Gönderen Konu: Merhaba  (Okunma sayısı 13317 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Merhaba
« : Şubat 07, 2019, 07:41:10 ÖS »
Merhaba,
Ben Özgeç,
Sizleri yeni öğrendim. Aslında Anlamak’ın peşine düşmüştüm. Oradan sizlere ulaştım.
Paldır küldür bir yazıyla geldim. Yazıda ne var ne yok? Yeterli mi yetkin mi? Kimlerin ayak sesini duydunuz? Bu konuda sizlerden destek/yardım beklemem ve hemen bunu belirtmem doğru mu bilmiyorum, artık ben içimden geldiği gibi yaşamak istiyorum.
Şimdiden teşekkür ederim.

Geçmişi satkınca yadsıyarak, daha farkına varamadığı salt yok oluşa teslim olmuş, üçüncü kişilerin inandıklarına inanan, dolayısıyla başkalarının inançları, düşünceleri çevresinde dönen çağcıl mythosları kovalayan insan aklı, insan gereksinimi, insan beğenisi Hanımanne’nin evinin bulunduğu semtin çevresindeki her kaldırımı, her kapıyı, her pencereyi kaynağının beslendiği tarihi, tekniği yitirmiş, kesinlikle üstüne oturmayan görgüsüz al (ma) beniyle kaplamıştı. Düşünce, duyarlılık, beğeni, ayrıcalıksız biçimde sosyal anlaklara hapsedilince, bir varmış diyebileceğimiz masalsı zamanların, santrallerin, fabrikaların, günlük iki yüz milyon adet kestiğimiz hayvana harcadığımız enerjinin, kömürün, petrolün, naylonun, plastiğin tüketimiyle vazgeçtiğimiz, vazgeçtiğimizi umursamadığımız süremlerin bu dikbaşlı, utkulu çocukları, şimdi kendilerini düzüşme, tıkınma ve çatışmaya emanet etmiş, tarihin bir yerinde terk etsek de, zamanın taşıyıp getirdiği bedenimiz, mekânımız, alanımız, tek ve gerçek aşkımız yeryüzü ve ondan öğrendiğimiz doğal tarihimiz gibi bizden uzaklaşmışlardı. Beden insandan tür insana... halk kitlesinden halk sürüsüne... egemenin erkinden, yaşam üzerine uygulanan erke; yaşatmak ve ölmeye bırakmaya... biyo iktidara... Adı sanı olmayan milyonerler, pantolonu parlamış bürokratlar, tetikçilerin, çetelerin yönetimi… Kötüyle iyiyi bilmeyenler, bilemeyenler, baskı yönetimini kolaycacık onaylayacaklardı. Onlar belki cellatlarına ve belki de yarattıklarına aşık olacaklardı. Okunamayan geçmişin tasarısı... İlk günâhla yargı günü arasına sıkıştırdığı mumyalanmış zamanından başka zaman yaratamayan, yaratamayınca sonlu, pleistosen, prematüre, anakronik, katastrofik beyniyle algılayamayacağı, kavrayamayacağı sonsuzlukta, yalnızca bir ölümlü olmadığı bilinciyle, doğaüstü ölümsüz zamanı bulan, bulduğu anda hor kullanmaya başlayan, o hor kullandıkça değersizleşen, önemsizleşen kusursuzluğunun ardında başka dünyalara, gelecek zamanlara durmadan yolculuk eden salt mutluluğu, giyinme, yeme, sevişme, ahlak, yaşama, hatta ölçme biçimidir artık. Kaos ve düzen tasasının kanlı kıyısında... bilginin sıfır noktasına teğet duruşla... kara sevdayla ölüm korkusu arası tıkanarak. Bu başka gerçekliği yarattığı dilsel “simya” ile aktararak… Artık, anlamın yok oluş sürecinin hızı, yeni anlamın pompalanma sürecinin hızına yetişmesi olanaksızlaşır. Sıradan insanın, sıradan anlatımları… Bakış açısı genellemeler yoluyla tüm bireyleri kaplamı içine alınca ve bireyler artık bu kavrama yapışkı çerçevesinde bağlanınca... Bağlanan değil, bağlayan… yani simya, yani Amerikan rüyası hurdalığı... Bağlanmanın dayanılmaz hafifliği... Gösterdiği gerçekliğin dışında hiçbir şeye yer bırakmayan gerçeklik... Bunalım dönemlerinde ilk saldırının dile olması gibi. Doğal tarihimizde beyin büyüdükçe nasıl mide küçülmüşse, şimdilerde bunun tersinin olasılığı neydi? Çağdaş zamanda çağdışı malzeme… Üç aşamalı bilinçlilik sıralamasına hapsolmuş bellek… Anglikan kiliseleri gibi her şey karanlık ve hüzünlü… Eski bilgilerle prangalanmış akıllar… İnsanlığın yıkılışının ayak sesleri, hapsolduğu küçücük beyninin sınırlı algısıyla yarattığı devasa benliğinin kurgusal dünyası. İskender falanjları, Haçlı eskadronları, Roma lejyonları, hedonik adaptasyon… Tarih, gelenek, bilgiden çok bilgisizlik, kavram, anlamlandırmalarla eskiye, Doğu’ya, dişilliğe, şehirlere yeninin, Batı’nın, erilliğin, kentlerin başlattığı savaş, hem bedenlerdeki damarlarda, hem semtlerdeki sokaklarda sürer gider. Hanımanne’nin evinde ise yaşamla ölümü bir arada sürdüren hüküm, coşkuya ve tasaya önem vermeyen ağırbaşlı saf zamanını, ne geçmişin altın çağı, ne geleceğin boş sözleri, durmadan şimdide yaratıyordu.

anlamak

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 48
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #1 : Şubat 07, 2019, 08:05:52 ÖS »
Hoşgeldiniz Sevgili Özgeç, :)

Bu metinden  sonra ne yazılır, ne söylenir bilemedim...

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #2 : Şubat 08, 2019, 07:59:07 ÖS »
Hoş buldum, sevgili Anlamak

Açıkçası, onu bunu bilmiyorum artık. Sonuçta bu yazdığınız da bir şeydir.
Sabırlıyım. Bekliyorum. Belki eski sesler, adlar sesimi duyar gelir.

zgnrsn

  • Ziyaretçi
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #3 : Şubat 10, 2019, 11:21:20 ÖÖ »
Öyle anlaşılıyor ki kapanan Felsefe ekibi bu forumda devam ediyor (hoşgeldiniz). Felsefe eksenli paylaşım ve sohbeti arıyoruz. Felsefenin kişisel hedefini “evrendeki ve hayattaki yerini bilmek”(*) olarak tanımlarsak bu tanıma hemen her şey girer.

(*) J.P. Sartre gerçek kültürü ya da aydınlanmayı böyle tanımlar.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #4 : Şubat 11, 2019, 03:30:23 ÖS »
Öyle anlaşılıyor ki kapanan Felsefe ekibi bu forumda devam ediyor (hoşgeldiniz). Felsefe eksenli paylaşım ve sohbeti arıyoruz. Felsefenin kişisel hedefini “evrendeki ve hayattaki yerini bilmek”(*) olarak tanımlarsak bu tanıma hemen her şey girer.

(*) J.P. Sartre gerçek kültürü ya da aydınlanmayı böyle tanımlar.


Sevgili zgnrsn, öncelikle hoş buldum.
Kuşkusuz aramaya devam.
Dedim ki, şu bulduklarını bir araya bir getir. Bakalım neler çıkacak? Durum bundan başka bir şey değil.
Burada sorduğum da, sanırım yazınsal bir şeydi. Yanıt gelmemesi (gelememesi) bile bir düşün yarattı. İstediğimi aldım, aradığımı buldum.
Teşekkür ederim...

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 351
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #5 : Şubat 16, 2019, 07:02:09 ÖS »

merhaba özgeç,
yoğun bir metin. daha sık yazmanız dileğiyle.


MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #6 : Şubat 17, 2019, 12:55:07 ÖS »

merhaba özgeç,
yoğun bir metin. daha sık yazmanız dileğiyle.

Merhaba sevgili samsa,
Evet. Yoğun. Sanırım, belki arkasını ekleyebilirim, bitirdiğimde.
Bunun için biraz daha okumam, araştırmam gerek.

oe_

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 390
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #7 : Şubat 18, 2019, 10:20:50 ÖS »
Merhaba Özgeç,

Tanıdık yüzler görmek güzel.

Metin yoğun, aslında belki birçok metnin total bir duygudökümü idi.
Birçok parçası ayrı ayrı incelenebileceği için belki de, toplama dair birşey söylemek zorlaşıyor.


MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #8 : Şubat 19, 2019, 12:20:48 ÖS »
Merhaba Özgeç,

Tanıdık yüzler görmek güzel.

Metin yoğun, aslında belki birçok metnin total bir duygudökümü idi.
Birçok parçası ayrı ayrı incelenebileceği için belki de, toplama dair birşey söylemek zorlaşıyor.

Bence de...

Bilinç akışı olmasını istemiştim açıkçası, ama kuşkusuz, etkiye tepki olarak gelişen, nerdeyse “kusma” gibi, bir duygu döküm.

Açıklamanın, en azından benim açıklamamın doğru olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta bu çok çok uzun soluklu edebi bir metnin küçücük parçası. Tek kaygım vardı, o da kaygı sayılmayacak bir kaygı. “Çorba”ya dönmüş olabilir miydi?

Ardı yumuşama, ama yükselen/azalan etkilenmenin ardından gelen spazm, belki bir boşalma. Belki ağlama, belki reflektif kusma...

Parçalanmasını da doğru bulmuyorum, bunların her biri, bir biçimde birbirleriyle ilintili.

oe_

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 390
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #9 : Şubat 22, 2019, 11:01:37 ÖS »
Aslında evet karmaşa var. Ama olmalı da.

Çünkü aktarmaya çalıştığı bilinç akışı ve duygu dökümü 'tonunda', karmaşa olmazsa, zaten fazla 'aklı başında' olurdu yazı.

Değerlerin alt üst olduğu bir çağda, hissedilenlerin içinde 'doğal olarak' karmaşa var.

Daha sakin kafayla yazılabilirdi, ama daha 'gerçek' olmazdı bu sefer.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #10 : Mart 09, 2019, 04:14:47 ÖS »
Tam bittiğini söyleyemem. Esas olarak kurgu böyle.
Değişip, dönüşebilir.

Otobüsten inip, ürkek adımlarla yürürken geçtiği cadde ve sokaklardaki, özellikle sokaklardaki her kaldırımda, her kapıda, her penceredeki şaşkın yabanlık, birbirine yapışık, birbiri üstüne binmiş hemen hemen hepsi ayrı, ölçüsüz öbekler halinde bir araya toplanmış onlarca saçak, gözünün önünde yabansı algıda karmanmış, dolaşmış birbirlerine hiç mi hiç benzemeyen, apartman taklidi yapan sıkışık ve dapdaracık kalabalık, bir zamanların o büyük, baş sanatının çöküş öyküsünü ve baş diyakozun gizemli sözlerini anımsatmıştı: Kitap yapıyı öldürecek. Bedene girer girmez üremeye koyulan, üredikçe sürekli büyüyen, büyüyünce konak bedenini öldürdüğü gibi, kendini de öldüren virüslerin dadandığı şehrinde, süreğen inşa alanlarından ya da çağcıl tüketici çözümlerle eski yüzü silikleşmiş şehrinde, bir zamanlar doğru düzgün bir semtin, doğru düzgün bir mahallenin, doğru düzgün bir sokağın bulunduğunu düşlemek bile olanaksızlaşmıştı artık. Dahası, binlerce yıldan beri süren bu edim ve düşünce karşısında, eskiler nasıl duyumsamışsa, o da öyle duyumsuyordu.

Ev, tek heceli bu gösterişsiz sözcük, kavramlaştırıldığında bir anne gibi sarmış sarmalamış, beslemiş, büyütmüş, korumuştu, yani dişildi. İnsanlığın duvarla başlattığı bir başka yolculuğunun, daha önceden birbiriyle ilişkisi olmayan yetenek ve düşünce kalıplarının, birdenbire birbirine kenetlenmesiyle ortaya çıkan yaratıcılık, yani akılsal mimarinin, kavramsal alanların değişimi sonucu ulaştığı noktalarından yalnızca biriydi: düşünce matrisi… Duvarsız ev olmazdı, bu gereklilikti. Duvarla birlikte oturacağı, yaşayacağı yeri kesinlememiş miydi? Duvarcılık bu nedenle mi, giz, gizemle kültleşmişti? “Ev” hem “dilin” “eviydi”, hem de mimarlık terimi olarak belirlenmiş bir yapıydı. Bizim, dünya üzerinde var olma biçimimiz “oturma”mızdı. İnsan olmak demek, dünya üzerinde ölümlü olarak var olmak, yani oturmak demekti. İnşa ettiğimiz için oturmadık, oturdukça inşa ettik. Bir şeyi ta başından varlığı içinde bıraktığımızda, bir şeyi varlığına indirgeyip onu güven altına aldığımızda, koruyucu bir şeyle sardığımızda, oturduğumuz, yaşadığımız yerin hem kavramsal, hem özdeksel düzenlenmesini sağlamıyor muyduk? Rahim… Duvar… Ev neydi? Dişildi… Ava katılamayanın, yani emzikli olanın değiştirip, dönüştürdüğüydü. Ev neydi? Yuvaydı… ateş, ocak, barınak, korunak, sığınak, oturduğu küçük dünya ya da küçük evren… Ev neydi? Yemekti… bitki, hayvan. Ev neydi? Sosyal zeka, teknik zeka, doğal tarih zekası ve bunların arasında altı milyon yılda açılan kapıydı: Statik, estetik, fizik, kimya, biyoloji, matematik, geometri, toplumbilim, insanbilim, mimarlık, mühendislik ve felsefe, resim, heykel kısaca sanattı. Feleğin çarkını döndüren ejder, aynı zamanda evren değil miydi? O evren de, onun evi... Ev, birbirleriyle çevresel ilişkisi ve bağlantısı olmayan, ama kendi başına birer bütün olan odaları, bir tek kapıyla “sofa”da, yani toplayan, toparlayan çevrede birleştiren bir modüldü. Öyle ki bu modülde, sofa yükleme, odalar ise diğer bütünlüklü dilbilgisel birimlere karşılık gelmekteydi.

Ayağa dikilen ilk taş, bir harfti. Her harf bir hiyeroglifti, her hiyeroglife de bir düşünce öbeği bağlanıyordu. Taş üstüne taş kondu, heceler bir araya toplandı, yüklem birkaç birleşim denedi. Karnak bütünüyle kalıplanmış bir tümceydi.

Öznenin dünyası, dileviydi… Nasıl, dil varlığın evi idiyse… evren… dünya… varlık… Evin dış mekanı, sokağın iç mekanını belirlerken, sokaklar mahalleleri, mahalleler ilçeleri, ilçeler illeri, iller ülkeleri, ülkeler dünyayı belirlemişti.

zgnrsn

  • Ziyaretçi
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #11 : Mart 10, 2019, 06:03:56 ÖS »
İzninizle paylaşımlarınızla ilgili bir yorum da ben yapayım:

Çağrışımları davet eden yoğun lirik akış. Bu lirik akışı eşzamanlı yazarken düşünsel akıştan kopmamak bir yetenek olsa gerek diye düşünüyorum. Kişisel olarak nadiren bazı görsel enstantaneyi yoğun ve hızlı çağrışımlar eşliğinde kavramalar ve anlamlandırmalar yaşadığım oldu. Fakat bunları yazıya dökmeyi beceremedim.

Diğer taraftan, askerliğimi yaparken ziyaret ettiğim bir yakınımda rastladığım Necla Çarpan'a ait ince bir şiir kitabı beni çok etkilemişti. Şiirle aram olmamasına rağmen çağrışımlarım sebebiyle sevmiştim. O sırada gönül felsefesi diyebileceğim bir ruh hali içindeydim. N.Ç. da tasavvuf ilgisi ile tanınan biriymiş ve kitabını sadece dostlarına dağıtacak kadar bastırmış. 15 sene aradıktan sonra bir kütüphane nüshası buldum ve fotokopisini aldım. Fakat, okuduğumda hiç etkilenmediğimi hayretle farkına vardım. O çağrışımlar tekrar gelmedi.

Demem o ki bu tür metinler en çok size hitap edecek ve bir süre sonra belki bu etki de kaybolabilecektir. Zaten özenle yaptığımız tanımlamalar, paylaşımlar bile muhataba tam olarak geçmeyebiliyor. Muhatap anlayabileceği kadarını anlıyor; % yüzde 100 olmuyor. Cioren de benzer bir stil de yazıyor; bana hitap etmiyor; fakat kendisi için çok anlamlı olduğuna eminim.

Elbette yazıya dökmek ve paylaşmak olmazsa olmazdır. Gençliğimdeki yazılarımı saklamadığıma çok çok pişmanım. Özellikle aydınlanma ya da yeniden yapılandırma sürecimi yazsa idim iyi bir kitap olurdu.

Umarım yanlış anlaşılmam.

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #12 : Mart 11, 2019, 11:11:18 ÖÖ »
Lütfen...

Nasıl yanıtlayacağımı düşünürken, her şeyden önce yorumunuz için teşekkür edeyim. Benden mi söz ediyoruz, yoksa sizden mi anlamadım. Anladığım şu oldu, bu bir uyarı idi. Bu bir genel değerlendirme idi.

Doğru anlamışsam onun için de teşekkür edeyim. Her ne kadar benim için çok etkin olmasa da.

Artık iki dize yazıp birbirimize göstermek için yanıp tutuştuğumuz yaşları çoktan geçtim, sanırım. Üstelik o yaşlarda da birilerine göstermek, okumak gereği duyumsamamıştım. Bu kişisel bir süreçti, dışardan onay bekleyip beklememem çok ilgilendirmiyordu beni. Paylaşım bazında ise, zaten çevremde bunları paylaşabileceğim yeterlikte, yetkinlikte kimse yoktu.

Unutmuyorum, kimileri şöyle diyordu: Anlamıyorum, ama güzel yazıyorsun.

Onları özlemle yad ediyorum, şimdi.

Bunları paylaşmamın nedeni, bir öyküde, bir roman-öyküde ya da bir romanda birdenbire bu türden bir metinle karşılaşılınca tepki ne olurdu? Alıntıladığım insanlar, alıntılama biçimi ve biçemi vb. Aldığım tepkilere göre de çok yanlış bir şey yapmadığıma hükmettim. Bu yüzden uzun soluklu edebi bir metin dedim. Soluğunun ne kadar uzun olduğunu buradan kestirmek olanaksız. Şu anda yüz sayfa yazılı, ama ortada doğru dürüst bir şey yok. Bu okuyucuyu sıkar mı? Varsın sıksın. Onlarla hiç ilgilenmiyorum. Daha doğrusu sonuçla ilgilenmiyorum. Süreç maceralarla sürüyor ve ben bu süreci yaşamaya gönüllüyüm. Düşünsenize şu an altmış beşe varan bir kitap listem var. Durmadan yenileri ekleniyor. Ama ben kuşkusuz o hızda okuyamıyorum. O da varsın öyle olsun. Yıllar önce elime alıp alıp bıraktığım Foucoault Sarkacı’nı, Ulysses’i okutmuş bu süreç bana ötesi var mı? Ötesi yok.

Bu nedenle içiniz rahat olsun. Süreç gerçekten cezbedici. Eğer sonuç hüsran çıkarsa, ona da ilacın beklenmeyen yan etkisi deriz.

oe_

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 390
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #13 : Mart 11, 2019, 09:02:39 ÖS »
Evet süreç zaten ödülün kendisi.

Bana öyle geliyor ki, yazan/anlatan biri bir radyo yayını yapıyor gibi olur. Duyan da kendisini aynı frekansa (aynı duygusal/zihinsel tona) ayarladığında aynı tadı alabilir. Tabii bu herzaman olmaz. Herkesin içinde olmak istediği ve istemediği veya tanımadığı duygusal veya zihinsel tonlar vardır. Bazan kendimizle bile uyuşmayız. Bir sabah karamsar tondayızdır. Başka bir sabah ise bu tona girmek istemeyebiliriz. Birgün birisi anlamlı gelir, birgün diğeri.

Benim dikkatimi çeken bir nokta var. Bu son yazdığınızda ilk paragraf ile sonraki paragraflar farklı tatlar veriyor gibi. Şöyle ki, ilk paragrafta cümleler, anlatımlar daha uzun, biraz daha ağdalı; sonrakilerde daha doğal, akışkan. Normalde de diliniz daha sade. Mesela son verdiğiniz cevap da akıcı bir sadelikte. İlk paragraf üzerinde belki daha çok düşünülmüş, uğraşılmış ama doğrudan anlatmak istediği şey için sözcükleri araç olarak kullanmak yerine, sanki sözcüklere yatırım yapılmış gibi (Belki konuya bir giriş atmosferi yaratmak, bir bağlam yaratmak için yeterli tasvirleri verme yükümlülüğü hissettiği için). Yani birinde paragrafın kendisi amaç olmuş, diğerlerinde sözcükler/paragraf araç ve akışkanlık belki bundan kaynaklanıyor.

Olasılıkla kimse yazısının böyle kurcalanmasından hoşlanmayabilir. Hani ressam yaptığı resmi meydana asıp, "resimdeki hataları işaretleyin" deyince herkes resmin bir köşesini işaretlemiş. Ama, "resimde hata olarak gördüklerinizi düzeltin" deyince kimse dokunmaya cesaret edememiş ya, bizimki de o hesap.


« Son Düzenleme: Mart 11, 2019, 09:05:27 ÖS Gönderen: oe_ »

MG. Özgeç

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 87
Ynt: Merhaba
« Yanıtla #14 : Mart 13, 2019, 03:32:00 ÖS »
Evet.

Zaman zaman bazı yerlerde bile isteye, ağdalı ya da ona yakın yoğunluklu, uzun tümceli geniş anlatımlar var. Yükselen ya da alçalan, yoğun ya da akışkan, şiirsel ya da lirik dil kullanmaya çalışıyorum. Buna da metnin dilsel katmanı diyebiliriz, belki. Bazen yazıyı ben yazıyorum, bazen yazı kendini yazdırıyor. Tuhaf bir ilişki.

Bir teknik mi, bilmiyorum. Bir biçem mi, bilmiyorum. Geçenlerde bir toplantıda, yazı nasıl yazılırı konuştular. Dinledim. Aklımda kalan vurgu, en az sözcükle en çok şeyin anlatılması, doğal olarak aktarılması idi. Bu da bir tarzdır, bir biçemdir. En az sözcükle en çok şeyi anlatan “şiir”dir benim için. Eğer denildiği gibi yapılsaydı, hani daha çok taze olduğu için söylüyorum, Tahsin Yücel’in Yalan’ının en az yarı yarıya sayfaları azalırdı. Diyelim ki didaktik, evet orada sözcükler anlatmak istediğimiz anlama indirgenmezse anlaşılamama tehlikesi barındırır. Ama kim dediyse, olası Barthes’taydı, bu bir yazarlık değil, bu bir yazmanlık o noktada. Öyle de olmalıymış gibi. Ayrıca yazınsal bir şey yazarsa o zaman da yazar olur. Aynı anda yazman/yazar olunabilinir, yani.

Başka başka insanlar yazmış gibi yapabilseydim, en azından o tadı verebilseydim, benim için, işte o müthiş olurdu.

Aktarımda belirttiğim gibi, bu ikinci metin, kurgu olarak böyle. İlk paragrafta geniş açıklama kalacak (o paragraf ilk metnin ardılı, az biraz yumuşatılmışı ve açıklaması niteliğinde), ama belki dil daha sadeleşecek, diğer paragraflardaki dil belki biraz daha yoğunlaşacak. Ya da ikisi birden olacak ya da biri olacak diğeri olmayacak. Konumuz, duvar, ev, kent, kentleşme. Didaktik ve felsefi bilgileri yumuşatarak metne yedirme. Belki kullanmam, ama okumalıyım. Özellikle duvarla ilgili, hatta kültleşmiş duvarcılıkla ilgili bilgileri toparlarsam güzel olurdu.

Kurcalama konusunda bir sıkıntı yok. Nasıl olabilir ki? zgnrsn’a da, size de bu noktada yeniden teşekkür ederim. Aktarımlarınız, oradan, dikkate alınmamış gibi görünebilir ya da görünmeyebilir. Sonuçta sözcüklerle, kısıtlı bir iletişim gerçekleştiriyoruz. Açıkçası dikkate alıyorum. Sizin dışınızda başkaları da var kuşkusuz. Ortak bir payda çıkarabilme adına gerekli veriyi oluşturuyor kafamda.