Gönderen Konu: Paylaşmak istediklerim.  (Okunma sayısı 11309 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

zgnrsn-R

  • Yoğun Katılımcı
  • *****
  • İleti: 520
Ynt: Arkhe'den Erke'ye
« Yanıtla #30 : Ekim 05, 2021, 11:40:41 ÖS »
Alıntı: Görüleceği üzere, en başta Arkhe nedir?” sorusu ile ilkçağ'da   "Her şey NİYE böyledir?" sorusuna cevap arandığını düşünüyorum.

Evet "arkhe" diye bir şey var. Fakat arkhe içeriği "Her şey NASIL böyle olabilmiştir?" sorusuna yanıt arayışının ilk yaklaşımı gibidir. Bilim, bu sorunun yanıtına ulaşmıştır kanaatindeyim: Enerji ve enerji dönüşümleri serüveni.
« Son Düzenleme: Ekim 08, 2021, 04:26:44 ÖS Gönderen: zgnrsn-R »
Kendi öz muhakemesini kullanmayanların hedefi/akıbeti, olgu/olayı çözümlemek yerine "kandırılmak" olabilir.

P_zar

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 47
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #31 : Kasım 20, 2021, 09:51:03 ÖÖ »
FELSEFE SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

Felsefe sözcüğünün Antik Yunan insanı için taşıdığı önemi tartışmak, felsefe disiplininin, en azından Antik Yunan özel bağlamında nasıl bir anlama sahip olduğunu tayin etmek adına iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü felsefenin tüm temel kavramları gibi felsefe sözcüğü de taşıdığı anlamların önemli bir kısmını, onu ilk kez kullanan ve dünya dillerine kazandıran Antik Yunan insanının düşünce biçimlerine borçludur. Bu düşünce biçimlerinin felsefe sözcüğünü nasıl yoğurduğunu, anlamsal bakımdan nasıl bir içerikle donattığını izlemek yararlı bir çabadır

BİLGİ: Felsefe terimi ilk kez Thales’ten yüz yıl kadar sonra ortaya çıkan Pythagorasçılar tarafından kullanılmıştır. İlk filozoflar, daha çok doğa araştırmacısı (physikoi) olarak anılmaktaydılar. Bugün kullanmakta olduğumuz felsefe sözcüğü, dilimize Arapça’daki felasife sözcüğünden geçmiştir. Araplar da bu sözcüğü, Yunancada bilgelik (sophia) sevgisi (philo) anlamına gelen philosophia sözcüğünden uyarlamışlardı. Terim gerçek anlamını Platon ve Aristoteles’te bulmuştur.

Bugün dilimize felsefe olarak yerleşmiş olan sözcüğün Antik Yunancadaki tam karşılığı philosophos idi. Sevgi anlamına gelen philo sözcüğü ile bilgelik anlamına gelen sophos sözcüğünün terkibinden oluşan bu bileşik sözcüğün dilimizdeki tam karşılığı bilgelik ya da bilgi sevgisidir. Sözcük, birkaç yüzyıllık bir süre içinde başlı başına bir düşünce disiplinini ifade etmekte kullanılacak şekilde evrilmiş, böylece Yunanlılar felsefenin hem isim babaları hem de kelimenin tam anlamıyla kurucuları olmuşlardır.

Felsefenin neden başka coğrafyalarda değil de Antik Yunan dünyasında ortaya çıktığı çokça sorulmuş, hatta kimilerince felsefenin Antik Yunan’a özgü bir etkinlik olduğu savunulmuştur. Burada felsefe Antik Yunan’a özgü bir etkinlik midir sorusu tartışılmayacaktır. Elbette felsefe ne sadece Eski Yunan dünyasına özgü bir etkinliktir ne de felsefe dediğimiz düşünsel disiplinin tüm içeriği Antik Yunan düşüncesine indirgenebilir. Fakat sonuçta belli dönemde ortaya çıkmış bir düşünsel tutumlar bütününe Antik Yunan Felsefesi denmektedir ve her ne kadar felsefe Antik Yunan dünyasının düşünsel etkinliklerine indirgenemese de felsefenin Antik Yunan dünyasında başladığını tartışmaksızın kabul etmek gerekir.

Felsefe yapma etkinliği MÖ 600 dolaylarında bir İyonya kenti olan Milet’te (Miletos) yaşayan Thales ile başlamıştır. Elbette o dönemde söz konusu düşünsel etkinliğe felsefe denilmemekteydi. Çünkü philosophos sözcüğü sonraki dönemlerde ortaya çıkmış ve muhtemelen ilk kez Pythagorasçılar tarafından kullanılmıştır. İlk filozoflar olarak kabul edilen Milet Okulu düşünürlerinin, yani Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in düşünsel etkinlikleri genellikle doğa araştırması olarak anılmakta, kendilerine de doğa araştırmacıları yani physikoi denmekteydi. Yukarıda felsefenin bilgiyi ya da bilgeliği sevmek anlamına geldiği söylenmiş, sözcüğün bizzat Antik Yunan düşünürleri tarafından nasıl anlamlandırıldığını tartışmanın yararlı olacağı belirtilmişti. O hâlde tam bu noktada sözcüğün kökü üzerinde biraz daha durmakta yarar vardır. Sözcüğün kökünü oluşturan iki sözcükten biri olan sophia, dinî bilgelik, hikmet anlamlarına gelmektedir. Eski Yunan dünyasında sophosun birinci anlamı ustalaşmak, maharet ve beceri sahibi olmaktı. Bir kişi, mesleğinde çalışarak tecrübe kazanır. Bir konuda ustalaşmak için kişinin tecrübesinin gelişmesi gerekmektedir. Eski Yunan dünyasında ustalık ya da kabiliyet, arete (erdem) kelimesiyle ifade edilmekteydi. Arete ile benzer kullanıma sahip olan sophos kelimesine MÖ 800-700 arasında etkinlik göstermiş olan Homeros’un eserlerinde de rastlanmaktadır. Homeros’ta sophos kelimesi, bir insanın yetişmesinden dolayı kazandığı teknik beceri, kabiliyet anlamına gelir ve pratik bir değer taşır. Sophos, yiğitlik, savaşçılık, kahramanlık, teknik beceri, sözünü bilerek konuşmak, oturmasını ve kalkmasını bilmek anlamlarına gelir. Homeros’un destanlarında sophosun ve yiğitliğin savaşçıların iki özelliği olduğunu görürüz. İki türlü sophos vardır: Savaşmaktaki yiğitlik ve konuşmadaki ustalık. Sophos kelimesinin içindeki ‘sözünü bilmek’ tabiri, haddini bilmek anlamındadır. Eski Yunan dünyasında bu, hep temel bir düşünce olarak kalmıştır.

BİLGİ: Bilgelik, geniş bir hayat tecrübesi içinde gezmeyi gerektirir. Theorianın, yani tefekkürün ikinci anlamı, bununla ilişkili olarak, gezmektir. Eski Yunan dünyasında bu işin piri, Ksenophanes’ti. Ahlaki ustalığın olabilmesi için toplumun ve kendi içimizin gözlenmesi gerekir. Sophos olmak, uzun yaşamakla değil, tecrübe zenginliğiyle gerçekleşebilir.

Sophos’un ikinci anlamı ise ahlaki ustalık, yaşama ustalığıdır. Yani oturup kalkmasını, insanlara nasıl davranılması gerektiğini bilmektir. Bunun gerçekleşebilmesi için nefsi terbiye etmek gerekir. Biz, canlı varlıklar olarak maddi bir zemine dayanmak zorundayız. Bilgeliğin ahlaki yönünde bedenin denetimi ve dengelenmesi önemlidir. Zaten, Eski Yunan dünyasında denge önemlidir. Bedensel olanın ölçülü biçimde yaşanmasının anlamı, hayata bir derinlik katmaktır. Bilge insanlar, açlık gibi durumlara tahammül ederler ve bu da ancak uzun egzersizler ve çile süreçleri sonunda mümkün olabilir. Burada tecrübe çok önemlidir. Tecrübe, insanlara tahammül etmeyi, yani olanı taşımayı öğretir. Bilgelik, sizin gibi olmayanı, size yabancı olanı taşımaktır. Eski Yunan dünyasında MÖ 800’lerden MÖ 500’lere gelirken bazı büyük dönüşmeler ortaya çıkmıştır. Bu dönüşmeler özellikle toplumsal, ekonomik ve buna bağlı olarak siyasi hayatta görülmüştür. Bu yıllarda Eski Yunan dünyasındaki düşünme ufku mitolojik düşünme tarafından çevrelenmişti ve felsefe her şeyden önce mitolojik bir düşünce biçimiyle çevrelenmiş bir ortamda gelişti. Bu durumda mitolojiden etkilenmemesi ve doğanın mitolojik tasarımlarıyla bir şekilde hesaplaşmaması mümkün değildi. Üstelik mitolojik düşüncenin de kendine özgü akli bir yönü vardı ve bu da ilk Yunan filozoflarını mitolojik kavramlara akılcı bir şekilde yönelmeye sevk etti. (Antik Çağ Felsefesi / AÖF Kitabı - Prof. Dr. Cengiz ÇAKMAK)

« Son Düzenleme: Kasım 20, 2021, 09:57:09 ÖÖ Gönderen: P_zar »

P_zar

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 47
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #32 : Aralık 12, 2021, 07:56:14 ÖÖ »
SOFİSTLER

Hiçbir felsefi düşünce bir anda, sebepsiz bir şekilde ortaya çıkmaz ve ansızın ortadan kalkmaz. Söz gelimi plüralist filozoflar monist yaklaşımların etkisini şu veya bu oranda taşımaktadırlar. Benzer şekilde sofistler de doğa filozoflarının ortaya attığı bazı fikirlerden belirli ölçülerde etkilenmişlerdir. Örneğin Herakleitos’un evrende sürekli bir değişim olduğu yönündeki düşüncesi kimi sofistlerin rölativist bir bakış açısı geliştirmesindeki en önemli etkenlerden biri olarak kabul edilebilir.

Felsefe tarihi kaynaklarında, antropolojik dönemin ilk temsilcisinin, başka bir deyişle ilk “insan felsefecisi”nin Sokrates olduğuna dair genel bir kabul vardır. İddiaya göre, Sokrates, felsefeyi gökten yere indiren, yaşam ve ahlak üzerinde düşünmeyi zorunlu kılan ilk filozoftur (Cicero, 1886, s. 257). Böylelikle felsefe, Sokrates ile birlikte, doğayı konu edinen bir tasavvur olmaktan uzaklaşmış doğrudan insanla ilgili meseleleri ele almaya başlamıştır. Fakat bu iddiaya ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmakta fayda vardır. Zira Sokrates’ten önce felsefeyi insan mevzuu üzerine bina etmeye çalışan başkalarının mevcut olduğu da tarihsel bir vakıadır. Bunların en meşhuru sofistlerdir. Her ne kadar sofistlerin birer filozof olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalar yürütülmüş ise de onların insan felsefesinin temel meseleleri ile ilgili son derece önemli iddiaları gündeme getirdiklerine ve bu bakımdan felsefeye önemli katkılarda bulunduklarına işaret etmekte fayda vardır.

Sofistlerin Ortaya Çıkışı
Sofist kavramı ilkçağda genellikle şairleri ve filozofları tanımlamak için kullanılmıştır. Felsefe tarihinde ise milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış bir düşünürler grubunu tanımlamak üzere kullanılmaktadır (Von Aster, 2015, s. 100). Sofist kavramı, Yunanca sophistai kavramından türemiştir ve bilgelik öğreten kişi anlamına gelmektedir (Störig, 2015, s. 198). Bu açıdan bakıldığında, sofistliğin olumlu bir duruma işaret ettiği düşünülebilir. Zira bilgeliği öğretmenin kötü bir yönü olamaz. Ne var ki felsefe tarihi açısından sofist kavramı önemli tartışmalara neden olmuştur ve çoğunlukla negatif bir anlamda kullanılmaktadır. Söz konusu negatif anlamın en önemli gerekçesi sofistlerin bilgeliği para karşılığında öğretmeleridir. Onlar şehir şehir dolaşan ve insanlara verdikleri dersler karşılığında yüklü miktarda para kazanan şahsiyetlerdir. Hal böyle olunca, bir sofistin yaptığı iş dönemin bilhassa entelektüel çevreleri tarafından ciddi bir tepki ile karşılanmıştır.

DİKKAT: İlkçağda sofist denince akla bilgeler ve filozoflar gelmektedir. Örneğin Yedi Bilge (Thales, Pittakos, Bias, Solon, Kleobulos, Myson ve Chilon) sofist olarak isimlendirilmektedir. Bununla birlikte, kavram zaman içerisinde olumsuz bir içeriğe sahip olmuştur. Bunun başlıca nedeni sofistlerin ortaya koydukları düşüncelerdir. Onlar bir yandan rölativist bir bakış açısıyla bilginin imkânsız olduğu yönünde bir fikri öne sürmüşler, diğer yandan ise yerleşik toplumsal düzen açısından tehlikeli addedilen çeşitli fikirler ortaya atmışlardır. Kendilerine felsefe tarihinde yüklenen olumsuz imajın yanı sıra sofistlerin felsefî müktesebata sağladığı katkıyı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Tartışmalı birer figür olarak sofistlerin ortaya çıkışına zemin hazırlayan bir dizi tarihsel ve kültürel gerekçeden bahsedilebilir. Bunlardan birincisi sofistlerden önce ortaya konan felsefî müktesebatın niteliği ile alakalıdır. Sofistlerin ortaya çıktığı döneme kadar filozofların üzerinde fikir birliğine vardığı hemen hiçbir konu yoktur. Doğa filozofları arasındaki farklar bunun en canlı örneğidir. Monistler ve plüralistler tamamen farklı iddiaların peşindedirler. Onların bir kısmı hylozoisttir (maddeye canlılık atfetmektedir), diğer bir kısmı ise canlılığı farklı unsurlara dayanarak açıklamaya çalışmaktadır. Plüralistler de kendi içlerinde yekpare değildir. Empedokles ile Anaksagoras’ın, Anaksagoras ile Demokritos’un üzerinde fikir birliğine varabileceği noktalar yok denecek kadar azdır (Von Aster, 2015, s. 103). Dolayısıyla, sofistlerin mevcut felsefî “statüko”ya karşı bir tepkinin ürünü oldukları söylenebilir. Bunun bir sonucu olarak, sofistler evrensel, objektif, hepimizin fikrini çepeçevre kuşatacak bir düşünsel zeminin mevcut olduğu fikrine karşı çıkmaktadır. Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” sözü bunun en açık ifadesidir.

Sofistlerin ortaya çıkışına yol açan bir diğer neden ise dönemin toplumsal hayatında gözlenen köklü değişikliklerdir. İranlılarla girişilen savaşlardan sonra Atina devleti hem ekonomik yönden kalkınmış hem de demokratik standartlar bakımından gelişmiş ve daha katılımcı hale gelmiştir. Gitgide zenginleşen Atina devletinde bununla koşut olarak eğitime duyulan ihtiyaç da artmıştır (Gökberk, 2016, s. 39). İnsanlar devletin hem zenginliğinden hem de bürokratik işleyişinin ürettiği siyasi güçten daha fazla faydalanabilmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Profesyonel birer eğitimci olarak ortaya çıkan sofistler insanların bu ihtiyacını karşılama iddiasındadırlar. Onların sunmayı teklif ettiği eğitim insanların ulaşmak istedikleri hedeflerle uyumludur. Sofistlerin ortaya çıktığı dönemde eğitim, çoğu zaman olduğu üzere, pragmatik değeri dolayısıyla önemsenmektedir. İyi eğitim almış bir Atinalı parlamentoda, mahkemede, çarşıda, pazarda kendi fikirlerini daha etkili ve ikna edici bir şekilde dile getirebilecektir. Siyasetin büyük oranda söze dayalı olduğu da göz önünde bulundurulursa, gerek toplum nezdinde gerekse devlet kademelerinde yükselmek ancak iyi bir eğitim almakla mümkün olacaktır. Sofistlerin insanlara sunduğu hizmet bu nedenle oldukça cazip görünmüştür. Nitekim sofistler gittikleri tüm şehirlerde kalabalık kitlelere hitap etme imkânına kavuşmuşlar ve bu imkânı hem para kazanmak hem de fikirlerini toplumun büyük kısmına aracısız bir şekilde ulaştırabilmek bakımından etkili bir şekilde kullanmışlardır.

Sofistlerin Etkili Silahı: Retorik
Sofistler profesyonel birer eğitimcidirler ve onların en belirgin özelliklerinden biri de retorik alanındaki ustalıklarıdır. Onlar konuşma sanatının inceliklerine vakıftırlar ve çok iyi birer konuşmacıdırlar. Sofistlerin insanlara para karşılığında kazandırmayı vaat ettikleri en önemli nitelik de budur. Onlardan ders alanlar iyi birer konuşmacı olacak ve insanları etkileyebileceklerdir.

BİLGİ: Retorik iyi ve etkili konuşmak, güzel söz söylemek, belagat sahibi olmak gibi anlamlara gelmektedir.

Retorik neden bu kadar rağbet görmektedir?
Bu sorunun cevabını da dönemin toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarında aramak gerekmektedir. Dönemin Atina’sında iyi bir konuşmacı olmak kişiye büyük bir saygınlık kazandırmaktadır. Devlet işlerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı politik mecralarda retoriğin etkisi büyüktür. İyi bir konuşmacı politik süreci istediği yönde etkileyebilmektedir. Ayrıca retorik adlî mevzularda da etkili bir araçtır. Davacı ile davalının hâkim karşısında yaptıkları konuşma, çıkacak kararların niteliğini etkilemektedir (Von Aster, 2015, s. 102). Daha açık bir ifadeyle, kim iddiasını daha etkili bir şekilde savunursa dava onun lehine sonuçlanmaktadır. Bu nedenle insanlar retorikte ustalık kazanabilmenin yollarını aramışlar ve sofistlerden cazip bir öneri almışlardır.

Sofistler halk nezdinde rağbet görmüşler fakat entelektüellerin direnci ile karşılaşmışlardır. Entelektüel çevrelerden aldıkları tepkinin ve sofist kavramına negatif bir anlam yüklenmesinin çeşitli nedenleri vardır şüphesiz. Her şeyden önce, sofistler gezici öğretmenlerdir. Onlar şehir şehir dolaşarak insanlara verdikleri eğitim karşılığında hiç de küçümsenemeyecek miktarda para kazanmaktadırlar. Bu, dönemin aristokrat ve entelektüel kesimi açısından bir eleştiri nedenidir. Söz konusu eleştiri bilgiyi para karşılığında satmanın dışında ikinci bir gerekçeye de dayanmaktadır. O dönemde, beden gücü ile çalışmak küçümsenmesi gereken bir davranış kabul edilmektedir. Örneğin, daha sonra yaşamış olmakla birlikte, Aristoteles köleliği tam da bu nedenle meşrulaştırmaktadır. Köle beden gücü gerektiren işlerde çalışmalıdır ki efendilerin düşünsel mevzulara ayıracak zamanı olsun. Öte yandan, mesleğiyle geçinen zanaatkarların da söz konusu toplum nezdinde herhangi bir saygınlığı yoktur. Sofistlerin ders vermeyi bir meslek haline getirmeleri ve derslerini para karşılığında vermeleri o dönemin toplumu tarafından hoş karşılanmamış (Von Aster, 2015, s. 101) ve sofist kavramı bu nedenle olumsuz bir anlam kazanmıştır. Esasen, bu kendi içinde başka bir eleştiriyi de kapsamaktadır. Sofistlerin bir kısmı köleliğin doğal bir kurum olmadığı kanaatindedirler. Bu kanaat eşitlikçi bir fikirle yan yana getirildiğinde sofistlere niçin olumsuz bir gözle bakıldığı daha anlaşılır hale gelmektedir. Kölelik kurumu dönemin toplumsal hayatında önemli bir yere sahiptir. Sofistler şüpheciliklerini toplumsal bir norm olarak kabul edilen köleliğe de teşmil edince insanların eleştirilerine hedef olmuşlardır. Bu, sofistlere yönelik tepkinin yalnızca entelektüel kaygılardan türetilmediği anlamına gelmektedir. Eleştirilerde sosyal ve siyasal gerekçelerin payı bulunduğuna işaret etmek uygun olacaktır.

DİKKAT: Sofistlerden günümüze yazılı bir eser kalmamıştır. Walther Kranz’ın Antik Felsefe adlı eserinde onlardan kalan bazı pasajlar yer almaktadır. Bununla birlikte, başta Protagoras ve Gorgias adlı diyalogları olmak üzere Platon’un çok sayıdaki eseri sofistlerin fikirlerinin ayrıntılı bir tasvir ve tartışmasını içermektedir. Ayrıntılı bilgi elde etmek için söz konusu diyaloglara başvurulabilir.

Başlıca Sofistler
Felsefe tarihinde pek çok sofistin ismi geçmektedir. Bunlar arasında bazıları diğerlerine nazaran daha fazla ön plandadırlar. Örneğin Protagoras (MÖ 481 – 411) ve Gorgias (MÖ 483 – 375) bunlar arasında en meşhurlarıdır. Prodikos (MÖ 465 – 399), Antiphon, Thrasymachus (MÖ 459 – 400), Kallikles, Kritias (MÖ 460 – 403) ve Hippias (MÖ 460 – 399) da meşhur sofistler arasında yer almaktadır.

Sofistlerin ortaya koyduğu düşünceler göz önünde bulundurulduğunda, ortak bir felsefî çerçeveden bahsetmek zordur. Onlar başta bilgi ve ahlak olmak üzere eğitim, din, siyaset, hukuk gibi alanlarda kimi zaman birbirinden farklı fikirleri benimsemişlerdir. Fakat gündeme getirdikleri iddialar ile önemli felsefî tartışmalara yol açtıkları bir vakıadır.

İlk sofist yaklaşık olarak milattan önce 490 ile 420 yılları arasında yaşamış olan Protagoras’tır. Protagoras bir rölativisttir. Ona göre, “insan her şeyin ölçüsüdür”. Yani, insan neye doğru ve iyi derse o şey doğru ve iyi, neye yanlış ve kötü derse o şey yanlış ve kötüdür. Neyi nasıl nitelendireceğimiz ise ancak elde edeceğimiz faydayla açıklanabilir. Pragmatik bir niteliğe sahip olan bu yaklaşım, yargılarımızda dayanabileceğimiz evrensel bir ilkenin olamayacağı anlamına gelmektedir. Bu itibarla, Protagoras şüpheciliğe doğru önemli bir adım atmış olmaktadır.

Protagoras’ın rölativizmi bağlamında iki hususun özellikle ayırt edilmesi mümkündür. Birincisi, bütün insanları kapsayan evrensel bir doğruluk yoktur. Birinin doğru dediğine başka biri pekâlâ yanlış diyebilir. İkincisi, bireyin bizzat kendisi açısından, bütün eylemlerini dayandırabileceği herhangi bir nesnel ilkenin mevcudiyetinden bahsedilemez. Şu an iyi dediğim şeye bir sonraki an kötü diyebilirim. Protagoras bu düşünceyi ortaya atarken Herakleitos’un evrende sürekli bir değişimin olduğu fikrinden yararlanmış gözükmektedir. Onun rölativizminin dayandığı en önemli unsur her şeyin sürekli değişiyor olmasıdır. Her şey sürekli değiştiği için, diye düşünüyor gözükmektedir Protagoras, bir şeye “bu şudur” demek, yani bir yargıda bulunmak imkânsızdır. Fakat onu Herakleitos’tan ayıran önemli bir noktadan bahsetmek gerekmektedir. Herakleitos, değişimle birlikte bilginin mevcudiyetine de kanidir. Başka bir deyişle, Herakleitos evrende gözlemlediği değişimden, akıştan hareketle bilginin imkânsız olduğu sonucuna ulaşmamıştır. İnsan değişime ayak uydurabildiği, başka bir deyişle, değişime uygun bir zihinsel donanıma sahip olduğu için bilgiyi elde edebilmektedir. Oysaki Protagoras değişim hakkındaki gözlemlerinden şüpheci bir sonuç çıkarmıştır. Neyin ne olduğu hakkında bir fikir sahibi olamayacağımız için düşünen beni ve bütün insanları kapsayan evrensel bir doğruluktan bahsedemeyiz. Bilgiye ulaşmak bu bakımdan imkânsızdır.

Protagoras’ın şüpheciliğine vurgu yapan bir diğer meşhur önermesi Tanrıların mevcudiyeti hakkındadır. O, tanrıların var olup olmadıkları sorusuna cevap verme hususunda çaresiz olduğunu söylemektedir. Protagoras’a göre, bu çaresizliğin iki nedeni vardır. Birincisi, tanrıların duyularla algılanamaması, ikincisi ise insan hayatının kısa olmasıdır (Kranz, 2014, s. 202). Tanrıları algılayabilseydik bile, bu, Protagoras’ın ulaştığı sonucu değiştirmeyecektir. Zira duyular temin ettikleri veri bakımından güvenilmezdirler.

Öte yandan, Protagoras, her şey üzerine birbirine zıt iki söz söylenebileceği ve bu iki sözün kuvvet bakımından birbirine denk olacağı iddiası ile de şüpheciliğini derinleştirmektedir. Helenistik dönemdeki şüpheciler, bilhassa Phyrrhon ve öğrencileri de Protagoras’ın bu gerekçelerini kendi öğretileri açısından bir dayanak olarak kullanacaklardır.

İnsanların retoriğe ihtiyaç duymasının bir diğer gerekçesi Protagoras’ın bu son iddiasına dayalı olarak tespit edilebilir. Her şey üzerine bir birbirine zıt iki şey söylenebilir ise ve söz konusu iki zıt şey kuvvet bakımından birbirine denk ise, bu, doğrunun yanlıştan ayırt edilemeyeceği, hatta giderek doğru ve yanlış diye iki farklı kategoriden bahsedilemeyeceği anlamına gelecektir. Doğruluk ve yanlışlık gibi haklılık ve haksızlık da birbirinden ayırt edilemeyecektir. Haklı ve haksız yok ise, başka bir deyişle haklıyı haksızdan ayırt etmemiz mümkün değil ise, o zaman kimin haklı olduğundan ziyade kimin haklı görüldüğü üzerinde durmak gerekecektir. Haklı görülen kişi, kendi görüşünü en güzel ve en inandırıcı şekilde dile getiren, fikirlerini başarılı bir şekilde savunan ve insanları ikna eden kişidir (Störig, 2015, s. 199). Bunu yapabilecek olanlar ise ancak kendilerini retorik alanında geliştirmiş ve bu alanın ustalarından ders almış kişiler olabilir. Bu aynı zamanda sofistlerin felsefeye yüklediği işlevdir.

DİKKAT: Sofistlerin felsefe tarihinde olumsuz bir imaja sahip olmalarının en önemli nedenlerinden biri felsefeyi hakikate ulaşmanın değil, insanları ikna etmenin (kandırmanın) bir yolu olarak görmeleri ve kullanmalarıdır.

Protagoras’ın rölativizmi Herakleitos’tan esinlenmiştir. Onun şüpheciliğinin de Demokritos’un etkisini taşıdığı iddia edilebilir. Hatırlanacağı üzere, Demokritos görünüş ve gerçeklik arasında bir ayırım yapmaktadır. Bu ayırım sonraki dönemlerde şüpheciliğin doğuşu açısından bir dayanak teşkil etmiştir. Protagoras’ın şüpheciliğinin en önemli gerekçelerinden biri de duyuların bize sunduğu verilerin güvenilemez oluşudur. Protagoras, duyu verilerinin bu güvenilmezliğine de dayanarak, şüphe unsurunu düşünce dünyasının merkezine yerleştirmiştir.

Sofistlerin Belli Başlı Düşünceleri
Sofistlerin yekpare bir düşünsel çerçeveye sahip olmadıklarına yukarıda işaret edilmişti. Onların birbirlerine en fazla bilgi hakkında yürüttükleri tartışmalar vesilesiyle yaklaştığı söylenebilir. Örneğin bilginin imkânsızlığı hususunda Protagoras ve Gorgias ortak bir kanaate sahiptir. Bununla birlikte, bu iki isim, bilginin imkânını reddederken tamamen farklı gerekçelere dayanmaktadırlar. Protagoras’ın bilgiyi inkâr etmesine neden olan şey doğru ile yanlışı birbirinden ayırmamızı sağlayacak bir ölçütün bulunmayışıdır. Oysaki Gorgias nihilist bir yaklaşımla varlığı yadsıdığı için bilginin imkânsız olduğunu düşünmektedir. Gorgias’ın meşhur önermeleri ile ifade etmek gerekirse: hiçbir şey yoktur, olsa da bilemezdik, bilsek de başkalarına aktaramazdık (Sprague, 1972, s. 42). Bu önermelere şöyle bir ilavede bulunmak da mümkün gözükmektedir: Bildiklerimizi başkasına aktarabilseydik bile, aktardığımız kişinin bizimle aynı fikre sahip olduğundan asla emin olamazdık.

Devlet ve hukuk meselesinde sofistler arasındaki makas daha da açılmaktadır. Protagoras ve Antiphon bugün “toplum sözleşmesi” olarak isimlendirilen bir fikri benimsiyor ve insanların eşitliğine vurgu yapıyorken sonraki sofistlerden bazıları, örneğin Kallikles, toplumsal hayattaki çatışmaya, bireyler arasındaki güç mücadelesine daha fazla yer ayırmaktadır. Thrasymachus’a göre, hukukun en temel nosyonu olarak kabul edilen adalet yasalara uymaktan ibarettir. Yasa ise hâkimlerin yargıladıkları kişilere kendi iradelerini zorla kabul ettirmelerinin bir ifadesidir. Başka bir deyişle, yasa, iktidarın güç ve iradesinin tecessüm etmiş halidir. Bu nedenle, devlet ancak bir güç kavgasına dayalı olarak açıklanabilir. Protagoras’ın benimsediğine benzer bir toplumsal sözleşme fikrinin herhangi bir geçerliliği yoktur. Öte yandan, Kallikles de tıpkı Thrasymachus gibi düşünmektedir. Ona göre, insanları adaletli olanlar ve adaletli olmayanlar diye ikiye ayırmak yerine, zekiler ve aptallar olarak ikiye ayırmak gerekir. Zekiler kendi iradelerini aptallara dayatmanın çok kurnazca yollarını bulurlar (Von Aster, 2015, s. 104). Bu yol kimi zaman ahlak, kimi zaman ise din şeklinde tecelli etmektedir. Ahlak, zayıfların güçlüleri ellerindeki gücü kullanmaktan alıkoymak için ürettikleri bir kavramdır. Güçlüler ancak aptal olduklarında bu kavramın etkisi altında kalır ve güçlerini kullanmaktan vazgeçerler.

Sofistlerin felsefe tarihine kazandırdıkları en önemli tartışmalardan biri de nomos (kanun) ve physis (doğa) arasındaki ayırıma dayanmaktadır.

İnsanlar din, ahlak, hukuk gibi alanları doğaya dayanarak mı inşa etmektedirler yoksa bunlar tamamen insanlar arası bir uzlaşıdan mı türetilmektedir?

Bu soruya hemen her sofist kendince cevap vermiştir. Antiphon’un bu kapsamda söyledikleri oldukça dikkat çekicidir. Ona göre, toplum içerisinde insanlar belirli uzlaşımlara dayalı olarak üretilen kanunlara tabidirler ve doğru olan bu kanunlara uymak ve insanların uymasını sağlamaktır. Fakat yine de doğanın kendisini öncelemek gerekmektedir. Kanunların buyrukları keyfî bir şekilde belirlenmektedir, doğanın buyrukları ise zorunludur (Kranz, 2014, s 207). Uzlaşı bir noktada şu anlama gelir: Zorunluluk olmadığı için, kanunların hayata aktarılmasında istisna kabul edilebilir. Kimsenin görmediği bir anda, yapılmaması gerektiği hususunda üzerinde bir uzlaşı sağlanmış herhangi bir eylemi gerçekleştiren biri ceza almaktan kurtulabilir. Fakat doğanın yasakladığı herhangi bir eylemi gerçekleştiren biri, kendisini birilerinin görüp görmemesinden bağımsız olarak, bizzat hakikatle yüz yüze olduğu için kötü bir şey yapmış kabul edilir. Antiphon toplumun iyi kabul ettiği şeylerin çoğunlukla doğaya aykırı olduğunu düşünmektedir. Örneğin toplum içerisinde saygınlık soyla birlikte düşünülür. Soylu olanlara saygı duyulur. Soylu olmayanların ise aynı saygı duygusunu uyandırdığını söylemek zordur. Oysaki doğaya bakıldığında bütün canlıların eşit olduğu görülür. Doğada soyluluk diye bir şey yoktur. Bu bakımdan kimse kimseye üstün değildir (Kranz, 2014, s. 207).

Hippias açısından da aynı şey geçerlidir. Ona göre, kanun doğada olmayan pek çok şeyi, doğaya rağmen, zorla yaptırır (Kranz, 2014, 209). Bu nedenle, insanların vatandaşlığı, eşitliği gibi toplumsal unsurları uzlaşıdan değil doğadan türetmek gerekir.

Kallikles ise nomos ve physis arasındaki karşıtlığı daha açık ifadelerle teşhis etmekte ve tercihini physisten yana kullanmaktadır. Ona göre, kanunları toplumun çoğunluğunu teşkil eden zayıflar koymaktadır. Onların kanun yaparken göz önünde bulundurdukları temel ölçüt aslında bizzat kendi çıkarlarıdır. Zayıflar, güçlü olanların daha fazla güce sahip olmasını engellemek için, fazla olanı istemeyi kötü diye nitelendirmekte ve başkalarından daha fazla şeye sahip olma arzusunu insanın en kötü yanı olarak görmektedirler. Fakat, diye düşünmektedir Kallikles, yeteneklinin yeteneksizden daha fazla şeye sahip olması bizzat doğanın belirlediği bir kuraldır. Dolayısıyla, bir şeylere sahip olan birinin, daha fazlasına sahip olmayı arzu etmesi doğaldır, tıpkı bunlara fiilen sahip olması gibi. Başka bir deyişle, doğa azla yetinmeyi değil, daha fazlasına sahip olmayı gerektirir. Bu nedenle, güçlünün zayıfa hükmetmesi ve ondan daha fazla şeye sahip olması meşru bir durumdur. Bunun ahlak dışı, çirkin, kötü olarak nitelendirilmesi tamamen zayıfların kendi konumlarını güçlendirmek üzere başvurdukları bir yanıltmacadır. Daha fazlaya ulaşmak yerine, azla yetinmeyi tavsiye etmek aslında doğaya karşı çıkmaktır. Asıl olan hırslarımızı gemlemek değil, onları alabildiğine tatmin etmektir. Hırsların peşinde olduğu şeyleri elde etmek doğanın bir gerekliliğidir. Toplumun çoğunluğunu oluşturan, kendi beceriksizlikleri dolayısıyla elde edemedikleri şeylere bakan ve bunlara ulaşamamanın verdiği hayal kırıklığını yaşayan güçsüzler, bu hayal kırıklığını hiç kimsenin o şeylere sahip olamadığını görerek gidermeye çalışırlar. Kendi arzularını tatmin edemeyecek, haz elde edemeyecek konumda bulundukları için ölçülü olmayı ahlaki bir kural olarak belirlerler. Oysaki olması gereken, hazzın ve arzunun gemlenmemesi, insanın arzuladığı şeyleri elde etmesidir. Kendimizi şeylerden mahrum bırakarak değil, bolluk içinde yaşayarak, dilediğimizi yaparak, kayıtlardan kurtularak, yani özgürleşerek erdemli ve mutlu olabiliriz (Kranz s. 209-212). Bu yaklaşım, sofist kavramına neden negatif bir anlam yüklendiğinin bir diğer kısmî açıklamasını sunmaktadır. Sofistler nomos-physis arasında bir ayırım gözettikleri ve physisi önceledikleri için müesses toplumsal nizama bir tehdit teşkil etmeye başlamışlardır.

Onların din hakkındaki yaklaşımlarında da nomos-physis ayırımının izlerini görmek mümkündür. Örneğin Prodikos, insanların kendilerine yararı dokunan şeyleri tanrılaştırdıklarını düşünmektedir. Ona göre, şaraba Dionysos, suya Poseidon, ateşe Hephaistos adının verilmesi tamamen bu gerekçeye dayanmaktadır. Dua ve ibadetin ortaya çıkışını da bu şekilde açıklamak gerekir. Bunlar, insanlar arası uzlaşının birer sonucudur. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, suyun, ateşin ya da şarabın tanrısal nitelikleri yoktur. Bunlar doğal unsurlardır. Ve doğanın kendisinde tanrısallık mevcut değildir. Suya, şaraba, ateşe tanrısallık atfetmek, insanların bunlardan elde ettiği faydaya dayalı olarak yaptıkları bir şeydir (Kranz, 2014, s. 212). Kritias’a göre de, Tanrı karşısında hissedilen korku, tamamen bir kurnazlığın ürünüdür. Bir kurnaz zekâ, insanların eylemlerinin korku ilkesi doğrultusunda biçimlendirilebileceğini keşfetmiş, onları Tanrı korkusu ile yönlendirmeyi arzu etmiş (Kranz, 2014, s. 213) ve bunu başarmıştır. Protagoras’ın tanrıların varlığı hakkındaki şüpheciliği de hatırlanacak olursa, sofistlerin din anlayışının agnostisizm ve ateizm arasında gidip geldiği iddia edilebilir. İlkçağ Felsefesi–AÖF Yayınları /Dr.Öğr.Üyesi Fatih TAŞTAN

« Son Düzenleme: Aralık 12, 2021, 08:01:29 ÖÖ Gönderen: P_zar »

P_zar

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 47
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #33 : Aralık 14, 2021, 11:12:09 ÖÖ »
Mit Kavramı ve Mitoloji
 
Yunanca mythos kelimesinden gelen mit, anlatı, öykü, efsane gibi anlamları içinde barındıran söylenen ya da işitilen söz olarak tanımlanabilir. Herodot’un deyişiyle tarih değeri olmayan güvenilmez söylence, Platon’a göre ise gerçeklerle ilişkisiz, uydurma masaldır. İnsanlığın bilinen en erken anlatılarını oluşturan mit kavramı için tek ve kesinlik içeren bir tanım yapabilmek oldukça zordur. Arkaik toplumların birbirini bütünler nitelikteki anlatıları, karmaşık bir kültür gerçekliğinin izlerini taşır. Pierre Grimal, mit kavramını “dünyanın mevcut düzeninden önceki bir düzenini konu alan ve yerel ya da sınırlı bir özelliği değil de, eşyanın doğasına ait organik bir yasayı açıklamayı amaçlayan anlatı” olarak açıklamaktadır. Grimal’ın tanımı, mitlerin dünyanın düzeni ve kozmik anlamla ilişkili olduğunu ortaya koyan niteliktedir.
 
Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren mit kavramı, yaygın anlamıyla yani “uydurma”, “kurmaca” olarak ele alınmak yerine, arkaik toplumlarda anlaşıldığı biçimiyle tanımlanıp anlamlandırılmaya başlamıştır. Çünkü ilksel toplumlarda mit, “gerçek bir öykü”yü belirtir ve kutsal kabul edildiği için yaşamsal bir değer taşır. Arkaik toplumların mit anlayışını kavramak, çok katmanlı bir olguyu tanımlayan mitin derinlikli incelenmesini gerektirir.
 
Birbirinden farklı ama aynı zamanda birbirini bütünler nitelikteki bakış açılarına göre ele alınıp yorumlanabilen mit, son derece karmaşık bir kültür gerçekliğidir. Mit, en eski zamanda, ‘başlangıç’taki masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı, kutsallık atfedilen bir öyküyü anlatır. Bir başka deyişle, doğaüstü varlıkların etkisiyle kozmosun ya da kozmosun yalnızca bir parçasının dolayısıyla bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğinin aktarılışıdır. Bu tanımlama biçiminin gösterdiği gibi, mit, her zaman bir ‘yaratılış’ın öyküsüdür: bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl var olmaya başladığını anlatır.
 
Mitlerin yalnızca dünyanın ve dünya üzerindeki canlıların kökenini anlatmakla kalmadığını belirten Mircea Eliade, miti tanımlama denemesini şu sözlerle sürdürür: “Mit, insanın bugün içinde bulunduğu duruma gelmesine kadar olup biten bütün önemli olayları da anlatır; bir başka deyişle onun ölümlü, cinsiyetli, toplum halinde örgütlenmiş, yaşaması için çalışması gereken ve belli kurallara göre çalışan bir varlık durumuna gelmesine kadar gerçekleşen önemli olayları anlatır. Eğer Dünya varsa, eğer insan varsa bunun nedeni doğaüstü varlıkların başlangıçta yaratıcı bir etkinlik göstermiş olmasıdır.” Bu yaklaşımdan hareketle modern insanın tarih algısı ile arkaik insanın mit algısı arasında benzerlik kurulabilir. Öte yandan mitlerin yinelenebilirlik özelliği, mit ve tarih arasındaki en keskin ayrımdır. Nitekim mit, dünyanın ve insanın dünyadaki yaşama biçimin bir açıklaması olmakla birlikte aynı zamanda gerçekleştirilen ritüeller aracılığıyla yinelenme işlevine de sahiptir.
 
Mitlerde konu edilen zaman kavramına değinmek gerekir. Bu noktada yine tarih ile mit arasındaki ayrımlardan biri karşımıza çıkar. Mitlerde anlatılan olaylar, kronolojik zamana değil de en eski, olayın ilk olarak gerçekleştiği Zaman’a ilişkindir. Tam da bu nedenle bu kökenin ait olduğu zaman, olağanüstü ve kutsal kabul edilir. Bütün bu özellikleri bağlamında masal ve efsane gibi anlatılardan ayrışan mit, insan uygarlığının temel unsurlarından biridir. Eliade’nin sözlerini izlersek, “Mit, boş bir olaylar dizisi değildir, tersine sürekli başvurulacak olan yaşayan bir gerçekliktir; soyut bir kuram ya da imgeler gösterisi değil ama, ilksel dinin ve pratik bilginin gerçek bir düzenlemesidir.”
Mit kavramının içinde barındırdığı anlamları genel olarak aşağıdaki maddeler halinde tanımlamak mümkündür:
 
• Mit, genellikle doğaüstü varlıkların müdahaleleriyle gerçekleşen öykülerden oluşur.
• Bu öykü, kesinlikle gerçek (çünkü gerçeklerle ilgilidir) ve kutsal (çünkü doğaüstü varlıklar tarafından yaratılmıştır) olarak kabul edilir.
• Mit her zaman için bir yaratılışla ilgilidir, bir şeyin nasıl yaşama geçtiğini anlatır; işte bu nedenle de, mitler insana içkin her anlamın, duygunun, davranışın, eylemin örnek tiplerini oluşturur.
• İnsan, miti bilmekle nesnelerin kökenini de bilir.
• Mit, kronolojik zamana değil, her şeyin başlangıcındaki Zaman’a aittir.
• Ritüeller aracılığıyla mit, yinelenebilir bir işleve sahiptir.
• Evrensel anlatı ve yinelenme motifi, mitlerin temel unsurlarıdır.
 
Mitoloji sözcüğünün etimolojisinde Antik Yunanca’da ‘söz’ü karşılayan üç farklı sözcüğün varlığı dikkati çeker: Mythos, epos ve logos. Nitekim Yunan mitolojisi üzerine dilimizdeki başlıca metinleri kaleme almış isimlerden biri olan Azra Erhat, Yuhanna İncili’ndeki “Başlangıçta Söz vardı” tümcesine atıfta bulunarak, bunu Platon duysa, hangi söz diye sorar diyerek başlar kitabının önsözüne. Bu noktada anılan üç farklı sözcüğün anlamları arasındaki ayrışmalara değinmek, mitolojiyi tanımlamak açısından yararlı olacaktır. Mythos, söylenen ya da duyulan sözdür; bu nedenle de masal, öykü, efsane ya da söylence olarak karşılığını bulur. Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen sözü tanımlayan epos, şiir, destan, ezgi gibi edebi metinlerde dile gelen sözdür. Logos ise gerçeğin insan sözüyle dile gelişidir; evren, dünya ve insana içkin yasal düzeninin tanımıdır. Herakleitos’un varlık anlayışının temelini oluşturan bu kavram, evreni düzenli bir bütün olarak kuran temel ilkeyi tanımlamaktadır. Logos, tek bir sözcükte aslından birden çok sözcüğün bileşkesini barındırır: söz, düşünce, akıl, oran, ölçü, argüman, söylem...
 
Sözün karşılığı olan bu üç sözcük bir bütün olarak ele alındığında, mythos ve epos sözcüklerinin anlamsal açıdan yakınlık içinde olduğu, logosun ise doğrudan ‘gerçek’le ilişkilendirildiği görülür. Mythos ve epos birbirini içeren ve etkileşim halinde olan söz’e denk düşer. Bir anlamda mythos, eposun özünü oluşturur, mitin ölçülü, şiirsel biçimidir. Oysa ki logos, yasa niteliğinde bir sözün karşılığıdır ve bundan dolayı bilimi tanımlayan bir ek halini almıştır (logos-logia). Mitoloji (mythologia) de etimolojik olarak mythos ve logos sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Dolayısıyla söz’ü karşılasa da anlam açısından birbirinden keskin biçimde ayrılan iki kavramı bir araya getirmektedir. Burada konu edilen söz, artık sözlü gelenekten yazıya geçirilmiş olan, ozanların yazı aracılığıyla aktardıkları sözdür. Bu bağlamda mitoloji iki biçimde açıklanabilir. İlksel kültürlerin evreni ve insanı tanımlama çabalarının ürünü olan doğaüstü karakterler ve olayların oluşturduğu mitler bütünü olan mitoloji, aynı zamanda ilksel kültürlerin ürettiği mitler bütününü sistemli bir biçimde inceleme ve yorumlama bilimidir. Sanat Tarihi Ve Mitoloji - Dr. Öğr. Üyesi Serap Yüzgüller/İst. Üni. Açık Öğretim Kitabı)

zgnrsn-R

  • Yoğun Katılımcı
  • *****
  • İleti: 520
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #34 : Aralık 17, 2021, 11:11:31 ÖÖ »
"Felsefe Söyleşileri" tv programında 86. bölümde platon dönemi anlatılırken tüm bilinebilirler "Âlem" olarak açıklandı. ilk çağ filozoflarının bu âlemi maddi (evren) ve ruhsal dünya olarak tanımladıkları Her ikisini "maneviyat" kapsamına aldıkları belirtildi. Güncel bilgilerimiz, organizma canlılığının ve ruhsal etkinliklerimizin temelinde "enerji" nin olduğunu sezdiriyor. Geç antik dönemde "enerji" nin henüz tanımlanmamış olduğunu anlayabiliyoruz.
Kendi öz muhakemesini kullanmayanların hedefi/akıbeti, olgu/olayı çözümlemek yerine "kandırılmak" olabilir.

P_zar

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 47
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #35 : Ağustos 31, 2022, 06:06:17 ÖÖ »
Stanford Felsefe Ansiklopedisi: https://plato.stanford.edu/contents.html

« Son Düzenleme: Ağustos 31, 2022, 06:07:28 ÖÖ Gönderen: P_zar »

P_zar

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 47
Ynt: Paylaşmak istediklerim.
« Yanıtla #36 : Ağustos 31, 2022, 06:17:11 ÖÖ »
Kraliyet Felsefe Enstitüsü;

Yotube Kanalı: https://www.youtube.com/user/RoyIntPhilosophy/videos