Gönderen Konu: Arayan ve duran...  (Okunma sayısı 568 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

oe_

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 160
Arayan ve duran...
« : Kasım 23, 2018, 02:12:33 ÖÖ »
Eşitlikler/Eşitsizlikler

Her şey buradan çıktı işte. Kendisi asla haksızlıklara tahammül edemezdi. Onun içindir ki içinde çok güçlü bir istek vardı, her şeyin eşit olduğunu görmek için. Ama hayat haksızlıklarla doluydu. Anlamak için hocasına gitti çekirge…

- Anlaşılıyor ki bir derdin var çekirge. Söyle bana.

- Hocam tüm varlıklar eşit midir?

- Tümüyle eşit olmak demek aynı olmak demektir.

- Evet

- Herşeyin aynı olması ise her şeyin ‘tek’ olmasını gerektirir.

- Evet. Peki öyle midir?

- Kesinlikle öyledir…

- Ama niye hiç eşitlik göremiyorum ben bu dünyada. Hep bir hiyerarşi var, birbirinin aynı iki şey bile göremiyorum.

- Göremezsin

- Öyleyse niye her şey eşit ve tektir diyorsun.

- Çünkü öyle

- Öyleyse gördüğüm eşitsizlikleri nasıl açıklıyorsun.

- Sen nasıl açıklıyorsun

- Açıklayamıyorum

- Ben de.

- Öyleyse niye sen hocasın ben çekirgeyim.

- Yer değişelim mi istiyorsun. Ok. Sen hoca ol ben çekirge.

- Tamam. Şimdi ben hocayım, sor bakalım…

- Hocam siz evrenin adaletli olduğuna inanır mısınız?

- Nasıl yani

- Yani her varlığa eşit haklar eşit şanslar tanınmış mıdır?

- Öyle olmasa böyle bir evrende bulunmak istemezdim.

- Peki bu varlıklarda bir özlem var mıdır, bütünlük özlemi, yoksa bütün müdürler gerçekten?

- Belki bütündürler, ama öyle gözükmezler ve hissetmezler çoğu zaman. Hep hissetmek isterler. Bu da bir özlem tabii…

- Yani öyleler ama gene de ararlar. Kendilerini yakalamaya çalışırlar.

- Evet hep yaparlar bunu.

- Peki yapmasalar da olur muydu? Ben nasıl olsa oradayım deseler, bunu da bilseler, hala neden yaparlar?

- Durmak, bütün arayışların sonu. Her şeyi denemek ve her şeyden ümidi kesmek.

- Evet durmak. Peki aramaya başlamadan önce de durmuyor muydu onlar?

- Duruyorlardı. Ama iki duruş farklı olabilir.

- Nasıl yani.

- Biri arıyor ve duruyor, öbürü bütünlüğü aramak ne bilmiyor, hiç yapmamış ve duruyor.

- Her şey denenebilir mi?

- Sonsuz iseler sonsuza kadar sürer.

- Sonsuz bir yolda yürüyen adım atmış mıdır?

- Atmamıştır. Tüm adımlar yerinde saymaktır.

- Öyleyse arayan da aslında duruyor. Arayan aradığı anların içerisinde de duruyor. Seslerin tabanında sessizliğin olması gibi.

- Evet duruyor. Her an duruyor.

- O zaman arayan hem arıyor hem duruyor. Arıyor ve duruyor.

- Evet öyle de denebilir.

- Peki duran da aynı zamanda arıyor olabilir mi?

- Arıyorsa bile bunun farkında değildir.

- Farkında olmadan arayabilir mi?

- Diyelim ki farkında olmadan arayabiliyor olsun, neyi aradığını biliyor mu veya diyelim bulsa anlar mı, tanır mı onu?

- Ama diğeri de zaten bulamayacak demedik mi? Yol sonsuz ise eğer…

- Ama o ararken durduğunun da farkında. Yol sonsuz ise burası ile orasının aynı olduğunun da farkında.

- Bu kavramlar iyi hoş da ben bu dünyada karşılığını bulamıyorum.

- Çünkü yok zaten karşılığı.

- Nasıl bir şey bu sonsuz

- Her şeyi bir yapan bir şey…

- Her şey bir olunca tartışacak ne kavram kalır ki?

- Kalmaz zaten. Tüm göreceli dünya biter.

- Ne kalır geriye

- Bildiğin hiçbirşey kalmaz

- Yani hiçbirşey kalmaz, hiçlik mi kalır

- Hiçlik de kalmaz

- O zaman bunları anlamak insana ne katar ki

- Kendini

- Biraz abartılı oldu gibi, ben bağlantıyı kuramadım

- İnsan doğduğu andan beri boşluktadır, bir yaşam kullanma kılavuzu verilmez eline, nerden geldiğini de bilmez, nereye gittiğini de.

- Öyle gibi. Arayarak bunları mı bulur?

- Hayır

- Ya ne peki

- Bulunacak bir şey olmadığını anlar.

- Bunun için mi tüm arayış. O zaman duran pek de bir şey kaybetmiş sayılmaz.

- Yani duran bunu bilmekte midir?

- Bilinçli olarak bilmese bile içsel olarak anlamış ki duruyor, arayan’a ne kazandırır ki bunu bilmek.

- Bu basit bir şey midir? Bunu bulmak. Bilinecek hiçbirşey olmadığını bulmak?

- Çok mu zordur. Yahu abartma. Resim yapıyorum deyip, sonunda boş bir sayfa uzatmak değil de nedir bu? Zor bir resim midir bu?

- Hehe, boşluğun resmi bu, öyle değil mi?

- Başka ne olabilir. Kağıt bomboş.

- Doluluğun resmi de olabilir.

- Nasıl yani

- Sonuçta sayfanın her yeri beyaz diye boş olduğu sonucuna nasıl varabilirsin ki?

- Gözüküyor da ordan…

- Baştan siyah kağıtla başlayıp, komple beyaz boya ile boyanmış olamaz mı?

- Ne demek bu?

- Olası her tür çizginin, şeklin sayfada olması demek.

- Tüm sonsuz olasılıkların.

- Evet.

- Her şeyi yaşamış olmak, her şey olmak… Bu mümkün mü?

- Değil

- Öyleyse arayan boşuna uğraşıyor. Sayfayı dolduramaz.

- Peki duran kendi sayfasını boş sayabilir mi?

- Nasıl yani?

- Onun sayfası tümden temiz midir? Çizikler yok mu?

- Öyle olsa sıfır olurdu ki, hiçbir deneyim yaşamayıp, hissetmeyip, düşünmemiş olması gerekirdi.

- Demek ki durmamış o da.

- Evet duran yok. Durmak mümkün değil.

- Sadece kağıdı yavaş dolduruyor.

- Yavaş mı neye göre yavaş. Hem belki durmak mümkün. Eğer hep daha önce çizdiği çizgilerin üstünden giderse, aynı deneyimleri tekrar ederse.

- Evet epey yavaşlayabilir ama duramaz. Çünkü bu sefer de aynı olan deneyimlerin sayısı artıyor. O çizgi kalınlaşıyor.

- İyi durmasın o zaman. Hem niye durması gereksin veya bunu istesin ki?

- Ben de bunu diyorum zaten. Arayan da arıyor, duran da arıyor. Veya arayan da duruyor, duran da duruyor.

- Ee, ne var bunda. Ne güzel işte. Hepsi aynı sonuçta.

- Evet sonuçta aynı. Yani sonsuzlukta. Ama ya şu an?

- Şu an da sonsuzlukta değil miyiz?

- Öyleyiz.

- O halde sorun ne?

- Biz bunu biliyoruz.

- Bilmeyen biri ne kaybediyor ki?

- Bir şey kaybedemeyeceğini bilmiyor.

- Ee n’olmuş.

- Kaybedebileceğini sanabilir.

- Sanarsa ne olur?

- Kaybedebilir.

- Hadi ya. Biz kaybedemeyeceğine eminiz ama.

- Gece karanlıkta bir ip görüp yılan sanan biri korkmaz mı?

- Korkabilir.

- Gerçek bir şeye korkmak ile sahte bir şeye korkmak farklı mıdır?

- Değildir, bilmediği için ikisine de aynı şekilde korkar zaten.

- Peki gerçek bir şeye üzülmek ile gerçek olduğu sanılan bir şeye üzülmek farklı mıdır?

- Değildir, ikisine de aynı üzülürüz.

- Peki üzülmek gerekli değilse ve üzülüyorsak bu boşa bir üzülme midir? Bir kayıp değil midir?

- Boşa gibi gözüküyor. Ama belki de değildir.

- Nasıl yani?

- Üzülen kişi, neden üzücü şeyler yaşamak zorunda olduğunu sorgulayacaktır.

- Yani aramaya başlayacak.

- Evet başlayabilir. Ama ne bulacak sonunda gene hiçbirşey. Boş kağıt.

- Hayır dolu kağıt. Hiçbirşey değil sonsuzluk.

- Ama bunun bulunamayacağını, sonsuz deneyimi sonsuza kadar yaşamak gerektiğini ve hiçbirinin işe yaramadığına ancak ondan sonra karar verilebileceğini bulmuştuk.

- Hiçbiri işe yaramıyor mudur, bu deneyimlerin?

- Evet yaramıyor işte ki, onlardan bir medet bulamamış arayan.

- Tek tek işe yaramıyor olabilirler. Ama hepsi birlikte arayanın bir şey bulamayacağını ispatlıyorlar.

- Bu imkansız. Böyle bir ispat yapılamaz. Sonsuza kadar sürer bu.

- Hem sürer hem sürmez.

- Nasıl yani?

- Bak şimdi sayılar sonsuza giderler. Sonlarını bulmak mümkün değildir. En son sayıyı söylemek mümkün değildir, öyle değil mi?

- Evet ben de onu diyordum

- Peki, o vakit şunu sorayım. Sayılar nasıl ortaya çıkmıştır?

- Nasıl nasıl ortaya çıkmıştır. Çıkmıştır işte.

- İki nedir?

- İkidir

- Hayır iki tane birdir.

- Ne fark eder ki?

- Etmez

- Öyleyse niye kafa ütülüyorsun

- Buruşukluk vardı

- Efendim?

- Yok bişey

- Bence de yok zaten, her şey koca bir yokluk, boşluk hiçlik

- Söyle de rahatla.

- Rahatladım bile…

- Ne mutlu sana

- Hadi çıkar baklayı da sen de rahatla, neden ikiye iki tane bir demek, daha işine geliyor?

- Üç ise üç tane birdir.

- Ee belli bu zaten. Bütün sayılar bilmemkaç tane birdir.

- Peki şimdi bütün sayıları veriyorum önündeki tepsiye. Al doldurdum hepsini. Sonsuzluğa kadar.

- Ne tepsisi

- Varsayılan tepsi

- Eh varsayalım bakalım

- Şimdi ‘bir’i alıyorum ordan. Geriye ne kaldı?

- Hiçbirşey.

- Çünkü bütün sayılar bir sayesinde vardılar.

- İyi bak bakalım sonsuzluk kalmış mı orada.

- Kalamaz, çünkü ona giden yolda kalmadı. Sayılar yok, artmıyorlar ki, gidebilsinler.

- Ee o zaman ben derim ki, sonsuzluk bir’dir. Çünkü bir’i alınca sonsuzluk da kalmıyor.

- Ee n’olmuş?

- Ne vurdumduymaz, heyecansız kitlesin yaw sen böyle? Dur bi tane vurayım da duyacan mı bakalım?

Kütt!!

- Ah ne vuruyorsun be?

- Bak heyecanlanmaya başladın. Tıpkı durana gelen hayat darbeleri gibi…

- Yani duran, durmasa daha az darbe mi yiyecekti?

- Taş yuvarlaklaştıkça daha pürüzsüz akar.

- Kasıt var hakem bey, ben durmak istiyorum, darbe falan da istemiyorum.

- Yağmur yağıyorsa ıslanırız.

- Bir şeyin altına da girebiliriz.

- Ben de onu diyorum.

- Ama yağmur kasıtsız yağıyor.

- Darbeler de kasıtsız belki. Denk geliyor. Önlem varsa sorun yaşanmıyor, yoksa darbe.

- İyi de neden darbe bunlar. Ben darbe marbe istemiyorum.

- Önlem yoksa onlar darbe. Evde isen yağmurda dışarıyı seyretmek zevkli olabilir.

- Başkalarının acılarından zevk mi alacağım yani

- Hayır. Sadece basitçe yağmur yağıyor. Bazıları onu karşılayabiliyor ve hatta varlığından haz alabiliyorlar., diğerleri için bu bir sorun. Yağmur esas olarak ne haz ne sorun.

- Bence dışarıda olanlara da önlem almayı gösterebilmek gerek. Onlar da haz alsınlar.

- Tabii ki. Bunda bir sorun yok. Tabii bu da ayrı bir arayış.

- Niye ki?

- Durarak başkalarına önlem almayı nasıl anlatabilirsin?

- Anlatamam sanırım. Hatta olasılıkla, önlem almanın anlatılması gerekenlerden biri olurum ben de.

- İyi de yağmur esas olarak neden var?

- Ben senin kafana niye vurdum?

- Dikkatimi çekmek için…

- Başka?

- Bir şeyi anlamamı istiyordun.

- Ee, öyleyse?

- İyi de hep bir şey anlatmak istediğinde böyle çılgın gibi tepinip bana vurman mı gerek. Adam gibi söyleyemez misin?

- Tamam da beni delirttin duyarsızlığınla

- Yani biz de onu mu delirtiyoruz.

- Belki. Belki başka türlü dikkatimizi çekemiyor.

- Adam gibi söylesin.

- Belki adam değil o, olamaz.

- Niye?

- Adam şeklinde gelse, bu sefer de onun bir adam olmaması gerektiği için dinlemeyecektin.

- Başka bir yol bulsun

- Belki de olası bütün formlarla her an geliyor ve sen kaale almıyorsun.

- Kardeşim bana bunu anlatmanın makul bir yolu yok mu?

- Bilmem.

- Hem ben bunu anlamayı istiyor muyum bakalım. Kafam karıştı. Neyi anlamayı istemediğimi bile hatırlamıyorum.

- Heh he. Hah işte tam bu noktada dur. Şu an anlamayı istemeyen hatta neyi anlayacağının bile farkında olmayan bir varlıksın.

- Ee n’olmuş.

- Senin bu n’olmuşların beni öldürecek.

- Yaşıyor olman hata.

- Bir süre daha idare etmek zorunda kalacaksın. Sonra yaşamıyor olacağım.

- Sorun değil.

- Seni üzmeyi hiç istemem.

- Üzmüyorsun, devam et.

- Madem öyle istiyorsun. Bak şimdi. Şu son noktadaki varlığa bak; anlamayı istemeyen hatta neyi anlayacağının bile farkında olmayan bir varlık. Diğer tarafta da anlamaya çalışan ve giderek anlayan bir varlık. Duran ve arayan konusuna geri döndük şu an.

- Eee

- Şimdi de bir büyük parantezi daha kapatacağım ve bir dışa daha çıkacağız: Başlangıç konumuz neydi: Eşitlik.

- Evet

- Şimdi bu son iki varlık eşit midir?

- Özde kesinlikle, hatta tek onlar, aynı şey hepsi.

- Hiç itirazım yok. O zaman arayan boşa çabalıyor.

- Evet boşa çabalıyor.

- Peki adalet nerede o zaman. Biri çabalıyor, öbürü çabalamıyor ve eşitler? Biri önündeki sınava hazırlanıyor, öbürü takmıyor ve aynı notu alsınlar, aynı deneyimi yaşasınlar öyle mi?

- Benim kafama yağmur damlaları düşerken neredeydi adalet?

- Öbürü tente yaptı ama, sen de yapsaydın. Sen yağmura lanet ettin.

- O zaman, darbelerden korunmanın yolları var. Ama hala neden darbe var konusunu açıklamıyor bu.

- Bir ‘anlaşılmayı bekleyenimiz’ var belki.

- Yaw kardeşim ben anlamak da istemiyorum, darbe de istemiyorum belki. Hepsi yerin dibine batsın.

- Belki de istiyorsun.

- Hiç de öyle bir şey istemedim.

- Hayatında hiçbirşeyi anlamak istemedin mi?

- Tabii bazı şeyleri istedim ve anladım da. Ama yeter gayrı, zorla güzellik olmaz. Sadece anlamak istediğim kadarını anlamak istiyorum.

- Zaten o kadarını anlıyorsun belki de.

- O zaman benim içimde benden başka bir ben mi var ki de, benim istediğimden daha fazlasını anlamak istiyor. Artık darbe marbe istemiyorum. Yumuşak yumuşak anlamak istiyorum.

- Ne kadar yumuşak

- Hiç rahatsız etmeyecek kadar yumuşak

- Hoşuna da gitsin istersen

- Hiç fena olmaz.

- Ya darbeler n’apıyor?

- Ne yani, hoşuma gitmeye mi çalışıyorlar da ben mi anlamıyorum.

- Evet anlamıyorsun, bu yüzden hoşuna gidemiyorlar. Hoşun ile aranda sen duruyorsun.

- Öhem, du bi düşüneyim.

- Nasıl istersen

- Yaw ben arada durmak istemiyorum, direk hoşumun çanağına boşaltsınlar tüm deneyimleri. Ben sürekli zevkten dört köşe, hazdan sekiz köşe gezeyim.

- Gez banane.

- Ama gezemiyorum. İlle de olmuyor sürekli.

- Senin için ne yapabilirim?

- Neden olmuyor söyle?

- Nedenini bilmiyorum.

- Gördün mü bak, olmuyor işte yardım edemiyorsun.

- Yardım edilmek istiyor musun?

- Tabii ki.

- Yağmur için tente yapan adama baktın mı?

- Umursamadım.

- Sen yardım isteyebilmek için kendi kendine yardım ettin mi?

- Bu neden gerekli olsun ki? Ben direkt olarak hertürlü yardımı istiyorum.

- Hertürlü yardımı istediğine emin misin?

- Niye istemeyeyim ki?

- Unutma yağmur da bir yardımdı, anlayış kazanman için. Ama onu istemiyordun.

- Beni rahatsız edecek türde yardımları istemiyorum, keyfimi bozmadan yardım etsinler.

- Nelerden rahatsız olursun?

- Hemen hemen her şeyden. Bazan sebep olmadığı halde de kıl kaparım.

- Ne güzel.

- Şaka yaptım yaw. Bir sorunum olduğunu gördüklerinde yardım etsinler işte.

- Niye etsinler?

- Hayda doğru ya, niye etsinler?

- Sen başkalarına yardım ediyor musun veya sana yapılmasını istediğin yardımı hak ettin mi?

- İlle hak etmem mi lazım. Hiçbirşeyi karşılıksız yapmazsınız zaten.

- Bana niye kızıyorsun. Ben bir şey yapmadım ki.

- Ben de yapmadın diye kızıyorum zaten.

- Kızmaya hakkın var mı?

- İlle ona da hakkım olması lazım değil mi?

- Sana ufak bir şey hatırlatayım, başlangıçta eşitlik, adalet, hak hukuk, gak guguk konularından bahsediyorduk.

- Evet gak guguk. Hatırlıyorum. Bir süredir şaka yapıyordum.

- Eminim.

- Demek ki, arayan ile aramayan özde bir ve görünüşte ayrılar. Peki biz özde miyiz, görünüşte miyiz?

- Esas olarak özdeyiz, görünüşte de görünüşteyiz.

- Ne güzel…

- 3 ve 5 esas olarak içlerindeki sonsuzluktan dolayı özde aynı ama görünüşte farklı.

- Ne güzel. Peki biz hangisini deneyimliyoruz.

- Özde aynılığı görünüşte farklılığı deneyimliyoruz diyeceğim sanıyorsun değil mi?

- Demezsen darılırım.

- Maalesef özde, yani birlikte farklılık yoktur. Tabii deneyim de…

- Ama oldu mu şimdi ya…

- Olmaz mı?

- Olmaz, başlarım ben böyle sonsuzluğun içine, istemiyorum hiyerarşi miyerarşi, her zaman her şey aynı, eşit olsun istiyorum.

- Ne çabuk delleniyorsun, zaten öyleler.

- Ama özde değil mi? Ne kolay bir kaçış yolu…

- Kaçıyorsam n’olmıyım…

- Ee ne peki bu öyleyse, bırak bu ayakları

- Ok, bırakıyorum ayakları. Kolları da bırakayım mı?

- Banane ne istersen bırak. İstersen hepsini bırak.

- Tamam bırakıcam hepsini. Ama sen de bırak

- Sen bırak, bırakmayan en adi!

- Ok, bye…

- Hop n’oldu, nerdesin?

- …

- Ben de bırakayım bari…

- …

- …



- Bak her şeyi bıraktık, aramızda fark yoktu, farklılık yoktu, zaten bir şey de yoktu.

- Deneyim olamaz mı yani fark yoksa. Eşitlik de deneyim olmaz mı?

- Bileşik kaplar eşitlenince akış durur.

- Ama kap kalır.

- Onda öyle ama bizimkinde kap da kalmaz.

- Hadi ya

- Total bir eşitlik her şeyi öldürür. Tüm deneyim imkansızlaşır. Evrenin ısı ölümü gibi.

- Nası yani

- Isı yüksekten alçağa akıyor ya. Tüm evren aynı ısı seviyesine gelince artık akış olmayacak. Tüm enerji artık enerji olmaktan çıkacak. Çünkü akış kalmayacak. Ne güneş kalacak ne gezegen tabii. Daha sıcak ve daha soğuk yoksa, her şey aynı sıcaklıkta ise ne kalır geriye. Her şey hareket etmek için gerekli potansiyel farkını nerden bulur.

- Yok o zaman, eşitlik bir hayal.

- Özde gerçek, ama deneyim dünyasında, görünüşte…

- Ne yapayım ben öyle eşitliği o zaman, bir işe yaramıyor ki

- Deneyim dünyasında eşit iki şey yoktur, maalesef

- De işte açıkça de, yok öyle bişey de. Niye kandırmaya çalışıp duruyorsun ki beni. Özde de yok de, öz möz yok de, ne dersen de. Valla kızmıycam. Yeterki gereksiz şeyler uydurma bana umudumu kaybetmeyeyim diye…

- Yok valla billa özde aynıyız, eşitiz, tekiz.

- Boşversene…

- Boşversekte boşvermesek de öyleyiz. Deneyim dünyası dualitiktir. Monolitik olan da monotondur adı üstünde.

- Beni avutmaya çalışma.

- Eşitlik, sonsuzluk gibi, birlik gibidir; tek bir notayla müzik yapabilir misin sen. Hep dat dat dat. Bak sıkıcı olur valla.

- Şimdi dat düt de dart dart oluyor da, ne oluyor sanki. Banane ben eşitliği istiyorum.

- Ama söylüyorum zaten, eşitlik var, hep var, her zaman var. Diğerleri geçici asıl o var…

- Nasıl var?

- Her sayının içindeki bir’ler gibi var. Önemli olan tek şey bu ‘bir’. Her şey onun sayesinde var ve onun üzerinde yükseliyor. Bakma sen görünüşe…

- Bakmayayım da ne yapayım, sen bütün varoluşunu eşitsizlik olarak deneyimle, sonra özde eşitlik varmış kimin umurunda.

- Ama ikisi de var tam şu anda. Hangisine bakacağına sen karar vereceksin.

- Bakamıyorum işte olmuyor.

- Öyleyse bakmayı öğrenmelisin.

- Öğrenirsem olacak mı?

- Evet.

- Ama sen dedin ki, hiçbir deneyim kalmaz o zaman. Ne görücem öyleyse ben?

- İkisini de…

- Ee ne fark olacak öyleyse. Sonuçta gene eşitsizliği göreceğim.

- Ama eşitliği de göreceksin. Ve onun esas olduğunu bileceksin.

- Değer mi buna?

- Değmez mi?

- Ne yapmak lazım?

- İlk yapılacak şey ne yapmak lazım onu bulmak…

- Belki de bir şey yapmak gerekli değildir.

- İyi yapma öyleyse. Ama biraz riskli.

- Ne gibi?

- ‘Durma’ ya da ‘bir şey yapmama’ yı hakkıyla yaparsan ve gerçekte bir şey yapmak gerekiyorsa, bunu unutma olasılığın var. Yani sonuçta ne yapıyor olduğunu unutacaksın. Böylelikle diğer olasılığı deneme şansın kalmayacak.

- Hangi olasılığı?

- Bak unuttun bile. Ne yapmak lazım, durmak dışında onu bulmak.

- Niye durmak dışında olsun ki

- Çünkü durmak her şeyin içinde. Sayıların içindeki bir gibi. Onu ekstra yapmana gerek yok belki. İstemesen de her anın içinde durmak var. Aynı tüm seslerin içinde sessizliğin de olması gibi.

- O zaman sessizlik ve durmak için endişelenmeye gerek yok.

- Yok tabii

- O zaman seslerle müzik yapıyoruz biz veya hareketlerle dans. Bir oyun bu…

- Evet, zevkli bir oyun.

- O zaman neden aramam gereken bir şey varmış gibi zorlayıp duruyorsun beni.

- Zorlamıyorum ki

- Ama bir şekilde zorluyor hayat beni. Bir şeyleri öğrenmeye zorluyor.

- Dans etmeyi öğrenmeye olmasın?

- Ama bana eğlenceli bir şey gibi gelmiyor, dans gibi değil, oyun gibi değil. Yapmak zorunda olduğum bir şey gibi…

- Öğrenmeye zorladığı şey …

- Evet

- … öğrenilecek bir şey olmadığı olmasın.

- O zaman niye zorluyor.

- Çünkü sen bunu bilmiyorsun.

- Ne olmuş bilmiyorsam.

- Eğer bilmiyorsan, öğrenilecek şeyler var.

- Ne gibi.

- Öğrenilecek bir şey olmadığı gibi.

- Bu bir çelişki…

- Hayır değil. Sonsuz olduğunu bilmiyorsan, sonsuz değilsin, sırf sonsuz olduğun için. Yaratan olduğunu bilmiyorsan yaratan değilsin, sırf yaratan olduğun için. Bunu yarattığın için…

- Off ya…

- Ya sonsuz tane şey öğrenmek zorunda kalırsın veya tek bir şey. Ya yaşamın sonsuz alanındaki sonsuz bilginin gerekli olduğunu sanırsın veya öğrenilecek hiçbirşey olmadığı bilgisini.

- Niye öyle olsun ki

- Demiştik sonsuz birdir, bir sonsuzdur.

- O zaman bir seçim olmaması lazım. Yani veya değil ve.

- Nasıl yani

- Hem yaşamın sonsuz alanındaki sonsuz bilginin gerekli olduğunu bilirsin hem de aslında öğrenilebilecek hiçbirşey olmadığını bilirsin.

- Anlamaya başlıyorsun :)

- Ben anladıkça senin aptallaşman şart mı :)

- Umarım değildir :)

- Hadi eski rollerimize geri dönelim.

- Hangi roller?

- Hani değişmiştik ya, hoca ve çekirge…

- Ha… iyi de ben kimdim?!