Gönderen Konu: Nietzsche  (Okunma sayısı 22817 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Nietzsche
« : Nisan 11, 2014, 11:05:54 ÖÖ »
GİRİŞ MAHİYETİNDE

Yapıtları kişinin en derin inançlarına meydan okuduğunda bile rahatsız etmeye, kışkırtmaya ve esinlendirmeye asla son vermeyen bir düşünür Nietzsche. Bir zamanlar Martin Heidegger’in de belirttiği gibi, bugün düşünen herkes, ister izinde isterse karşısında olsun, Nietzsche’nin aydınlattığı yolda veya gölgesinde düşünmektedir. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca birbirinden çok farklı yorumlamalara konu olması ve anlaşılmazlığının vurgulanması, yapıtın parçalarının, bütünle kurdukları ilişkinin doğasından, Nietzsche’nin yönteminden ve yazı dilinden kaynaklanır.Yapıt çok geniş bir alanı tarar ve karmaşık bir bütünlüğe ulaşır; parçalar çoğu zaman birbiriyle çelişkili gözükür, kullanılan kavramlar sabit ve tek tanımlı kalmaz, kategoriler sürekli olarak yeniden değerlendirilir.Nietzsche’de neyin somut neyin soyut olduğunu ayırt etmemiz zordur. Nietzsche’yi okumak onun neye karşı konum aldığını çözmekle mümkün olur ancak.


Fakat Nietzsche ilk olarak kendine karşı çıkar, ve *“İzleyicilerimizin hiç bağışlamayacakları birşey, kendimize karşı çıkmamızdır” der.Yazısının parçalı olmasını da “Kişinin size parça parça vermek zorunda kaldığı, öyledir diye, bölük pörçük demek değildir” diye savunmuştur. ”Bir konunun akıldışı olması onun varoluşuna karşı bir temellendirme değil; tersine, varoluşunun bir koşuludur”.
Nietzsche, müzikle yakından ilgilemiş, besteler yapmış ve felsefesinin çıkış noktalarından biri haline getirmiştir. Wagner’de Schopenhauer’in verdiği dahi örneğini, Tristan’da ise dramın müzik yoluyla doğmuş olduğunu görmüştür. Fakat yaşamının ileriki dönemlerinde Wagner’e ve operaya karşı çıkmıştır.**”Sayısız duygular kesin, tanımlanabilir ve tanıdık anlatım biçimleri bulmaktadır.Bu müziksel alıntılarla müzikçi dinleyicinin belleğine belli bir duygu durumunu anımsatır, oyuncunun bu durum içinde olduğunun sanılmasını ister. Bu yolla müzik gerçekten bir anlatım aracı olmuştur; işte bu yüzden estetik düzey olarak alt sıradadır, çünkü artık organik değildir.”diyerek operaya, “Sanatta kutsal araçlar aşağılık bir amacı kutsallaştırabilir” diyerek Wagner’e karşı çıkmıştır. ”Wagner opera türünün başlıca yanlışlığını, ona göre bir anlatım aracı olan müziğin bir amaç yapılmasıda, asıl amaç olan dramın ise araç yapılmasında görmektedir.” Nietzsche şu soruyu soruyor, ”O zaman bir senfoni dinlerken şunu sormak gerkmez mi: eğer müzik bir araç ise amaç nedir?” ve şu sonuca varıyor, “Mutlak müzik müziğin ta kendisidir, dramanın müziği de mutlak müzik olmalıdır.”

Nietzsche, bir yaşam felsefecisidir, yapıtları insan olmanın ne anlama geldiğine dair en önemli sorularla ilgilenir. Düşünce biçiminin anlamı temelde muğlak ve çift mahiyetlidir.Geleneksel değerlerden kurtulmak için eskimiş düşüncelerden sıyrılmanın, yeniyi yaşatmak için eskiyi öldürmenin gereğine inanır. Ona göre önemli olan bir takım düşünce çığırlarının değişmez ölçülerine bağlanmamaktır.Avrupanın’nın ünlü bilginleri, Platon’un izinde, değerlerin nereden gelip nereye gittiğini bilmeden, kendi çağlarının koşullarıyla bağımlı durumda olarak insanı, evreni, düşündükçe varsaydılar.İnsan düşüncesinin dışında kendi başına buyruk bir nesnenin varlığına, gerçekliğine inanmadılar. Bütün düşünceler, davranışlar, tutumlar için önceden belirlenmiş bir düzen gerekiyordu onlarca.Bu düzen önyargıdır Nietzsche’nin gözünde.O böyle bir düşünce akımının dışında kaldı. Doğa olaylarını düşünce ilkeleriyle değil, düşünce ilkelerini doğa olaylarıyla yorumlamaya koyuldu.Spinoza’nın, Kant’ın, Hegel’in inandıkları gerçeklerin bir teki bile yoktur yaşadığımız olayların akışı içinde. İnsan düşündükçe vardır onlar. Oysa insan düşünse de düşünmese de yaşam olayları kendi kendini gerçekleştiriyor. Nietzsche, Hristiyan ahlakının dünya yorumunun tükendiğine inanmış, tanrının öldüğünü savunmuş ve insanların dünyadaki varlıklar olarak işgal ettikleri yerden emin olmadıklarını, var oluşlarının ilerlemekte olduğu yön doğrultusunda fikir yürütemediklerini, bir nihilizm deneyiminden geçmeleri düşüncesine bağlamıştır.Artık tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
İnsanlığın, uygarlığın gelişmesi uğruna önce yıkılması gereken, kaçınılmaz olan dinle ilgili değişmez, donmuş, katılaşmış inançlardır. İnsanın, belli bir anlamda kendisini aydınlatmak için yarattığı tanrı, ona, yaratıcısı olan insana gölge salmaya başlayınca, onu bağlılıklara vurmaya başlayınca yıkılmalı, çakıldığı yerden söküp atılmalıdır. Bu eylem dine karşı saygısızlık değil saygıdır.
“ Ne ki bir kere olmuştur, o yok olacaktır”, “ Var olmaya hakkı olan birşey nasıl yok olabilir!”, Var olmanızın değeri nedir? Hiçbir değeri yoksa neden varsınız?” Nietzsche eski yunan felsefesinin en parlak dönemini o güne kadarki alışıldık şekilde Sokrates, Platon, Aristoteles’ in yaşadığı kısa dönemle sınırlamamış, hatta bu zaman kadar olan felsefeyi en yüksek nokta, usçu dönemi ise artık felsefenin bırakılması gereken, Yunan’ın sonunu getiren dönem olarak görmüştür. Nietzsche, trajik çağ filozoflarının, “ En iyi şeyin hiç doğmamış olmak, ikinci iyi şeyin de en kısa sürede ölmek” olduğunu belirten satirin bilgeliğinden doğduklarını görmüştür.
Nietzsche, “ Biz varız, aynı zamanda da var değiliz”, “varlık ve var olmama, aynı zamanda aynı şeydir ve değildir” diyen Herakleitos’un nihilizmini duyumsayan insanın ancak sanat yoluyla bu yokluğu anlamlı kılabileceğini söyler.
Nietzsche, sosyalizme, nasyonalizme, liberalizme saldırır. O toplum için en uygun olanın Yunan devletlerinin şehir devlet yapısı olduğunu düşünür. Nietzsche’ nin politik görüşü kültür uğruna köleliğin korunmasıdır. Fakat Nietzsche’nin kölelik anlayışı farklıdır. O, üstinsana özgü edimleri gerçekleştirmeyen insanları, üstinsanın doğması için basamak olarak görür, bunlar Nietzsche’nin gözünde köledir.

Görüldüğü ve görüleceği üzere Nietzsche’nin çıkış noktası sanat olduğu gibi, felsefesinin vardığı yerde sanattır.

* “ Kemgözlü Bilgelik”Değişler ve Değinişler
**1874 yılı Nietzsche notlarından

KAYNAKLAR:

Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
KUSURSUZ NİHİLİST,Keith Ansell-Pearson, AYRINTI Yayınları,1998
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri,Pierre Lasserre,Pan yayıncılık,1997
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu, SAY Yayınları,2002
Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Friedrich Nietzsche,Kabalcı Kitapevi,1992
« Son Düzenleme: Nisan 29, 2014, 12:47:07 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #1 : Nisan 11, 2014, 11:07:21 ÖÖ »
FRIEDRICH NIETZSCHE’NİN KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ VE
DÖNEMİN KÜLTÜR OLAYLARINA ÖZETLEYİCİ BİR BAKIŞ


Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844’de Prusya’da(Almanya),Lützen yakınlarındaki Röcken’de ataları Polonya’dan geldiği söylenen Protestan Luther’ci papaz bir babanın (Karl Ludwig Nietzsche,d.1813) ve annenin (Franziska Nietzsche,d.1826) oğlu olarak dünyaya gelir. O sıralarda felsefe alanında Kierkegaard, Marks, anarşist Proudhon (Sefaletin Felsefesi) ve Ranke’yi, müzik alanında Hector Berlioz, Cesar Frank, Mendelssohn-Bartholdy ve Schumann’ı, bilim alanında John Dalton, H.Grassmann, Liebig, fizikçi Wilhelm Röntgen, Thomas Alba Edison’u, yazın dünyasında Alexandre Dumas, Prosper Mérimee, Andersen, Dostoyevski, George Sand, Dickens, resim alanında ise H.Daumier, H. Rousseau ve Turner gibi sanatçıları görüyoruz. Bu yıllarda John Franklin ölür; teknoloji alanında ise çeşitli deniz yolu şirketlerinin elektirik firmalarının(Siemens), Krupp’un çelik endüstrisinin ve W.G. Armstrong’un makine fabrikasının kurulduğunu görüyoruz.
1846’ da kız kardeşi, 1848’de erkek kardeşi doğar.1849’da babası, bir sene sonra da erkek kardeşi ölür. Bu yıllarda bilimsel sosyalizmin kurulduğunu ve Manifesto’nun yayımlandığını görüyoruz.1850’ de Nietzsche, annesi ve kız kardeşiyle Naumbourg’daki büyük annesi ve iki teyzesinin yanına taşınır. Weber Enstitüsü’nden, dostlarının evinde klasik müziği keşfeder ve annesi ona bir piano hediye eder. Turgenyev, ilk defa nihilizm kelimesini kullandığı yapıtı; Babalar ve Oğullar’ ı, Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’ini yayımlar. A. Comte pozitif felsefe anlayışını temellendirmeye girişir. Wagner, Lohengrin operasını sahneye koyar. Courbet, Menzel gibi ressamlar naturalist resimler yaparlar.
Nietzsche, 1858’de klasik incelemeler alanındaki başarısıyla tanınan ve baskıcı bir eğitim düzeni olan Pforta lisesine başlar. Burada ”Germania” anında edebiyat çalışmaları yapan bir dernek kurar. Byron, Hölderlin, Shakespeare gibi ozanları okur. Birkaç deneme, çok sayıda şiir ve kompozisyon kaleme alır. Bu dernek’te “Byron’un Dramatik Yapıtları” başlıklı yazısında ilk kez “Üstinsan” kavramını kullanır. Resim alanında Seurat yeni-izlenimciliği geliştirir. Müzik alanında Verdi, List, Gounod, Brahms, Wagner ve Bizet’i görüyoruz. Darwin, Doğal Seçim ve Ayıklama ile Türlerin Ortaya Çıkışı adlı kitaplarını yayımlar. Alfred Nobel, nitrogliserinin üretimine başlar.
1864’te Bonn Üniversitesi’nde ilahiyat eğitimine başlar. Burada alabildiğine başıboş bir yaşam sürer ve frengiye yakalanır. Bunun sonucu toplum bağlarından, eski geleneklerden, Hristiyan göreneklerinden kurtulmaya başlar ve dilbilim konusuna yoğunlaşır. Bu yıllarda Max Weber, sosyolojiyi temellendirir. Jules Verne Yeryüzünün Merkezine Seyehat’i yayımlar.
1865’te çağın ünlü dilbilim bilgini Ritschel, Bonn üniversitesi’nden ayrılarak Leipzig Üniversitesi’ne geçer, Nietzsche de onu izler. Leipzig’te dolaşırken bir kitapçıda Schopenhauer’in “İstenç ve Tasarım Olarak Evren” adlı yapıtını bulur. Bu yapıt Nietzsche’yi derinden etkiler. Bu dönemde, evren; iyi ile kötünün, iyimser ile kötümser yaşama eylemlerinin çatışma alanıdır Nietzsche için. ABD’ de kölelik resmen kaldırılır. İzlenimcilik akımı başlar. Wagner, Bruckner, Rimski-Korsakov,Liszt, Smetana ve Suppé ürün vermeye devam ederler. Eukleides’ci olmayan geometriyi kuran Bernhard Riemann ölür.
1867’de Prusya-Avusturya savaşına katılır. Eğitim sırasında attan düşmesi üzerine geri gönderilir.Savaş, üzerinde yeni düşünce değişimleri yaratıyor, aşırı ulusçu kesiliyor ve Prens Bismark’ın tutumlarını, görüşlerini benimsiyor.
1868’de felsefeye olan ilgisi artar. Kant’ın organizma kavramı üzerine düşünür ve Yargı Yetisinin Eleştirisi’ ni okur. Nietzsche, ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile karşılaşır, Wagner’in şiirlerini ve estetik üzerine yazdıklarını heyecanla okur. Bu olay onun için yeni bir dönemin başlangıcıdır.Ulusçuluğun yerini sanat ve felsefe alır.1869’da Ritschel’in kendisini tavsiye etmesi üzerine, İsviçre’de Basel Üniversitesi’ne klasik filoloji profesörü seçilir. Edouard von Hartmann’ın Bilinçaltı felsefesi’ni okur. Dostoyevski Budala’yı, Tolstoy Savaş ve Barış’ı yazar. Resim alanında Manet, Monet ve Renoir’ı görürüz.1870’de İsviçre vatandaşlığına geçer, ama Fransa ile Almanya arasındaki savaşa hastabakıcı olarak katılır.Yaralanır ve ciddi olarak hasta düşer. Wagner Walküre ve Tanhaeuser operalarını sahneler ve Cosima von Bülow ile evlenir.
Nietzsche, Schopenhauer’ın savunduğu dahi insan örneğini, Wagner’de görür. Çalışma gücü, yaratıcı eylemleri artar. « Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu » yayımlanır.Richard ve Cosima Wagner tarafından coşkuyla karşılanır.Fakat filaloglar kitaba karşı çıkarlar. Manfred Meditation’u en sonunda besteler ve Hans von Bülow’a gönderir.
1873’de “Zamana Aykırı Düşünceler“in ilki “David Strauss, havari ve yazar“ yayımlanır. “Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe“ yi kaleme alır. “Dostluğa Ezgi“ yi besteler. Fizik, kimya, astronomi alanında çok sayıda okuma yapar.Görme bozukluğu nedeniyle düşüncelerini çoğu zaman yazdırmak zorunda kalır.1874’de “Zaman Aykırı Düşünceler“ in ikincisi yayımlanır: “Tarihin yaşam için yararları ve zararları“ . Bu yapıtlar onun belli konular üstünde düzenli olarak çalışmasının ürünleridir. Bu dönemde Nietzsche, bir araştırıcı ve inceleyicidir. Sorunlara tarih bilincinin uyandığı kesin bir görüş açısından bakar. Bundan sonraki yapıtları kesintili atılımların yarattığı birer özdeğişler bütünüdür. Belli bir sorunu değil de bir çok sorunu içerirler. Bu dönemde kendini ortaya koyar. Bütün ölçülerden, bağlardan sıyrılmış, alabildiğine bağımsız bir davranış içinde kendine özgü görüşlerini, çelişmelerle yüklü düşünce gelişimlerini serer ortaya. Ve sonra üçüncüsü yayımlanır: “Eğitimci olarak Schopenhauer“.1875’de Paul Rée’nin “Psikolojik Düşünceler“ ini okur.1876’da “Zamana Aykırı Düşünceler“in sonuncusu olan “Richard Wagner Bayreuth’ta“ yı yayımlar. Her iki ya da üç haftada bir yatağa düşmektedir. Bu yıllarda Bakunin’in “Devlet ve Anarşi“si, Tolstoy’un “ Anna Karenina“sı, J. Verne’in “80 Günde Devri Alem“i yayımlanır.
1878’de “İnsanca, Pek İnsanca. Serbest Düşünceliler İçin Bir Kitap“ ın yayımlanması. Wagner’le aralarındaki kopukluk kesinleşir. Wagner’in kendisine ithaf ettiği “Nuremberg’in Usta Şarkıcıları“ ve “Tristan“ partisyonlarını dostlarına verir. Rahatsızlığından dolayı yolculuklar yapar, Sils-Maria, Cenevre ve Nice.1879’da “İnsanca Pek İnsanca II : Karışık Fikirler ve Vecizeler“ yayımlanır. Gogol , Twain ve Poe okur. Şiddetli baş ağrıları nedeniyle derslerine son verir ve emekliye ayrılır. Çaykovski ilk operalarından biri olan Yevgeni Onegin’in yazar, Edison akkor telini bulur, Modern fizikte çağ değişimi yaratacak olan ünlü fizikçi A. Einstein doğar.
1880’de “Gezgin ve Gölgesi“ yayımlanır. Radyo Almanya’da kullanılmaya başlanır. Werner von Siemens, elektrikli lokomotif ve elektroçelik üzerinde başarılı çalışmalar ve araştırmalar yapar. Yaşamını Naumbourg ve İtalya arasında geçirir.
1881’de “Tan Kızıllığı“ , “Venedik’in Gölgesi“ alt başlığıyla yayımlanır. Kendi tarih felsefesinin temel düşüncesi olan “öncesiz ve sonrasız dönüş“, “Bengidönüş“ fikrinin ortaya çıktığı ilk fragmanları Ağustos ayında kaleme alır. Fedor M. Dostoyevski, Modest Mussorski ölür. G.A:Hansen, cüzzam basilini, Pasteur kuduz mikrobuna karşı koruyucu aşıyı bulur. Berlin’de elektrikli tren ilk kez hizmete sokulur.
1882’de Nietzsche, dini bir illüzyon olark aldığı “Şen Bilim“ adlı yapıtının basımını gerçekleştirir. Malwida von Meysenbug ile Paul Rée’ nin daveti üzerine Roma’ya gider. 25 Nisan’da Lou von Salomé ile karşılaşır ve ona aşık olur, fakat Rée de ona aşıktır. Sonbahar’da Paul Rée ve Lou von Salomé ile Orta Gölü kıyılarında kalırlar. Çok geçmeden Salomé uzaklaşır. Bizet’nin Carmen’ini heyecanla, Wagner’in Parsifal’ini tiksintiyle keşfeder. Böcklin, V.Gogh, Manet resim yapmayı sürdürürler. Charles Darwin ölür. Edison ilk elektrik santralini kurar. Koch tüberküloz basilini bulur.
1883’de Nietzsche, “üstinsan“ kavramını işleyip geliştirdiği “Böyle Buyurdu Zerdüşt, Herkes ve Hiçkimse İçin Bir Kitap I ve II“ yayımlanır. Nietzsche Yahudi-düşmanı tavırlara tahammül edememektedir. Kız kardeşi, Wagner’ci ve önde gelen bir Yahudi-düşmanı olan lise öğretmeni Bernhardt Förster ile nişanlanır. Wagner, Turgenyev ve Karl Marks ölürler.
1884’de Nietzsche“Böyle Buyurdu Zerdüst III“ ü yayımlar. Nietzsche, Zerdüşt’üyle birlikte Alman dilini mükemmelleştirdiğini ve Luther ile Goethe’nin ardından üçüncü önemli adımı attığını düşünür. Lou von Salomé, Montaigne, Balthasar Gracian, Flaubert ve özellikle Baudelaire okur. Engels’in « Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni » adlı yapıtı yayımlanır.
1885’de « Böyle Buyurdu Zerdüşt IV » el altından yayımlanır (Yazar Kitabı kendi bastırır). Kardeşinin evlilik törenine katılmaz.Göz ağrıları artar, derin yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu yaşar ve çöküş öncesi kardeşiyle son kez karşılaşır. Engels, arkadaşı Marks’ın Kapital adlı yapıtının ikici cildini yayımlar. Avrupanın önde gelen ülkeleri ABD zenci ticaretini yasaklarlar. New York’ta Brooklyn asma köprüsü kurulur.
1886’da « İyinin ve Kötünün Ötesinde, Gelecek Felsefesine Giriş“ basılır. Nietzsche, yeni bir kitabın planını hazırlar : « Güç İstenci, tüm değerlerin değişmesi üzerine deneme ». Alman Tarihçi , Leopold von Ranke ölür ; onun sayesinde tarih araştırmalarında güçlü ve ciddi bir kaynak eleştirisi anlayışı gerçekleşmiştir. Liszt ölür. Fransa’nın ABD’ye hediye ettiği ‘Özgürlük Anıtı’ New York Limanına dikilir.
1887 Haziran ayında bengidönüş ve nihilizm temaları üzerine çeşitli taslaklar yapar. « Ahlakın Soykütüğü » yayımlanır. Dostovevski’yi derin bir yakınlık duygusu ve coşkuyla keşfeder.
1888’de kaleme alınan « Deccal, Hristiyanlığa Lanet »’i Güç İstenci’nin ilk bölümü olarak düşünür. « Wagner Olayı, Müzisyenler İçin Bir Sorun’ u yayımlar. « Putların Alacakaranlığı » , « Deccal » ve « Ecce Homo »’ yu yazar. Batı Avrupa demir yolu ile İstanbul’a bağlanır.
1889 Ocak ayında Nietzsche, evinin önünde yaşlı bir atın kıyasıya dövüldüğünü görünce derin bir üzüntüye kapılır, gençlik yıllarında kapmış olduğu frenginin de etkisiyle çıldırır.Overbeck Nietzsche’yi aramak için Turin’e gelir ve onu Bale’e götürür.Nietzsche orada kapatılır. Cosima Wagner’e aşk mektupları yazar. « Nietzsche Wagner’e Karşı, bir piskoloğun dosyası », « Putların Alacakaranlığı ya da : Çekiç Darbeleriyle Nasıl Felsefe Yapılır? » yayımlanır. Almanya’da Nasyonel Sosyalizmi kuracak olan Adolf Hitler dünyaya gelir. Mısırlı filozof Muhammed Abduh, modern bir islam felsefesi kurmak için çalışır, Salomé « Yapıtlarında F. Nietzsche »’yi yayımlar.
1894’te kız kardeşinin idaresi altında Naumbourg’da ilk Nietzsche arşivinin temelleri atılır.Elisabeth, kardeşinin tüm eserlerinin yayımına girişir ve onun çarpıtmaları sonucu Nietzsche bir süre Nasyonalist olarak tanınır.1896’da arşiv Weimar’a taşınır.1897’de annesi, 25 ağustos 1900’de de kendisi ölür.
KAYNAKLAR :
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
« Son Düzenleme: Nisan 29, 2014, 01:04:19 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #2 : Nisan 11, 2014, 11:10:16 ÖÖ »
NİETZSCHE FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Nihilizm :
1. Hiççilik, Genel olarak, Tanrı`nın varoluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir piskolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlaki, dini, siyasi ve toplumsal değerlerden yoksun olma, varlık/yokluk, gerçeklik/gerçekdışılık, doğru/yanlış, bilgi/kanaat türünden tüm ayrımları yadsıma durumu ve tavrını ifade eder.
2. Epistemolojide, gerçek ve nesnel bir doğru olamayacağını, bilinebilir olan hiçbir şey bulunmadığı, bilginin bir yanılsamadan başka birşey olmadığı, her tür bilginin değersiz, göreli ve anlamsız olduğu, hiçbirşeyin bilinemeyeceği, bilginin olanaksız olduğu inancı.
3. Metafizik anlamda ise hiççilik, bir tür tanrıtanımazlıkla birlikte, bazı çevrelerde Tanrı inancının çöküşünün bir sonucu olarak, evrenin anlamsız ve amaçsız olduğu, insan yaşamının ve insan faaliyetlerinin hiçbir değeri yada anlamı olmadığı, kendisi için yaşamaya değer hiçbir şey bulunmadığı görüşünü ifade eder.
4. Hiççilik, etik alanında da, ahlaklılığın hiçbir şekilde temelinin olmadığını savunan, geleneksel ahlakın ilke ve yükümlülüklerini yatsıyarak, her türlü genel ilke ve değeri sorgulayan, ahlaki norm ya da değer ölçülerinin rasyonel olarak haklılandırılamayacağı, ahlaki değerlerin akıl yoluyla da, sezgiyle de, yasanın oteritesiyle de temellendirilemeyeceğini, değerlerin anlamsız ve akıldışı olup, ya keyfi davranışların ya da akla dayanmayan duyguların ve toplumsal koşullanmaların ifadeleri olduğunu öne süren anlayışa karşılık gelir. Metafiziksel ve ahlaki anlamda Hiççilik, etkin ve edilgin Hiççilik olarak ikiye ayrılır.a)Edilgin Hiççilik, hiçbir değerin varolmadığını kabul etmekten, değerlerin yokluğuyla ve varlığın amaçsızlığıyla yüz yüze gelmekten meydana gelir.b)Etkin Hiççilik ise, kendilerine artık daha fazla inanılmayan değerlerin tümden yıkılması yönünde bir girişimde bulunmaktan meydana gelir.

5. Buna karşın, siyaset alanında Hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkılması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.
KAYNAK :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002

Üstinsan : ‘Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan ! Yalvarırım size kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünyaötesi umutlardan söz edenlere !’
‘Gizemli insanın varoluşu, anlamsız hala.... Varlıklarının anlamını öğretmek istiyorum ben insanlara : Üstinsanı, insanın karanlık bulutundan çakan şimşeyi.’
Geleneksel ahlakı köle ahlakı olarak görüp değerlendiren, eşitlik kavramına karşı çıkıp, ahlaki değerlerin son çözümlemede insanın gerçek doğasına, insandaki güçlü olma isteğine dayanması gerektiğini öne süren Nietzsche’nin öngördüğü insanlık düzeyi ; insanın evriminin bundan sonraki aşamasında ortaya çıkacak bir insan tipi olarak, değerleri gözden geçirme, yeni baştan yaratma ve güçlü olma isteğini hayata geçirme cesaretinde olan insan için kullanılan deyim.
Nietzsche’ye göre, üstinsan, insanoğlunun amacıdır. O, insanın yenilmesi, aşılması gereken bir varlık olduğunu öne sürer. Her varlık kendisinden üstün birşey yaratmıştır ; bundan dolayı, insanın da kendini aşması gerekir. Maymun, insanın gözünde ne ise, insan da üstinsanın gözünde o olmalıdır. Nietzsche yeryüzünün anlam ve amacının üstinsan olduğunu söyler, çünkü insan doğasına yakışan güçlü, korkusuz ve acımasız olmaktır, yaratıcılığa ve ileriye yönelmektir. O üstinsan anlayışıyla insanlara yeni değerler, yeni hedefler ve yeni bir ideal getirmeye çalışmıştır. Nietzsche güçlü ve bağımsız insanların egemenliğinin, sürü olarak gördüğü insanlık için bir ilerleme sağlayacağına inanır. Ona göre, yığın kendini feda ederek, üstün insanı bekleyecektir.
Buradan da anlaşılacağı üzere üstinsan bir erek, gelecekle ilgili bir tasarı ya da yönelim olduğu kadar, bir sonuçtur da. Nitekim, Nietzsche’ye göre, üstinsanın olabilirliği aşkın ideallerin iflasına, Tanrı’nın ölümüne bağlıdır. Öte yandan, üstinsan, Nietzsche’nin son insan adını verdiği pasif ve bıkkın insanın, eski geleneksel değerlerin yıkılmasıyla şakın bir kuşkuculuğa saplanmış, amaçlar belirleme ve değerler yaratma gücünden yoksun kişinin tam zıttıdır.

KAYNAKLAR :
Paradigma FELSEFE SÖZLÜĞÜ,Ahmet Cevizli, Paradigma Yayınları, 2002
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989

Bengidönüş : ‘Sonrasızca yeniden gelir o, senin bıktığın insan, o küçük insan.’ , ‘ İnsan sonrasızca yeniden gelir !
Nietzsche’ye bu düşünce kendi üstinsan düşüncesini yıkar gibi gözüküyor, fakat o bunu, geçmişe doğru isteyebilmeyi üstinsanı olumlacak birşeye vardırıyor ve vardırmıyor da. ‘ Vaat etmem gereken son şey, insan neslinin ıslah edilmesi olacaktır. Ben, hiçbir yeni put yaratmayacağım ; bırakın eski putlar, ahlakça zayıflığın ne anlam geldiğini öğrensin. Putların yıkılması, bu iş, giderek benim sanatımın bir parçası olmaya yaklaşıyor. Kişi tam da yalanlar aracılığıyla ideal bir dünya icat ettiği ölçüde, gerçekliği değerinden, anlamından, hakikiliğinden yoksun bırakır.’
Ebedi dönüş ilkesi, döngüsel ve çevrimsel bir zaman görüşünü ortaya koyarken, üstinsan ideali doğrusal bir zaman anlayışını gerektiriyor gibidir. Üstinsan düşüncesi bizi, yeni ve özgün birşey yaratmaya iterken, ebedi dönüş öğretisi aynının ebediyen döneceği ve bu nedenle tüm yaratımların boşuna olduğuna dair yıkıcı bir düşünce içerir. Fakat Nietzsche bunu bir olumlama ilkesine dönüştürür.
‘Bengidönüş’ öğretisi, yani sınır tanımadan sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması’! Nietzsche, Ecce Homo’da, ‘Bengidönüş’ düşüncesini böyle tanımlar...Yine Ecce Homo’da, Zerdüşt Bötle Buyurdu’nun ana düşünün ‘Bengidönüş’ düşüncesi olduğunu bildirir ve onun ‘erişililebilecek o en yüksek olumlama ilkesi’ olduğunu söyler. Bu öğreti, Nietzsche’nin ‘varlık’ kavramını kökünden yadsıyarak, onun yerine ‘oluş’u koyduğu temel koyucu argümanının bir çıkarsamasıdır. ‘Oluş’ tur yok olup yeniden doğmayı imleyen, ‘varlık’ değil ! Nietzsche için varlık adına bir tek şey vardır, o da oluş-halindeolan’dır. Nietzsche gibi söylersek, ‘Bengidönüş’ü olanaklı kılan, ‘oluş’a ‘evet’ değiştir...
Zerdüşt, ‘Kurtuluş Üzerine ‘ adlı söylevde, insan isteminin yaratıcı ve yasa koyucu bir istem ifade eden bir güç istemi olduğunu öğretecek bir öğreti arar. İstemin büyük sorunu, geleceğin üzerine karanlık bir gölge düşüren geçmişin yükü ve ağırlığı altında ezilmesinden kaynaklanır. İnsan istemi, olmakta olanın karşısında güçsüz hisseder kendini ; çünkü kişinin, geçmiş olanı değiştiremeyeceğini fark eder.
Dönüş öğretisi kişisel varoluşumuza anlam ve önem kazandırıp bize, yaşamın trajik özelliğinden kurtulmaya çalışmayı değil, yaşamı onaylamayı öğretir.Yapmakta olduğumuz herşey ve bunları yapma biçimimiz, kaçınılmaz olarak kim olduğumuzla ilişkilidir. Önümüzdeki sorun ise şudur : Olduğumuz kişi olmayı istiyormuyuz ? Geçmişin kendisi, dönüş deneyiminde değil, ancak bizim geçmişe yönelik tutumumuzda dönüştürülebilir.
KAYNAKLAR :
Böyle Buyurdu Zerdüşt, F. Nietzsche, çev: Turan Oflazoğlu, M.E.B.,1989
Cogito,Yapı Kredi Yayınları, Nietzsche : Kayıp Bir Kıta,Sayı :25-Kış 2001
KUSURSUZ NİHİLİST,Keith Ansell-Pearson, AYRINTI Yayınları,1998

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #3 : Nisan 11, 2014, 11:10:35 ÖÖ »

NİETZSCHE’NİN SANAT DÜŞÜNCESİ

Bütün başarıların, yaratmaların kaynağıdır sanat. Üstinsan ancak sanatla gerçekleşir. İnsan düşüncesinin doğum sancıları içinde kıvranması, kendini aşması, evrene açılması sonucu, sanata eylem niteliği kazandıran ürün çıkar ortaya.İnsan, bu sanat sancısı içinde evrenle birleşir, sınırları genişler, kendini tanrısal bir sonsuzluğun akışı içinde bulur.
Nietzsche’ye göre sanatın iki kaynağı vardır. Biri eski anadolu tanrısı Dionysos, öteki ise Apollo’dur. Nietzsche bu sanat anlayışına etkisi altında kaldığı Schopenhauer felsefesinden varır.Evreni bir tasarım olarak gören, onu bilinçsiz, gözü kapalı bir istencin yönetimi altına koyan, öyle yorumlayan Schopenhauer’e göre insanın kendi özünün bilincine varması, mutluluğa ulaşması için kendini aşması gerekir.İnsan bir düş, bir tasarım olan evreni anladıkça mutsuz olur.Bir düş olan nesnenin ardından koşması onu yorar, umutsuzluğa düşürür.İnsan özünde yerleşen bireyleştirme gücüyle, evreni karşı duran bir nesne, bir konu durumuna getirir.Onun bir düş bir tasarım olduğunu, gerçekliğinin bulunmadığını, insanın bu evreni yöneten bilinçsiz istemin tutsağı olduğunu anlar.Özündeki bireyleştirici istem, önü sonu boş olan bir nesnenin, bir tasarımın tutsaklığından kurtulmak ister.İnsan, kendini bilinçli bir istençle acıdan, üzüntüden sıyırır, yaşamı mutluluğa ulaşmak için bir basamak olarak kullanır.
Bunun iki yolu vardır.Birincisi, yeryüzü işlerinden el etek çekmek, kendini yokluğun sonsuzluğunda, Nirvana’nın özünde görmek. İstenci ve kendini evrenden sıyırmak. Nirvana’nın yokluğunda saklı mutluluğa ulaşmak. Bunu gerçekleştirmenin ilk yolu içine kapanma, istencin ışığı altında , evren karanlığından sıyrılma. Böylece, insan, bir yandan bu bilinçsiz istencin baskısından kurtulur, bir yandan da kendi özünde saklı gerçeğe, yoklukta varlığa mutluluğa ulaşır.
İkincisi ; güzellik, sanat yolu ile bilinçsiz istencin baskısıdan, yaşam acılarının eziciliğinden kurtulmaktır. Sanatlar arasında bunu en kolay yapan müziktir. Müzik insanı kendi varlık sınırlarının ötesine geçirir.İnsan istenç dışı bir uyum içinde kendi özünün mutluluğunu duyar, sevince kapılır.
Nietzsche, Schopenhauer’in bu görüşünü benimsedi.Wagner’in yapıtlarında da, müziğin insan üzerindeki derin etkisini sezdi ve müziğin kaynağını, özünü kavramaya koyuldu.Sonunda eski Anadolu’da, Grekler’de büyük şenliklerle, derin bir çoşkunluk içinde kutlanan Dionysos törenlerini inceledi, öğrendi.
Dionysos, üzüm bağlarının, içip eğlenmenin, sevişmenin, birleşmenin, bitkilerin tanrısıdır, yöneticisidir. Trakyalı olan bu tanrıya çok eskiden Anadolu’da, sonra Yunanistan’da adaklar sunulur, onun adına coşkun törenler, içkili,sevişmeli eğlenceler düzenlenirdi.Özellikle kadınlar, Dionysos’un içkiden sızmış, coşkunluğa kapılmış bir durumda kendileriyle sevişeceğine inanırlar, bu yüzden içer, oynar, ıssız çamlıklarda sızar kalırlardı. Bu kutsal törenlerde müzik başta gelirdi. Sevgi, sevinç, korku, çığlık birbirine sarışır, insan, istencin baskısından, egemenliğinden sıyrılırdı.
İnsanın mutluluğunu, istem özgürlüğünü müzikte bulan Nietzsche’ye göre, Dionysos törenlerinde insan kendi sınırlarını aşar, evrenin bütünlüğü içinde erir, yaratıcı eylemin özünü bulur, usun bağlarından kurtulur, kendini boşlukların sonsuzluğunda görür.Burada müzik başlar.
Nietzsche, sanata özellikle müziğe bu yolla varır. Burdan da tragedyaya ulaşır.Biçim güzelliğine dayanan yontuyla, uyuma dayanan müzik, insan mutluluğunun, kendini aşmanın iki kaynağıdır.Dionysos, insanı taşkınlığa, kendini aşmaya, aşırı bir coşkunluğa ulaştıran müziğin tanrısıdır.Bu içten gelen yaratıcı taşkınlık insanın özüdür.İnsanda dışa vuran iki içgüdüden biri budur.
Bir de düzen, ölçü, biçim güzelliği vardır. Bu da bir içgüdüdür.Bunun tanrısı da Apollo’dur.Bir anadolu tanrısı olan Apollo, bir ışık, ölçü, düzen tanrısıdır.Dionysos taşkınlığa kapıldıkça, kendinden geçtikçe, coştukça Apollo durgunlaşır, ölçüyü, düzeni, biçime dayanan güzelliği elden bırakmaz.İnsanı taşkınlıktan, aşırılığa düşmekten, boşluğa yuvarlanmaktan korur, ölçüler içinde kalan bir coşkunlukla yaratıcılığa iter.
Apolloncu sanatların amacı güzelliktir. Ama güzellik basit bir estetik görüşle düşünüldüğü gibi gerçekliğin süzülmüş bir özü değil, onun en yüce biçimde yadsınmasıdır.Bu sanatlar görüntü sanatlarıdır, olgu sanatlarıdır, düş sanatlarıdır.
Dinysosçu olan müzik ise diğer sanatların izlediği yasalardan çok farklı bir yasaya bağlıdır. Amacı güzellik değildir. Güzel katagorisine yabancıdır, ondan çok üstündür. Müziksel güzellik yoktur. Güzelin niteliği düzendir, ölçüdür. Esinle dolu bir müziğin niteliği ise bir iç esrikliğinin getirdiği uğultudur, kapıp koyvermişliktir, ölçüsüzlüktür. Güzel biçimlere bağlanan bir zevk vermeyi aradığında kendi kendini yanıltmış olur ve yozlaşır müzik.
Bu iki karşıt nitelikte yaratıcı gücün birleşmesinden, insan başarılarının en büyüğü tragedya doğdu. Sanat yapıtı bir eylem akışı içinde ortaya çıktı. Nietzsche için sanat ürünü, çatışık, karşıt kaynaklar arasındaki birlikten, kaynaşmadan doğuyor.Bu iki güç « .... sanatçı kişinin eli değmeden, yardımı dokunmadan, kendiliğinden çıkar ortaya doğadan, bunların içinde onun sanat eğilimi kendini bulur, bu yolda dosdoğru araçsız, kendince sevince ulaşır...Doğanın bu doğrudan doğruya özünde bulunan sanat nitelikleri karşısında her sanatçı ancak bir özentidir ; o, ya Apolloca bir düş sanatçısı, ya Dionysosça bir çoşkunluk sanatçısı » dır.
Böyle olunca, sanat ürününün kaynağı doğa oluyor, insan başarısı, doğa karşısında, ona en uygun bir benzeme, özenme niteliğine bürünüyor.Sanatçı doğa ile birleşiyor.Sanat ürünü, sanatçının kendini aşırı bir coşkunluğa kaptırması, bütün us sınırlarının ötesine varan bu taşkınlık içinde denge sağlaması sonucu gerçekleşir.Dionysosça bir törene katılmış gibi, ürününü ortaya koymanın coşkunluğuna kapılan sanatçı, sürekli bir atılım içindedir. Sanatçı, ürününü yaratırken doğa üstü bir eylem içindedir, kendi varlık sınırlarının çok ötesinde, bütün varlığıyla salt coşkunluktur, yaratıcı eylemdir.Böyle bir sanatçı üstinsandır ancak. Böyle bir sanatçının doğa özentisi oluşu, doğanın kendisiyle birleşmesi demektir.
Bu doğa özentisi deyiminde doğanın bütünlüğü içinde sezmesi anlamı saklıdır. Kişide kendini aşma, istemin boyunduruğa vurucu bağlarından kurtulma, anlamlı bir eylemde bulunma demektir açıkça. Yoksa kişi, kendi içinde kaldığı sürece eylemini gerçekleştiremez, sanatçı olamaz, ancak yığınların içinde bir epigon olarak varlığını sürdürür.
Başkalarının buluşlarını aktarmak, onların aydınlığında yürüyerek boyuna yenilikten söz açmak, kendi gücünün tükenmişliğini başkalarının erkinin gölgesinde güçlü bir nesneymiş gibi göstermek sanatçının değil, yetersiz kişinin işidir. Nietzsche böylesi kişileri ‘epigon’ olarak niteler.Doğa salt mermerden ‘üstinsanı yaratırken çekicin döktüğü kırıntılardan epigonlar oluşmuştur’.Bunlar işi bitmiş, gücünü yitirmiş olan, kendi çağlarında bile birer avuntu varlığı olarak yaşayan, kendilerini başkalarının gölgesinde bağımsız nesnelermiş gibi görmenin geçici kıvancı içinde yuvarlanan, soluyan eskilerdir, çağının yanında çağdışı olmanın utancını mutluluk sayan kimselerdir.Doğanın diliyle konuşan, uydurmalardan kaçınan kimse yeninin sıcaklığını, yaratıcı etkisini özünde duyar. Nietzsche doğada olana, evrende bulunana dayanmayan, boşlukta durmasına karşılık kendini sağlam bir tabana oturmuş gibi görmenin yanılgısı içinde sürünen kimselere, nesnelere karşı öfkelidir.
Nietzsche eskiye, donmuşa saldırır, ondan tiksinir. Nietzsche bir atılım insanındır.Yeninin tutunması, gelişmesi için yıkılması gerekeni seçmesini, yıkmasını çok iyi bilmiş, bildirmiştir. Nietzsche için yeninin yeşermesinde, tarlanın eski otlardan, köklerden, yabanlaşmış bitkilerden arındırılması kaçınılmazdır. Eski köklerin, otların egemenlik sağladığı bir tarım alanında yeni ürün almanın olanağı yoktur.
Nietzsche’de sanatçı, acı çeken, sancılanan, kıvranan insandır.Bu kıvranışlar onun taşkınlıkla ölçülülük arasındaki birliği kurmakta çektiği güçlükler yüzündendir.Bu köklü çatışma, bu derin çelişme sonucu varılan birlik sanat yapıtına kimlik kazandırır, onun sınır çizgilerini, oluş nedenlerini belirler.Üstinsan da çağının, geleceğin acısını çeken, yaratmak için kıvranan, evrenle kucaklaşan, onun derinliklerinde yatan özleri bulan, aramayı bilen, evrenin anlamını kavrayacak nitelikte olan insandır. Bir insanın sanat yapıtını anlaması, onların özünde dile gelen, aydınlığa çıkan gücü değerlendirmesi için Apolloca olanı bilmesi, tanıması gerekir. Bunu da yapabilmek yaşamı bir bütün olarak bilmekle olur.
İnsan, doğanın anlamı olduğu sürece sanatçıdır, toplumun, geleneklere bağlı yığınların, pek çokların üstündedir. Çağının doruğudur gerçek sanatçı. Onun bir görevi de, yarattığı sanat ürünleriyle geleceği yapmak, yarının kuşaklarını aydınlatmaktır.
Nietzsche, büyük bir sanat olarak gördüğü tragedyanın kaynağını eski çağ kültüründeki trajik koroda görüyor.Bu korolar dinsel bir amaçla düzenlenen Dionysos törenlerinden doğdu.Bu din törenleri sonradan belli yerlerde oynanan, sahneye konan, bir oyun, bir tiyatro niteliği kazandı. Koroların oynanmasında Satyr denen kır tanrılarını önemi büyüktü. Dionysos törenlerini yöneten ilk oyuncular satyrlerdir. İnsan düşüncesinin evrimi sonucu satyr kılık değiştirdi, sahnede yerini insana bıraktı.
Görüldüğü gibi Nietzsche’nin düşünücesinde sanatın özü doğadır. Bütün insan yaratmaları doğaya duyulan derin bir özlemle, doğaya yönelmekle başlar. Doğaya yönelme, ilkçağ insanında bir özenme niteliğindedir. Zamanla bu özenme gelişir, soyutlaşır, insanda yeni bir bilinç varlığı olur. İnsanla doğa arasında köklü bir bağlantı kurulur. Doğaya duyulan derin özlem, insanda, yaratıcı güç niteliğine bürünür. İnsanın özünde yoğunlaşan yaratıcı birikim, sanat yapıtı ile bir eylem biçiminde ortaya çıkar, gerçeklik kazanır.
İnsan doğaya yöneldikçe, doğada saklı yaratıcı gücün özünü kavradıkça başarılı olur. Doğa insanda dile gelen, gerçekleşen yaratıcı güçler birikimidir. İnsanın onun çizdiği yolda yürümesi, onun doyurucu ilkelerini benimsemesi gerekir.
İnsanın sanat alanında başarılı olması, yaşama oluşmaları karşısında kendi kişiliğini bütün ağırlığı ile ortaya koyma, kendi kendini geleceğe doğru sürdürme, bütün olup bitenleri, oluş eylemiyle varlık alanına çıkanları, yeniden değerlendirme, anlam sınırlarını genişletme, düzene koyma ile bağlantılıdır.
Nietzsche’nin, sanat yapıtının doğuşunda gördüğü özlü atılım, felsefe alnında da etkilidir. Sanatla felsefe arasında, yaratıcı gücün bağdaştırdığı köklü bir bağlantı vardır. Nietzsche’ye göre büyük sanatçı ile bilge arasında köklü bir ayrılık yoktur.
Ne yaptığını bile düşünmeksizin, ozan varlıkları olduğu gibi çizdiğini, yaşamı duyduğu gibi yankıladığını düşünür, bir büyülenmenin baş dönmesine kendini bırakır, dokunduğu herşeyi de büyüler.
Nietzsche’nin ağzından,
‘Benim felsefem Platon’culuğun tersine çevrilmesidir. Birşey gerçek yaşamdan ne denli uzaksa o denli güzel ve iyidir.’
‘İlk kitabım doğruluk ile sanatın uyuşmazlığı üzerinedir ; Tragedya’nın Doğuşu’nda sergilenmiş olan sanat inancı temelde başka bir inanca dayanır : doğrulukla birlikte yaşanamaz inancına : oradan da : doğruluk iradesi yozlaşmanın bir belirtisidir.’
‘Yaşamın tek yolu sanattan geçer. Yoksa ölümden vazgeçmek gerekir. Düş’ün yok edilmesi, işte bilimin varmak istediği nokta : Buna erişseydi herşey susardı, bereket sanat var.’
KAYNAKLAR :
Nietzsche :Eylem Ödevi,İ.Z.Eyüboğlu,BROY Yayınevi,1997
Tragedyanın Doğuşu, F. Nietzsche çev.İsmet Zeki Eyüboğlu,SAY Yayınları,2002
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri,Pierre Lasserre,Pan yayıncılık,1997

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #4 : Nisan 11, 2014, 11:17:20 ÖÖ »
Nietzsche'de Ahlak Ve Din
Nietzsche  dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını söyler: Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.

O kendisinin,bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu  bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya – kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar. Her ahlak, doğaya, hatta “akla” karşı bir parça zorbalıktır diye yazan Nietzsche, hemen ardından şunu eklemeyi unutmaz: Bu, onlar için asla bir itiraz değildir.

Bunun nedeni, herşeyden önce tutkuların bazen, Budalalıkların ağırlığıyla kurbanlarını mecalsiz bıraktıkları yerde, mahvedici olmaları, ikinci olarak da ahlaki kısıtlamanın hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin önemli bir bölümün zuhurundan nedensel olarak sorumlu olmasıdır:

İster düşünmede ya da ister idare etmede, veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede, ahlaki davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün, derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın dünyasında olan, olmuş olan herşey öncelikle “böylesi keyfi yasaların bu zorbalığı sayesinde” mümkün olmuştur.Gerçekten de, ve bütün ciddiyetle, laissez-aller’nin değil de, işte bunun “doğa” ve “ doğal olan” olması ihtimali hiç de az değildir.

Ahlaki perspektifin, efendi ahlaki ve köle ahlaki olmak üzere, iki temel türü vardır.Bunlardan ikincisi yaratan şey, korku ve yetersizliktir.Verili bir grup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir.

Nietzsche’ye göre, din tarafından güçlendirilen ahlaki mekanizmalar olmasaydı, güçsüzler durumun doğası gereği güçlünün güç isteminden önce yok olup giderlerdi.Fakat o bir yandan da, güçlülerin her halükarda olağanüstü seyrek ve birçok yönden olağandışı olduklarını iddia eder:

İnsanlar arasında, diğer hayvan türleri arasında olduğu gibi, başarısızlığın, hastalığın, soysuzlaşmanın, acıya mahkum olmanın daima bir aşırılığı var; başarılı durumlar, insanlar arasında da daima bir istisnadır.

Tragedyanın Doğuşu’nda, ölçüsüz ve ehliyetsiz vahşiliğe, onu dehşet verici bularak, karşı çıkar. Karşılıksız çekilen bütün bu acıların, ona göre hiçbir anlamı yoktur.Fakat avcı ve avın bir olduğu çileci ideal acıya bir mana kazandırır ve ona göre, bu pozitif bir değeri olan bir şeydir:

Çileci idealin dışında, insanın, bir hayvan olan insanın, şimdiye dek bir anlamı olmadı. Dünyadaki varoluşunun hiçbir amacı yoktu; “ İnsana ne gerek var?” sorusu yanıtsızdı; insan ve dünya için isteme eksikti; her büyük insan yazgısının ardında, nakarat olarak koca bir “ boşuna!” çınladı: İşte çileci idealin anlamı tam da bu: Eksık olan bir şey, insanı çepeçevre saran müthiş bir boşluk- kendini nasıl haklı kılacağını, açıklayacağını, evetleyeceğini bilmiyordu; anlamının yarattığı sorundan dolayı acı çekiyordu; başka bir şeyden dolayı da yaralıydı, temelde hastalıklı bir hayvandı: Oysa çektiği acının kendisinden gelmiyordu sorunu; “niçin bunca acı?” soru çığlığına yanıtı yoktu. En cesur, acıya en alışık olan hayvan olan insan, böyle bir acıyı olumsuz bulmuyor; istiyor onu, hatta arıyor, yeter ki ona bunun anlamı gösterilsin, acısının bir amacı ortaya konsun.Acının kendisi değil de anlamsızlığı, şimdiye dek insanlığın üzerine bir lanet olarak çökmüştür- ve çileci ideal insana anlam sundu!

Hristiyan idealin hayata düşman olduğu, onun  hayatın en temel önkabullerine aykırı düştüğü  doğrudur. Bu, genel olarak dinlerin hepsi için söylenebilir.Ama din, hayata karşı bir iradeyi temsil etse bile, yine de bir istemi ifade eder ve Nietzsche’nin gözünde, insan, istememeye karşı, hiçliği ister.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #5 : Nisan 27, 2014, 05:15:35 ÖS »
On dokuzuncu yüzyıl felsefesinin Schopenhauer gibi irrasyonel kanadında yer alan bir başka büyük filozof da Friedrich Nietzsche’dir.  Onun çıkış noktasında, insanların kendileriyle, dünyayla ve neyin gerçekten asli bir değere sahip olduğuyla ilgili geleneksel düşünme tarzlarının onları tatmin etme kapasitelerini kaybetmeleri ve dolayısıyla Batı kültür ve uygarlığının açıklayıcı, yorumlayıcı ve değer biçici temellerinin aşınması, savunulamaz hale gelmesi ve geride, Aydınlanma akılcılığı ve bilimi tarafından olduğu kadar, modern sanat ve romantizm tarafından da doldurulamayacak derin bir boşluk bırakarak tamamen çökmesi olgusu ya da gerçeği bulunmaktadır. Nietzsche’nin “Tanrının ölümü” ifadesiyle gönderme yaptığı ve daha Schopenhauer’ın kötümserliğiyle kendini duyurmaya başladığını düşündüğü nihilizmin, bütün yanılsamalarla baş edebilecek hayatı olumlayıcı bir alternatifinin bulunmaması durumunda bir felaketle sonuçlanması çok muhtemeldir.
Aydınlanma akılcılığı, hümanizm ve deizminin mantıksal sonuçlarını çıkarsamış olan Nietzsche, Kierkegaard’ın yaptığı gibi, ne fideizm yoluna girmiş, ne de Hegel gibi, inanç ve aklı daha yüksek bir düzlemde uzlaştırmaya çalışmıştır. Aydınlanma düşüncesinin mantıksal sonuçlarını çıkartırken, Aydınlanmanın silahı olan aklı en keskin bir biçimde kullanan; Tanrının ölümü karşısında, hümanizmin de anlamı olmadığını, zira Tanrının yokluğunda, insanın metafiziksel bakımdan ilk ve temel olma iddiasının bir temeli bulunmadığını öne süren Nietzsche, hümanizme karşı çıkışında, insanı tanrılaştıran, ona hayvani varoluşu aşma imkânı veren başarıların temelinde, hakikatin değil de yanlış ve yanılsamanın bulunduğunu göstermeye çalışmıştır. Başka bir deyişle, Yunan felsefe ve sanatına ilişkin araştırmasında, sanatın uyum ve düzenle irtibatlandırılan Apollon’a dayanmadığını, Dionyssos’un kaotik ve yıkıcı gücünün bir ifadesi olduğunu öne süren Nietzsche, düzenli bir görünüşler dünyası fikrinin, uyumlu ve birlikli bir gerçeklik inancının koca bir yalan olduğunu, Batı metafiziğinin gerçekliği Sokrates’ten beri çarpıttığını, metafiziğin insanlığın temel yanlışlarını, sanki onlar en temel hakikatlermiş gibi ifade eden sözde bir bilim olduğunu öne sürmüştür. Aklın da duyuların tanıklığını çarpıtmak için kullanıldığını söyleyen filozof, görünüşlerin fenomenal dünyası dışında hiçbir şeyin olmadığını savunmuştur.
Bu yönden değerlendirildiğinde, 19. yüzyılın diğer filozoflarından birkaç noktada farklılık gösterir: Başkaları, 19. yüzyılı güç ve güvenlik çağı olarak görürken, Nietzsche modern insanın benimsediği değerlerin geleneksel dayanaklarının çöktüğünü düşünmüştür. Prusya ordusu güçlenir ve teknik ilerlemeler, insanlığın geleceğiyle ilgili olarak büyük bir iyimserliğin doğuşuna yol açarken, Nietzsche insanlığı gelecekte korkunç savaşların beklediğini sezmiştir. Modern insan için Alman ordusunun güçlenmesi, bilimsel gelişmeler pek önemli değildir. Asıl önemli olan, Hıristiyanlığın Tanrısına duyulan inancın sarsılmış, Hıristiyan ahlakının dayanağını yitirmiş olmasıdır. Nietzsche’ye göre, Hıristiyanlığa duyulan inanç çökerken, insanlar Darwin’in evrim fikrine giderek daha çok inanır olmuşlardır. Çok tehlikeli olan bu gelişme, ona göre, insan ve hayvan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştır. Nietzsche’ye göre, Tanrı inancının çöktüğü yerde, insanlardan Darwin’in öğretisine inanmaları bekleniyorsa, gelecekte vahşi ve korkunç savaşların ortaya çıkışının hiç kimseyi şaşırtmaması gerekir.

Varlık Görüşü
Nietzsche, kariyerinin özellikle son döneminde, hemen her tür hakikati ama esas metafiziksel hakikati reddederken, doğallıkla her türden tözsel varlık anlayışına karşı çıkar. Gerçekten de metafiziğe dönük reddiyenin felsefesinin adeta dönüm noktasını meydana getirdiği Nietzsche, metafiziği öncelikle ve temelde oluş dünyasının dışında kalan ikinci bir dünyaya, hakiki bir dünyanın varoluşuna beslenen inanç olarak tanımlar. Nietzsche, bu inancı reddetmekle kalmaz, onun kaynağını araştırır. Ona göre, ikinci bir dünyaya dair ilk düşüncelerini rüyalardan veya düşlerden elde eden insanlar, organik olan her şeyle birlikte kalıcı şeylerin, yani tözlerin varlığına inanma durumuna gelmişlerdir. Onlar uzun düşünümlerin ardından, bu kalıcı varlıkların varoluşunun delillerine ampirik yolları kullanarak varamayınca, gerçek dünyanın ampirik veya deneysel olmayan birtakım yollarla keşfedilebileceğine karar vermişlerdir. Nietzsche’ye göre, Yunan’da oluş felsefesinin savunuculuğunu yapmış olan Herakleitos’tan sonra, felsefenin özellikle Platon eliyle rasyonalizasyonunda yapılmış olan şey budur. Oluş dünyasıyla baş etmek amacıyla kalıcı, tözsel varlıkların varoluşunu öne süren metafizikçi filozoflar, duyu dünyasının, duyu deneyiyle farkına varılan oluş dünyasının hakiki dünyanın sadece çarpık bir görünüşü olduğu sonucuna varmışlardır. Bu filozoflar açısından metafizik, oluş dünyasının üstünde ve ötesinde bulunduğuna inanılan akledilir dünyanın, Platon’un mağarasından çıkış olmadığını ileri süren Nietzsche’nin gözünde, sözde bilgisidir.
Mağaranın yegâne gerçeklik olduğunu öne süren Nietzsche, doğallıkla ampirik olmayan, sözde akılla anlaşılabilir bu dünyanın bilgisinin sahte bir bilgi olduğunu gözler önüne sererek, metafiziği, yani algı ve bilimin bizi salt görünüşle sınırladığını, oysa hakikate akli yoldan erişilebileceğini telkin eden metafiziği temellerinden sarsma, hatta yıkma amacı güder. Zaten Nietzsche’nin Aydınlanmacı selefleri, bilginin temelinde sadece duyu deneyiminin bulunduğunu ve ampirik yöntemlerin insani olmayan bir alanda veya doğaüstü bir dünyada olup biteni açıklamaya uygun olmadığını yeterince açık bir biçimde göstermişlerdi. Nietzsche metafizik bir dünyaya inancın buna rağmen ve esas itibariyle de tözsel gerçekliklerin veya birtakım metafizik varlıkların var oluşunu, beşeri dünyadaki en yüksek önemi haiz, değerli şeyleri açıklayabilmek veya temellendirebilmek adına varsaymanın zaruri olduğu kabulüyle devam ettirildiğini söyler.
O, metafiziğe karşı çıkışında şu halde, öncelikle söz konusu kabulün yanlışlığını, onun nereden çıktığını göstererek ortaya koymaya çalışır. Filozofların böyle bir kabulde bulunmalarının en temel nedeni, ona göre, şeylerin bir oluş ya da akış süreci içinde karşıtlarından çıkışını, örneğin çıkar gözetmeyen temaşanın ihtirastan, başkaları için yaşama anlamında fedakârlık ya da özgeciliğin egoizmden, akıl ve akılsallığın akılsızlık veya irrasyonalizmden ne şekilde türeyişini görememeleridir. Filozoflar bunu görebilmek bir yana, o kendilerine gösterildiğinde, sözgelimi çıkar gözetmeyen tefekkür, diğerkâmlık veya akılsallık benzeri yüce ve değerli şeylerin kaynağını birtakım aşağı ve değersiz şeylerde bulmayı reddetmişler ve söz konusu değerli şeyler için birtakım kendinde şeylerden oluşan mucizevi bir kaynak temin etme yoluna gitmişlerdir. Oysa Nietzsche bütün bu özel ve değerli şeylere doğalcı bir açıklama getirirken, onların aslında hakir görülen, değersiz ve dolayısıyla insani şeylerin yüceltme yoluyla tasfiyeleri olduklarını, birer süblimasyondan başka hiçbir şey olmadıklarını söyler.
Demek ki, bu değerli şeylerin kaynağını, onlar için metafiziksel bir dünya yaratmadan açıklamayı başarabilmesi durumunda, böyle bir duyular üstü, ikincil dünyaya ve dolayısıyla metafiziğe yönelik ilginin ortadan kalkacağını, kendisinin de bunu bir şekilde gerçekleştirdiğini söyleyen Nietzsche, bununla kalmayıp, sonrasında doğrudan bir yol izleyerek ayrı ve aşkın bir gerçeklik alanının olmadığını, oluş dünyasının yegâne gerçeklik olduğunu ileri sürer. Gerçek anlamda bir oluş filozofu olan Nietzsche’ye göre, Sokrates’ten beri felsefenin genel eğilimi oluşun ardında, değişmeyen bir varlık, bir töz aramak olmuştur. Akıl ve düşünme, işte bu genel eğilimin bir sonucu olarak, hayattan kopmak suretiyle, varlık, nesne, nedensellik, erek, Tanrı, benzeri kavramlara tutsak edilmiştir. Bundan dolayı, o bütün metafizik tavır ya da bakış açılarının, fenomenal alanın bütünlüğünü bozmak suretiyle, oluş karşıtı bir karakter kazandığını düşünür ve felsefenin Sokrates’ten beri gerçekliği çarpıtmak gibi bir suç işlediğini söyler.
Bir oluş filozofu olarak Nietzsche’nin felsefesi, olanca yıkıcılığıyla, işte bu metafizik gelenek karşısında temellenir. Metafizik felsefenin hakikat istemini şiddetle eleştirirken, Yunanlıları yaşamayı bilmelerinden dolayı över. Zira ona göre, hayat bizim onu yüzeyde bırakmamızı talep eder. Fenomenal olanın bütünlüğünü bizler ancak hakikat sevgisine yönelik delikanlı deliliğimizi bırakırsak, onarabiliriz. Bu yüzden Nietzsche, insanın hakikate yönelik moral gerekliliğin üstesinden gelip, Yunanlılar gibi olmasını ister. Onun, Presokratiklerden Herakleitos’u övmesinin nedeni de budur. Herakleitos’un Nietzsche için önemi, onun oluşu, olanca masumiyeti ve açıklığı ile oluşu görebilmesinden kaynaklanır. Oluşun, tıpkı bir çocuğun oyunu gibi, her türlü ahlaki sorumluluktan bağışık olmak anlamında masum olduğunu öne süren Nietzsche’ye göre, masumiyet varoluşun, iradenin ve gücün oyunudur. Oluşun bu şekilde bir oyun içgüdüsü diye yorumlanması, klasik felsefedeki, dünyaların ikiliği ve kendinde varlık anlayışını reddetmeyi gerektirir. Nietzsche’nin felsefesinde, bundan dolayı oluşun dışında bir varlıktan söz etmek hiçbir şekilde mümkün olmaz. Ona göre, varlıkta sürekli bir oluş ve değişme vardır. İnsanoğlunun bu gerçeği bilerek, oluş dünyasıyla, başka dünyalar yaratmadan baş etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #6 : Nisan 27, 2014, 05:23:55 ÖS »
Bilgi Görüşü
Nietzsche’nin bilgi konusundaki görüşleri de büyük ölçüde metafiziğe dönük reddiyesinden çıkar. Başka bir deyişle, Nietzsche metafiziği reddederken, duyular üstü bir dünyanın akla dayalı kavramsal bilgisini de reddetmiş olduğu için rasyonalizmi de bir şekilde elemiş olur. Hakikatin sadece duyulardan geldiğini, bizim duyuların tanıklığını kabul ettiğimiz ölçüde bilgiye erişebileceğimizi savunan Nietzsche, insanların duyularını güçlendirme anlamında silahlandırmalarını, deneyimleri üzerinden düşünmelerini söyler.
Nietzsche’nin ampirisizmi, aynen kendisi gibi ampirisizmi benimseyen ve bununla da kalmayıp deneyime dayalı bir bilgi yoluyla metafiziği reddeden pozitivizmin ampirisizmi gibi koşulsuz ve geleneksel bir ampirisizm olmanın ötesine gider ve bir tür pozitivizm karşıtlığı ve perspektivizm ile tamamlandığı için geleneksel bilgi görüşlerinden de tam bir kopuşu ifade eder. Nietzsche işte bu bağlamda, Batı felsefesi ya da epistemolojisinin çok büyük ölçüde Aristoteles felsefesinde öne çıkan mantığın, bilginin elde edilmesinde belirleyici unsur olarak özdeşlik ilkesinin üzerine inşa edildiğini söyler. Dünyayı ve var olanları anlamlandırma teşebbüsünün de genelde bu özdeşlik ilkesinin öne çıkarıldığı anlayış üzerine kurulduğunu söyleyen Nietzsche, bilginin ve anlamın özdeşlik ilkesi üzerinden anlaşılıp ifade edilmesine karşı çıkar. Değişmez bir anlam, nesnel ve mutlak bir bilgi imkânına karşı çıkan Nietzsche anlamın veya bilginin özdeşlik ilkesi üzerinde temellendirilmesi yolundan saparak, anlamın çoğulluğuna ve bilgide perspektif farklılığının önemine vurgu yapar. Başka bir deyişle, o artık sabit bir bilgi nesnesiyle anlam üretimini sorgularken, özdeşlik ilkesinin belirlediği mütekabiliyet anlayışına dayalı bilginin mümkün olmadığını söyler.
Nietzsche, aynı Aristotelesçi anlayış üzerine kurgulanmış pozitivizmin nesnelci bilgi ve hakikat anlayışının yerine perspektivizmi geçirir veya geleneksel felsefenin klasik özne, temsil ve hakikat anlayışlarına karşı çıkarak, olguların değil de sadece yorumların bulunduğunu, nesnel ve değişmez hakikatlerin değil de çeşitli bireylerin veya grupların yapım ya da inşalarının var olduğunu öne sürer. Bilgiye, dünyayı belli şekillerde tanımlayan kavramsal bir çerçeveden hareketle erişildiğini söyler. Bilgiye sahip olanlar, ona göre dünyayı hiçbir zaman yalın bir biçimde ve olduğu gibi göremezler. Bilgiye erişme sürecinde, varsayımlarla önyargıların aracı olduklarını, dış-dünya yorumlanırken, kişilerin kavram, ilke ve kabullerden yola çıktıklarını söyleyen Nietzsche’ye göre, kavramlardan ve kabullerden arındırılmış boş ve yönü olmayan bir zihin tek başına hiçbir şey öğrenemez. Bilenler gördüklerini bir tanım içinde ya da teorileştirerek sunmak zorundadırlar. Bu yüzden birtakım temel önkabuller olmadan, bilginin kendisi de imkânsız olur. Nietzsche, pozitivizmin yalnızca var olanı yansıtıp, ona kendinden hiçbir şey katmadığı için dünyanın bir aynası olarak anlaşılan bilgi idealinin yanlış olduğunu söyler, çünkü her tür bilgi, bilenlerin aktif olarak katıldığı bir inşa etkinliği olmak durumundadır.
Başka bir deyişle, bilişsel yapı veya kuruluşumuzun duygusal kuruluşumuzdan ayrılamayacağını, logos ile erosun iç içe geçmiş olması nedeniyle insanın bilişsel ilgilerinin duygusal ilgilerinden bağımsız olamayacağını savunan Nietzsche’nin perspektivizminin temel niteliği, onun dünyayla ilgili bilgimizin bağlamsal karakterine yaptığı vurgudan meydana gelir. Bilginin insani ilgilere, çıkarlara, ilişkilere, yani hayatın olumsal yönlerine bağlı olarak değişebileceğini, hakiki bir varlık dünyası olmadığına göre, insanın bir parçası olduğu bu hayatın insani ilgilere bağlı olarak çok farklı şekillerde yorumlanabileceğini ve dolayısıyla, mutlak bir hakikat olamayacağını dile getiren söz konusu perspektivizmin hakikat anlayışı da çoğulcu olup bağlamsal özellikler sergiler.
Onun perspektife dayalı hakikat anlayışı, hiçbir bakış açısı ya da perspektifin hayatı tüketememesi, düşünce ve bilgi için bir ölçüt oluşturamaması anlamında, her şeyden önce çoğulcu bir nitelik taşır. Öte yandan o, bir perspektifin diğerinin yerini tutamaması anlamında zorunlu olarak sınırlı ve düşüncenin, düşünme koşullarının hem perspektiflerin kendi içindeki hem de perspektifler arasındaki çatışmalardan kaynaklanan gerilimlerden hayat bulması anlamında agonistik bir anlayış olmak durumundadır. Nietzsche’nin, klasik nesnel ve mutlak hakikat anlayışının tam karşıtı olan perspektife dayalı hakikat anlayışı, nihayet perspektiflerin farklı durum ve konumlara bağlı olarak farklılaşmaları özelliğiyle bağlamsal, bağlamın sürekli olarak değişebilmesi anlamında dinamik bir hakikat görüşüne işaret eder.
Nietzsche’nin perspektivizmi şu halde, dünya hakkında ancak eksik birtakım yorumlarda bulunulabileceği ve mutlak hakikatlerin mümkün olmadığı varsayımına dayanır. Bilginin hiçbir şekilde mutlak olmadığına, bilgiye ulaşmanın, bilginin peşinden koşmanın mutlaklaştırılmaması gerektiğine inanan Nietzsche, bu yüzden bilgi ve hayatın birtakım metaforlar aracılığıyla ancak belli bakış açılarından kavranabileceğini ileri sürer. Gerçekten de bilincimizi “bilinmeyen ama duyumsanan bir metin üzerine az çok düşlemsel bir yorum” olarak tanımlayan Nietzsche bir bütün olarak mantığın da gerçekliği daha iyi anlama teşebbüs ve çabamızın bir sonucu olarak, bizim tarafımızdan oluşturulup dış gerçekliğe empoze edilmiş bir şemadan başka hiçbir şey olmadığını düşünür. Bunu biz, gerçekliği daha iyi hesaplayıp formüle edilebilir hale getirmek için yapmaktayız. Dolayısıyla, mantık bizim yaratıp, (şey, özne, tahmin, eylem, nesne, töz, form gibi) kavramlarını gerçekliğe dahil ettiğimiz bir yapı olmaktan öteye gidemez. Mantık, şu halde, insan eliyle yaratıldıktan sonra doğru olduğuna inanılan fiktif bir bilim olmaktan öte bir anlama sahip değildir. Nietzsche aklı insanın özü olarak görme eğiliminde olan Batı metafiziksel geleneğiyle, işte bundan dolayı, yani mantıksal kurgusu ve spekülatif yapısı sadece dış gerçekliğin değil, fakat insani gerçekliğin de özünü çarpıttığı için savaşır. O, aklın insanın özünü hiçbir şekilde meydana getirmediği inancını hep korumuştur. Akıl ve bilinç salt yüzeysel fenomenlerdir; insanın benliği de aklın kaynağı olan ve akıl tarafından anlaşılması mümkün olmayan organizmanın bir parçasıdır. Bundan dolayı, “akıl en yüksek şeyleri ne teyit edebilir, ne de onlarla temas kurabilir.”
Özne-nesne ayırımımız da Nietzsche’ye göre, özde bizim gramere olan bağımlılığımızın bir sonucu olup, yalnızca bir kurgudan ibaret olmak durumundadır. Bu ayrım, bizi insan ile dünya arasındaki ilişkilerde daima bir özne ve nesne kapsamı içinde düşünmeye sevk eden gramatikal kategorilere beslediğimiz sarsılmaz inancın eseridir. Kompleks bir dış gerçeklik üzerinde hâkimiyet kurup, onun üstesinden gelmemizi, eylemlerimizden bağımsız bir benlikten söz etmemizi, sabit ve istikrarlı kendilikler varsaymamızı mümkün hale getiren şey, biz insanların isimlere ve fiillere olan bağımlılığından kaynaklanmaktadır. Nietzsche, dilin bu şeyleştirici etkisinden dolayı, bizim gerçekliğin süreçlerden meydana geldiğini, onun sürekli bir değişim tarafından belirlendiğini unuttuğumuzu veya gözden kaçırdığımızı ileri sürer.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #7 : Nisan 27, 2014, 05:29:16 ÖS »
Etik Görüşü
Filozofların etikleri, salt bir ahlak filozofu değilseler eğer, onların genel felsefe anlayışlarına sıkı sıkıya bağlı olur. Friedrich Nietzsche, herhalde söz konusu genel değerlendirme ya da durumun kendisi için en fazla geçerli olduğu filozoftur. Onun Batı değer sistemine yönelik eleştirisi, Batı ahlakının soykütüğüyle ilgili düşünceleri, çok büyük ölçüde kendisinin Batı metafiziğine yönelik eleştirilerinin bir devamı olmak durumundadır.
Nietzsche Batı metafiziğine yönelik bu eleştiriden hareketle, gerek Batı metafizik geleneğinden, gerekse bu metafizik geleneğin Platoncu bir yorumundan ibaret olan Hıristiyanlıktan kaynaklanan dünya görüşünün, nihayetinde nihilizmle sonuçlanmak durumunda olduğunu, kendi çağının da bu metafizik geleneğin sonu olma anlamında nihilist bir çağ olduğunu söyler: “Nihilizm kapıda bekliyor: Nereden geliyor bütün bu misafirlerin en tekin olmayanı?”Nihilizmi, “en yüksek değerlerin kendi kendilerini değersizleştirmesi, amacın kaybolması ve niçin sorusunun cevapsız kalması” diye tanımlarken, klasik ahlak anlayışının sonuna işaret eden Nietzsche, onu sonuçları bakımından değil, fakat tarihsel bir süreç içinde değerlendirir. Ona göre, nihilizmi zamanın sosyal üzüntüleri, psikolojik dejenerasyonları, yanlışları ve ayartmaları yoluyla değerlendirmek bir hata olur. Nihilizmi değerlendirirken, esas ona vücut veren tarihsel kaynak veya kökenleri ele almak gerekir.

Jeneoloji ve Eleştiri
Nietzsche, şu halde temelli ve ayrıntılı bir etik sistem oluşturmaya gitmez fakat daha ziyade modern çağda ortaya çıkan nihilizmin tarihsel kökenlerine dair bir araştırmaya girişir. Ona göre, ne nesnel değerlerin varoluşundan ne de ahlaki hakikatleri temellendirmek amacıyla aklı kullanmaktan söz edilebilir. Ahlaki olguların varolmaması nedeniyle ahlaklılığa yaklaşımın da temelden değişmesi gerektiğine inanan Nietzsche’ye göre, insanların ahlaki inançlarını temellendirmeye çalışmak yerine, ahlaklılığı sosyal bir fenomen olarak görmeleri gerekir. Nitekim “ahlaki yargıların da tıpkı dini yargılar gibi olmayan gerçekliklere dayandığını, ahlakın yalnızca belirli fenomenlerin bir yorumundan ibaret olduğunu” öne süren Nietzsche, farklı ahlakların kökenleriyle ilgili tarihsel ve psikolojik bir soruşturmaya kalkışır. Onun ahlakın soykütüğünü yazması, tarihsel ve psikolojik bir jeneoloji ortaya koymasının nedeni budur.
Genellikle ya da ilke olarak Nietzsche ile irtibatlandırılan jeneoloji, bir fenomenin kaynağının takip edilmesine işaret eder. Bir yaşam biçiminin imkânlarıyla zorunluluklarına ilişkin bir araştırma olarak jeneoloji pratiğini Nietzsche Ahlakın Soykütüğü Üstüne adlı eserinde hayata geçirir. Burada iki yönlü bir soruşturma faaliyeti içine giren Nietzsche önce ahlaklılığın hangi koşullar ve durumlar altında ortaya çıktığını soruşturur, sonra da ahlakın bir eleştirisini yapar. Bununla birlikte, “ahlaklılığın değerine yönelik bir eleştiri ancak onun varlığının tarihsel koşullarına dayanan bir bilgi ile mümkün olduğundan”, ahlaki değerlerin değerini sorgulamak, değerlerin yeni baştan değerlemesini yapmak, bu değerlerin kökenlerine ve gelişimine dair bir araştırmayı gerektirdiğinden, jeneolojinin bu iki boyutu arasında çok yakın bir ilişki vardır. Ya da başka türlü söylendiğinde, jeneoloji pratiğinin kendi içinde, sırasıyla “Ben neyim?”, “İçinde bulunduğum duruma nasıl geldim?” ve “Mevcut durumdan hangi duruma geçebilirim?” gibi üç soruyu ihtiva ettiği dikkate alınırsa, Nietzsche’nin jeneolojisi insana ne olduğunu, olduğu hale nasıl geldiğini ve gerçek kökenlerini göstermeye çalışır; bunu da tarihin parçalanamayan bir sürekliliği içinde değil, fakat güç isteminin mücadele ve çatışması içinde yapar. O, bununla da kalmayıp, insanın içinde bulunduğu durumun olabileceği durumu nasıl zorladığını ve ona nasıl imkân vereceğini göstermeyi amaçlar.
Dolayısıyla, ahlakın soykütüğünü ortaya koyarken, Nietzsche her ne kadar öncelikle ahlaklılığın doğasına ışık saçmayı, ahlaki kavram ve fikirlerin tarihsel kökenlerini göstermeyi amaçladığını söylese de onu kısa süre içinde tarihsel projeden daha temel bir hareketle, “değerlerin yenibaştan değerlenmesi” adını verdiği bir kritikle tamamlar.

forumfelsefe

  • Yönetici
  • Aktif Üye
  • *****
  • İleti: 162
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #8 : Nisan 27, 2014, 05:47:07 ÖS »
Efendi ve Köle Ahlakı
Ahlaki inançların tarihsel köklerini, moral kavram ve fikirlerin kökenlerini ortaya çıkarma anlamında jeneolojik bir etkinlik içine giren Nietzsche, bizi, biri “efendi ahlakı”, diğeri ise “köle ahlakı” olmak üzere iki karşıt ahlaka götürür. Başka bir deyişle o, antropolojik bir yaklaşım benimseyerek insanların güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrıldıklarını, bu insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde de ahlaki unsurlar yerine gerçek hayatta bulunan her şeyin olduğunu söyler. Gerek hayatın bizatihi kendisindeki ve gerekse tek tek bireyler arasındaki ilişkiler güç ilişkileri olup, ahlakın mahiyetini belirleyen şey bireyin güçlü ya da zayıf olmasıdır. Buna göre, verili ahlak zayıf, güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği bir ahlaksa eğer, bu ahlak köle ahlakıdır; buna mukabil o güçlü, kendilerine güvenen, sağlıklı insanlar arasında teşekkül etmiş olan bir ahlak ise, söz konusu ahlak bu kez efendi ahlakı olmak durumundadır. Nietzsche 19. yüzyıl Avrupa’sında yürürlükte olan ahlakın, kaynağı itibariyle çok büyük ölçüde İbrani-Hıristiyan geleneğinden çıkmış olan bir köle ahlakı olduğunu ve sadece Sokrates’in değil, fakat Katolisizm, Protestanlık ve bütün bir Aydınlanmanın köle ahlakına yardım ettiğini, hatta onu daha güçlendirip yaymaya çalıştığını ileri sürer.
Nietzsche işe önce efendi ahlakından örnekler vererek başlar ve buradaki iyi-kötü kavramlaştırmasının temelinde, asil-kötü ayırımının bulunduğunu söyler. İlk gelen ve hakiki bir ağırlığı olan iyidir ve onun ifade ettiği değer soylu sınıfın kendisini bir bütün olarak olumlamasıdır. İyi, soyluların cesaret, fiziki ve zihinsel kudret ve gurur gibi ayırıcı niteliklerine sahip olan “asil” anlamına gelmektedir. “Kötü” ise ikincil kavram olup, soylunun niteliklerinden yoksun ve aşağı olanı gösterir. Soylunun niteliklerinden yoksun bulunan köle ruhlu insanlar, kuruluşları ya da yapıları itibariyle aşağı olduklarından, kötü olmaları dolayısıyla hiçbir şekilde ayıplanmazlar.
Nietzsche söz konusu soylu ya da efendi ahlakından sonra, aristokratik değer sistemiyle köle ahlakı arasındaki bir geçiş evresi olarak, rahipçe değerleme tarzından söz eder. Daha ziyade Hinduizm ve Budizm tarafından örneklenen ve eylemden uzaklaşarak, içsel, manevi yaşamın geliştirilmesine özel bir önem izafe eden bu ahlakın temel değerleri, açıktır ki, çileci değerler olmak durumundadır. Bununla birlikte, esas Musevilik tarafından cisimleştirilen ve efendi ahlakıyla mutlak bir karşıtlık yaratan bu ara ahlak kategorisi, dünyevi mutluluk, güç ve başarı yerine, sadece acı çekmeye pozitif bir değer yükleyerek kölenin ahlak alanındaki başkaldırısına çıkan yolu hazırlar. Museviliğin kendisi ise Hıristiyan etiğini doğurur.
Nietzsche, aristokratik değer yargılarının çökmesi ile beraber, bencil-bencil olmayan karşıtlığının sürü içgüdüsünün egemenliğini hazırladığını söyler. Burada yapılan en büyük hata, ona göre, ahlaklı olanla bencil olmayan arasında özdeşlik kurulması olmuştur. Sürünün belli bir ahlakı olan bir grup, “belli bir grup olarak ayakta durmasını ve kendini o grup olarak sürdürmesini sağlayan bir ahlakla bağlı bir grup” olduğu dikkate alınırsa, Nietzsche’nin bakış açısından köle ahlakı ile topluluk içgüdüsü arasında çok yakın bir ilişki bulunduğu, ahlaklılıkla ilgili kavramlaştırmaları belirleyen gücün bu ahlak anlayışı olduğu açıklıkla ortaya çıkar. Nitekim Nietzsche işte buna işaret ederek, güçlülerle zayıflar arasındaki farklılığı şöyle ifade eder: “Güçlüler doğal olarak ayırmaya, zayıflar bir araya gelmeye eğilimlidir, eğer güçlüler bir araya gelirlerse, bu ancak saldırgan bir toplu eylem ve güç isteminin toplu tatmini amacıyladır, bireysel vicdanın epey direnciyle karşılaşır; aksine zayıflar, bir araya gelmekten pek hoşlanırlar.”
Soyluyla köle arasındaki en önemli farklılık, Nietzsche’ye göre birincisinin aktif güçle, buna mukabil ikincisinin reaktif güçle karakterize olmasıdır. Nietzsche reaktif güçlerin ancak köle ahlakına vücut verirken, aktif güçlerin soylu veya asilin ahlakını, efendi ahlakını yarattıklarını söyler. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca aktif güç kendini olumlar, farklılığını onaylar ve ayrılığını eğlencenin ve oyunun bir objesi haline getirir. Oysa reaktif güç, itaat ettiği zaman bile, aktif gücü sınırlar, ona sınırlayıcı kurallar ve sınırlar getirirken, hiç kuşku yok ki negatif ruhun kontrolü altında bulunur. Kısacası, aktif güçteki evet deyiş ya da olumlama reaktif güçte hayıra ve olumsuzlamaya dönüşür. Nietzsche işte bundan dolayı, farklıya ve kendinden olmayana hayır diyen köle ahlakının bir tepkinin ve hınç duygusunun sonucu olduğunu öne sürer.
Buna göre, köle ahlakı sahip olduğu negatif karakterden dolayı, kendisindeki iyi inancını ortaya koyabilmek için kötü sıfatını yükleyeceği soylu insana ihtiyaç duyar. Soylu ona, kölenin kendi kimliğini koruyabilmesi ve ötekinin değerini düşürebilmesi için lazımdır. Oysa soylu kendini tanımlamak için ötekini tanımlamaya ihtiyaç duymaz. O, kendini kendine ait niteliklere dayandırır. Kölenin kimliğini yaratan şey soylunun niteliklerine sahip olamama talihsizliğinden başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle, Nietzsche sürü tarafından yapılmış iyi-kötü kavramlaştırmasındaki karşıtlık yerine asil-kötü ayırımını yerleştirir. Bunun, karşıtlığın Yunanlılardaki versiyonuna, onlarda iyi-kötü ayırımı yerine asil ve asil olmayan ayırımı bulunduğu için özellikle uygun düştüğünü söyler. Onlarda, iyi aristokratik, güzel, mutlu ve Tanrılar tarafından sevilenle eşanlamlıyken, soylu insan veya aristokrat, köle ya da sıradan insana tamamen karşıttı.
Buradan hareket edildiğinde, köle ahlakının “sen kötüsün, ben bundan dolayı iyiyim”, efendi ahlakının ise “ben iyiyim, sen bundan dolayı kötüsün” dediği, köle ahlakının düşmanca bulunan bir dünyaya ihtiyaç duyduğu bir kez daha açıklıkla ortaya çıkar. Efendi ahlakı söz konusu olduğunda, ahlaki iyi-kötü ayırımı, bir paralojizm olup, bu, yırtıcı kuşun kötü olduğunu söylemeye benzer. Yırtıcı kuştaki gücün kendisi onun etkilerinden ve tezahürlerinden ayrılmamakla birlikte, genel yaklaşım yırtıcı kuşun gücünü açığa vurmama yeteneğine sahip olduğunu ve bu gücün etkilerinden ayrılabileceğini varsayar. Dolayısıyla, iyi veya erdemliyi kuzu temsil ederken, yırtıcı kuş kötüyü niteler. Reaktif güçlerin yaptıkları da tam tamına budur: Her şey yerinden edilip reaktif güçler arasına sokulurken, onlar aktif gücü de bir kurgu, bir gizemsizleştirme aracılığıyla yapacağı şeyden ayırırlar.
Öyleyse, aktif gücün bakış açısından iyinin aktiviteyi, olumlamayı, tasdik etmeyi ve bütün bunların hayata geçirilmesinden duyulan memnuniyeti veya hoşnutluğu ifade ettiği yerde, kötünün kötü oluşunun ikincil ve bir sonuç olduğu, bunun da kötünün olumlamamasından, eylememesinden ve eğlenmemesinden kaynaklandığı bir kez daha söylenebilir. İyi öncelikli olarak efendiyi belirleyip tanımlarken, kötü sadece bir sonuç olan durumundadır. Oysa reaktif güç bağlamında iyi-kötü ayırımı, reaktif gücün dışındakinin kötü diye tanımlanması yoluyla yapılır ve negatiflik burada daha baştan işin içine sokulur.
Hâkim ahlak anlayışının söz konusu köle ahlakı ekseninde oluşturulduğunu düşünen Nietzsche, sıkıntının kökenlerini jeneolojik soruşturmasından hareketle, Hıristiyanların Yunanlılar üzerinde kazandığı hâkimiyette bulur. Zamanının İngiliz psikolojistlerinin iyiyi pragmatist bir perspektiften, toplumsal olarak faydalı ve diğerkâm eylemlerle özdeşleştirmelerini eleştirirken de iyinin kökeni bakımından bencil-diğerkâm ayırımından hareketle temellendirilemeyeceğini, iyinin en erken dönemlerdeki kullanımının “soylu, kudretli, yüksek mevkili ve yüksek fikirli” kavramlarına işaret ettiğini söyler. Burada iyi alçak, kıt fikirli ve avami her şeyle tam bir karşıtlık içerisindedir; bu nedenle Hıristiyanlığın zayıfın, ezilmişin, alçakgönüllünün, yoksulun yanında yer alması ve onları yüceltmesi, Nietzsche’ye göre Hıristiyanlığın güce, kudrete, aristokrat ahlakına yönelik gizli hınç ve nefret duygusundan kaynaklanır. O, insanlık tarihinin son iki bin yıllık döneminde güçsüzlerin anlayışının hınç duygusuyla ahlaka egemen olduğunu, güçsüz ruhların zafer kazandığını söyler. Sürüde moralin başdeğer haline getirilmesi de aslında bundandır; ahlaklılığın çökmüş insanın doğal içgüdüsü olduğunu ima eden Nietzsche, bitkin ve yorgun insanların bu şekilde öç alıp efendi rolünü üstlendiklerini öne sürer.
Nietzsche, kendisini Hıristiyanlık veya sosyalizm ya da diyalektik veya liberalizm şeklinde gösteren bütün hınç ahlaklarını varoluşa ölüm cezası veren kültürel bir kötümserlik olarak değerlendirir ve onları hayat içgüdülerine karşıt olmaları nedeniyle “doğa karşıtı ahlaklar” diye niteler. Gerçekten de hınç, bedeni hor gören bir kültürün ayrılmaz unsuru olup modern toplumlarda da varlığını yaygın bir hastalık, zararlı bir inanç olarak sürdürür. Nietzsche bu bağlamda “hıncı, basit dinsel kültürün temeli olarak değil, zihnin bir çileciliği olarak, rasyonelliğin ortaya çıkışında temel bir etken olarak” görür. Ona göre, hınç duygusunun eseri olup, Yahudi ve Hıristiyan etiğinde somutlaşan ahlak, soylunun ahlakına, efendi ahlakına hayır demekten kaynaklanır. Modern dönemin hınç ahlakları da özde söz konusu Yahudi, Hıristiyan tinine dayanmaktadır. Sözgelimi Fransız İhtilali ve sosyalizm gibi modern oluşumlar gerçekten de Hıristiyanlık ruhu ile özdeş olup, Nietzsche bunların insanları her açıdan eşit gördüklerini söyler. Ona göre, eşitlik öğretisi adaletin sonu olsa bile, adaletin kendisi tarafından vazedilmiş gibi görünmektedir. “Eşitler için eşitlik, eşit olmayanlar için eşitsizlik, adaletin gerçek konuşması budur” diyen Nietzsche, ister klasik ya da ister modern olsun, eşitliğe vurgu yapan bütün ahlak sistemlerin, aristokrat değerleri olumsuzlamaktan, soylu ahlakın değerlerine hayır demekten kaynaklandığını ve onlara vücut veren içgüdünün bir hınç içgüdüsü olduğunu bir kez daha belirtir.
Ahlaktaki köle isyanının birinci nedeni ya da egemenliğinin en önemli sonucu, efendi ve soyluların savunduğu ahlakçı olmayan bir iyi-kötü ayırımının yerine ahlakçı bir iyi-kötü ayırımının geçirilmesiyse, ikincisi özgür irade, ruh ve suçluluk nosyonlarının türetilmesidir. Buna göre, köle ahlakı kendini olumlayan bir ahlak olmayıp, kendi varlığını ötekini olumsuzlamak suretiyle teminat altına alan bir ahlaktır. Onun tanımlayıcı tutumu, hınç tutumudur. Köle varolabilmek için kendisine düşman bir dış dünyaya ihtiyaç duyar; onun eylemde bulunmasında dışsal uyarıcılar etken rol oynar ve eylemi bu durumun bir sonucu olarak tepkiseldir. O, yine varlığını teminat altına alabilmek için özgür irâde, ruh, suçluluk ve vicdan kavramlarını yaratmıştır. Nietzsche açısından özgür irade sadece, “dinbilimcilerin, insanı, sözcüğün kendi açılarından anlamlı kılmak, yani onu kendilerine bağımlı kılmak, amacıyla gerçekleştirdikleri marifetlerden biridir.”
O, özgür irade, özne ve ruh nosyonlarının tarihin çeşitli aşamalarında hayatlarına düşsel bir özgürlüğün yanı sıra, bir temel ve tözsellik duygusu kazandırmak amacıyla güçsüz ve ezilmiş insan grupları tarafından icat edilmiş yapımlar, oluşturulmuş kurmacalar olduklarını savunur. Zayıflar özgür iradeye sahip bir özne icat etmek suretiyle güçlü olanları eylemlerinden sorumlu tutabilirler ve böylelikle de onların güçlerinden ötürü suçluluk duymaları sağlanabilir. Onlar kendilerini ise, manevî özgürlüğün bir koşulu olarak gösterilebilecek güçsüzlükleri nedeniyle yüceltebilirler. Amaçlı olarak eylemde bulunan özgür insan, öznenin icat edilmesiyle birlikte suçlanmaya başlanır ve böylelikle de sorumluluk nosyonunun dünyadaki eylem anlayışına hâkim olduğu bir evren yaratılabilir. Oysa Nietzsche açısından “sahici eylem, özgürce akan bir sağlık ve güçten bilinçsizce kaynaklanan eylemdir.”
Nietzsche’de vicdan ve bilinç insanın sosyalleşmesine bağlı olarak ve onun içgüdülerinin bastırılıp içeride dönüşüme uğramalarının sonucunda ortaya çıkar. Bastırılmış içgüdüler içte dönüşüme uğrayınca, ilk kez olarak içsel psikolojik yaşam, daha sonra düşüncenin zihinsel dünyası, motifler, hipotezler, rüyalar ve taklitler gelişmiştir. Nietzsche ahlaki yargı ve değerlemelerimizin de bilinçsiz fizyolojik süreçlerimizin aklileştirilmesinden ibaret olduğunu söyler. O, işte bu süreçlerin tamamlanmasından sonra, yani öznenin, bilincin, ruhun, vicdanın, vs. oluşturulmaları sonucunda, insanların içgüdülerinden uzaklaştıklarını ve bilinç varlıkları haline geldiklerini söyler.
Nietzsche gerek metafiziksel geleneğin, gerekse bu geleneğin vücut verdiği klasik ve modern ahlak anlayışlarının nihilizmle sonuçlanacağını söyler ve bunu Şen Bilim’deki ünlü “Tanrı öldü!” deyişi ile haber verir. Bundan sonra insanlar, düşüncelerini ve ahlak anlayışlarını temellendirebilmek için ona göre, ne Hıristiyan Tanrısını, ne de herhangi bir felsefi ilkeyi, kendinde varlığı, tözü vs. bulabileceklerdir. Çağında ortaya çıkan büyük “boşluğun tarihsel ve psikolojik nedenlerini sergilemek; yeni moralitenin rolünü oynamak üzere ortaya çıkan sahte adayların maskesini düşürmek” amacı güden Nietzsche bu amacına gerçekten de ulaşır. Çileci ideale ve onun yol açtığı hastalığa karşı koyacak yeni bir ideal ya da umudun olup olmadığı, yeni değerleri, karşıt ideali ne ya da kimin yaratacağı soruları karşısında, Nietzsche sürü ya da köle ahlakının devamı olarak gördüğü sosyalizmden de liberalizmden umut olmadığını açıklıkla ifade eder. Özgürlüğü katı bir özdisiplin kapsamı içinde tanımlayan, onu kişisel sorumluluk istemi, insanları birbirlerinden ayıran mesafenin korunması olarak gören Nietzsche, insanlar arasındaki mesafeyi, ister özgürlük, isterse eşitlik ideali çerçevesinde aşındırmaya yönelik her teşebbüsün sürü ahlakına batış olduğu kanaatini hep korur.
O, Hıristiyan ahlakının en son şekli olan, Batı kültürüne Platon’un soktuğu öte fikrini daha seküler bir biçimde aynen sürdüren bilimden yana da en küçük bir umudun olamayacağını söyler. Hakikat iradesinin sonunu hazırladığı bilim, bir kere hayata karşıt bir karakter taşımaktadır. Hem zaten bilim değer yaratamaz; kendisini sadece değerlerin dışında bulur hatta değerlerin dışına atmak ister.
Bilim de liberalizm de bize en küçük bir yardım sağlamadığına göre, hayatın yoksullaştırılmasını ne zaman ve kim ya da ne önleyecektir? Hayatın yoksullaştırılması, Nietzsche’ye göre, doğayı iyiliğin ürünü ve Tanrının inayetinin eseri olarak görme evresi geride bırakıldığı, tarih artık ahlaki bir dünya düzeninin ya da Tanrı tarafından hazırlanmış bir planın açımlanması olarak görülmediği, her şeyin önceden plânlanmış ve insanların kontrolü dışında olduğu düşüncesi yadsındığı zaman, son bulacaktır. Nietzsche’ye göre bu süreç, insan, tıpkı geçmişin efendileri gibi, kendisini verili değerlere tabi kılmak yerine, kendi değerlerini dış dünyaya kabul ettirmeye başladığı; insanın bir şeylerden yoksun olduğu duygusunu aştığı, insan varoluşu için kendisinin dışında bir anlam aramadığı, hayattan nefret edip ondan kurtulmaya çalışmadığı, kısacası çileci idealin temsilcilerinden farklı olarak hayata evet diyebildiği zaman nihayete erecektir. Başka bir deyişle, değer ve değerlerin değeri, negatif olandan değil de olumlamadan çıkartıldığı, reaktif güçlerin yerini aktif güçler aldığı veya tepkisel güçlerin inkâr edilmesinden sonra, bütün güçler aktif hale getirildiği zaman son bulacaktır.
Bunu kim yapacak, yeni ve yüksek ahlak türünü kimler yaratacaktır? Dini, bilimi, geleneksel ahlak anlayışlarını, mevcut politik düzeni mahkûm eden Nietzsche, bu konuda ruhları yeni değerleri yaratacak kadar güçlü ve özgün olan yeni filozoflara, geleceğin filozoflarına güvenir: “Umutlarımızla neye varacağız peki? – Yeni felsefecilere, başka bir seçiş hakkımız yok; yeterince güçlü ve özgün ruhlara, karşıt değerlendirmeleri başlatıp, ‘ebedi değerleri’ yeniden değerlendiren, baş aşağı eden; geleceği haber edenlere, geleceğin insanına, bin yılın istemesinin, bir insan istemesine bağlı olduğunu öğretecek insana, şu şimdiye dek “tarih” denen saçmalığın ve rastlantının tüyleri diken diken egemenliğinin köküne kibrit suyu dökmek için disiplin ve sıkı bir eğitimin gözü pek atılımlarına ve tüm çabalarına zemin hazırlayacak olana.”
Onlar geçmişin ve şimdinin filozofları gibi, ahlaklılıkla ilgili verileri bir araya getirmek ve onları sistemleştirmek ya da formüllere sıkıştırmakla yetinmeyecek, tam tersine yeni değerleri yaratacaklardır. Onların bilmeleri yaratma, yaratmaları bir yasa koyma, hakikat istemleri de güç iradesi olacaktır. Değerleri yaratırken, bu yeni filozoflar güç istemini, ondan korkmadan veya utanmadan kucaklayıp, somutlaştıracaklardır. Geleceğin bu yeni filozofları, bu güçlü ruhlar “dünyayı bir bütün olarak olumlayacak”, hayatı olduğu gibi kabul edip, onun bir güç istemi olduğunu tasdik edeceklerdir. Geleceğin bu yeni filozofları hayattan kaçmak, ondan korkmak yerine, hayatı yaşamayı seçeceklerdir. Onların amacı, “insanı yeniden doğaya çevirmek” olmalıdır.
Bu yeni filozof, geleceğin kişisi, Böyle Buyurdu Zerdüşt ’te “üstinsan” olarak kutsanan, “insanın ötesindeki insan”dır. Onun en büyük başarısı da Nietzsche’ye göre, sadece hayatın değil, her şeyin ebedi dönüşünü istemek olacaktır.

(Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi)
« Son Düzenleme: Nisan 29, 2014, 12:28:06 ÖÖ Gönderen: forumfelsefe »

théorém

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 34
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #9 : Ağustos 09, 2014, 12:45:28 ÖS »
....insan denilen çağından uzak
başlangıçlarda yaşamın uçlarında....''ol'sun'' (ki !............................................................ 8)...................................................................)

niçe
« Son Düzenleme: Ağustos 09, 2014, 02:00:03 ÖS Gönderen: forumfelsefe »

théorém

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 34
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #10 : Ağustos 21, 2014, 03:17:46 ÖS »

...bi eşitsizlikde ne (de) doğal tüze vardır ne doğal haksızlık...

b öylece

...isterler_ki arasıra bizim neyi yapmamamız gerektiğini de gözden geçirelim...


ciorén ----> nietzsche ----> thukidides -----<

théorém

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 34
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #11 : Eylül 02, 2014, 01:45:55 ÖS »


bi şeyin > ölü yada diri < olduğunu söylemek / ; şeylerin kendi üzerlerine düşünmemeleriyle ahlaksal doğruları olmamalarını k-anıtlar

böylece akıl_dışı ''akıllı varlığa'' d-okunur !

ne garip_(dirki) ''insan denilen'' kendi kendisini denetleyen bu yapısını denetleyemez

nietzsche (aşırısızlık üzerine düşünceler)

tümüs ditrampları :)

-

ugi

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 9
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #12 : Eylül 06, 2014, 11:45:32 ÖS »
Niçe başlığı atıp , hiçbir şey yazmamak en doğru niçe yapı/sökümü olurdu sanırım
İnsansal faaliyetlerin kavram almış hallerini değiştiriş denemesi - mi ? Pardon ilizyondaymışım ..

ugi

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 9
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #13 : Eylül 08, 2014, 04:24:40 ÖS »
Ve “dünyanın” benim için ne olduğunu biliyor musunuz? Onu size kendi aynamda göstereyim mi? Bu dünya: Başlangıcı ve sonu olmayan içten bir canavardır, gücün sabit, demirden bir büyüklüğüdür, o ki ne daha büyük ne de daha küçük olur, kendini tüketmez, sadece değişir, bütün olarak değişmeyen bir bütünlük arz eder, harcamaları ve kayıpları olmayan bir bütçedir, ama aynı zamanda artması da olmayan, gelirleri olmaksızın, sınırı tarafından kuşatılmış gibi hiçlikle çevrilmiştir, bulanık olmayan bir şey, israfı olmayan bir şey, sonsuz bir uzamsal olmayan, tersine bir belirli bir güç belirli bir mekâna konuşmuştur, herhangi bir yerde “boş” olan bir mekâna değil, tersine her yerde “boş” olan bir mekâna değil, tersine her yerde güç olarak, gücün ve güç dalgalarının aynı zamandaki oyunu olarak ve birçok şey burada yığılarak ve aynı zamanda orada azalarak, içinde fırtınalaşan (hücum eden) ve kabaran güçlerinin bir denizidir içinde, ebediyen değişerek, ebediyen geri çekilerek, geri dönüşün muazzam yıllarıyla şekillendirmelerinin gel-giti ile en basitinden en seçilisine dışarı sürüklenerek, en sessizden, en donmuştan, en soğuktan dışarı çıkarak en korlanan ateşin içine, en vahşi olanın içine, kendi kendisine çelişenin içine, uyumun neşesine kadar çelişkilerin oyunundan doğurarak, kendi kendisini onaylayarak, yollarının ve yıllarının bu eşitliği içinde, ebediyen tekerrür edecek olan olarak, kendini kutsayarak, hiçbir doyum, hiçbir bıkkınlık, hiçbir yorgunluk tanımayan bir oluş olarak- Kendini ebediyen yaratanın bu diyonizik dünyası, çift şehvetlerin (yapmak ve yıkmak) bu esrarengiz dünyası, benim “iyi ve kötünün” öte yanıdır eğer devr-i daimin mutluluğunda bir hedef bulunuyorsa, hedefsiz olarak, eğer bir daire kendine iyi niyete malikse iradesiz olarak, -Bu dünya için bir isim duymak ister misiniz? Bütün muammaları, bilmeceleri için bir çözümleme? Sizin için de, en gizli anlarınız için de, en yarı gecemsi olanlarınız için de- Bu dünya güç istencidir- ve bunun dışında bir şey değildir! Sizin kendiniz de kudrete yönelik bu iradesiniz ve bunun dışında hiçbir şey değilsiniz!

Güç istenci ... Son Perde
:D
İnsansal faaliyetlerin kavram almış hallerini değiştiriş denemesi - mi ? Pardon ilizyondaymışım ..

théorém

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 34
Ynt: Nietzsche
« Yanıtla #14 : Eylül 09, 2014, 01:51:38 ÖS »

:)<------olacak_ol-an ''zaten _oldu''------>:)

....insan_denilen -diyalektik- diye_bilinen bi acımasız enstrümanın eliyle bi zorbayı da oynay a b i l i r ! bu ''zapt ederek'' uzlaşma sırasında
her zaman saçma bi şekide ''aptal olmadığını ispatı !'' muhalifine bırakır <-- yoksa bu her yerde sessizce kendisini hazırlayan bi öç alma biçimi mi :)

... kendisini gelenek ahlakına kaptıran ''insan'' önce nedenleri ikinci olarak sonuçları son olarak da ''gerçeği'' kü ç ü m s e r / tüm ''yüce duygularındaki ( hürmet gurur minnettarlık sevgi v.b.) kurmaca bi dünyayla ilişkilenip...........

'' < insanlığı bekleyen ! ^ve giderek gelişecek ol-an^ tüm ARINMALARIN içinde yüce duygulardan arınmak en çok zaman alacak konuLAR!dan biri > geleneğine ta başından(beri) özellikle içtenlikle ve özellikle tüm kalbiyle boyun eğen (herhangi) biri n i n hareket ve s-avunma organları r u h s a l ve f i z i k s e l körelir...
işte tam bu sırada ; :)
fayda <--- güçsüz boş uzay
kullanım <---- aslında önemsiz ol-an
gerçek değer <----- tüm önemsizlikler ( örneğin zihin ve ruh önemsizdi)
bi yakınlık aramamak <------ karışıklıktan ve aşırılıktan uzaklık
ilgi <------ kişinin davranışını bozan bi tür hastalık
duyumsal zavk <---- körleşme
dışarısı <----- yük

herzaman :))

:)<------olacak_ol-an ''zaten _oldu''------>:)

düny'ay'ı şikayet edeni işitin ama bütün şikayetlerdeki o g_izli zevki de
eycüretseninleheryeregidilir

nietzsche <  ''derinlikleri dinledi ve HİÇ

bi ses yok d u''