bir kırılma noktası vardı. İnsan kitap gibi okunamazdı kuşkusuz. İnsanı sözcük yapsaydık, ardından büyü çıkacağını önceden bilirdik.
Mina Hanım Won Ha’ya böyle bakıyordu. Bu genç çocukta ne vardı, şu an bilemiyordu. Ya daha sonra bilecek miydi? Yüzünden herhangi bir etnik kimlik okuyamıyordu. Gözleri ona birini anımsatıyordu da, buna olanak yoktu. Güzel çocuktu. Hafif şaşılık bakışlarına başkalık, derinlik katmıştı. Duruşundaki, yüzündeki efendilik, erken olgunlaşan ya da olgun doğan insanlara özgüydü. On üç, on dört yaşından küçük değildi. İnceydi, ama zayıf sayılmazdı.
“Bazı şeyleri asla göremeyiz. Ama görme isteğinden de asla vazgeçmeyiz. Zaman bu nedenle bükülüyor.”
“Ne?”
Won Ha keyifle gülümsüyordu. Bedenini Mina Hanım’a döndürdü, ona doğru eğildi, gözlerini onun gözlerine dikti. En içten, en duru bakışlarla bakıyordu, ona.
“Ben,” dedi, “çok çizgi film izlerim. Filmde söylenmişti.”
“Aa, anladım.”