Gönderen Konu: Fenomenoloji Yazıları  (Okunma sayısı 594 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

echo

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 117
Fenomenoloji Yazıları
« : Şubat 01, 2020, 11:18:17 ÖÖ »
Algının Psikolojisi

Eski psikoloji, bir uyarım her zaman aynı duyumu üretiyormuş gi­bi, duyusal aygıtların lokal uyarımlarına tek tek karşılık geldiği varsa­yılan  duyumları bilincin ilk verileri olarak ileri sürüyordu. Bu sözde “veriler”den  yola  çıkarak  gerçekte  algıladığımız  tabloya  ulaşmak  için duyumların bellek,  bilgi ve yargı tarafından - “maddenin” “form” tara­fından-  “işleniş”ini,  öznel  bir  “mozaik”ten nesneler dünyasına  geçişi  varsaymak  gerekiyordu.  Burada  ele  aldığımız  ekol, eski  psikolojinin yoruma ve algıya atfettiği şeyi, kısmen Gestalt olarak adlandırılan  psikolojik etken yoluyla açıklamıştır. Gestalt, sözde “öğe­leri”,  daha  geniş  bütünlere  eklemlenen  “bütünlere  bağlı  hale  getiren duyusal alana ait spontane  bir organizasyondur.  Bu organizasyon he­terojen bir maddenin  üzerine konan bir  form değildir;  formsuz mad­de yoktur; yalnızca az çok istikrarlı, eklemlenmiş organizasyonlar var­dır.  Ancak  bu  tanımlar  iki  temel  doğrultuda  sürdürebileceğimiz  de­neysel araştırmaları yalnızca soyut biçimde özetlerler:

1. Nesne

Gündelik  algımız  bir  nitelikler  mozaiğinin  değil,  birbirinden  ayrı nesneler bütününün algısıdır.  Alanın bir  parçasının ayrılıp, ayırt edil­mesini  sağlayan şey,  geleneksel  psikolojiye  göre  geçmiş deneyimlerin anısıdır,  bilgidir. Gestalt  psikolojisine  göre  bir  nesne,  “anlam"ı   yoluyla  değil,  algımız  içerisinde  sahip olduğu  özel  yapı  nede­niyle  belirgin hale  gelir:  “bir  zemin  üzerindeki  figür”ün yapısı”.  Figür yapıyı  oluşturmak  için  gerekli  ve  yeterli  olan  -zekâ  ve  iradeden  ba­ğımsız- nesnel  koşullar belirlenir  (örneğin  birçok noktanın  bir  figür, bir  dizilim  olarak görüldüğü  en  uzun  ve  en  uygun  mesafe).  Belirli duyusal  özellikler  ile  tanımlanabilen  bu  yapının kendisi çözümlenir: örneğin zeminde yer alan renklerin ayrım eşiği fi­gürde yer alanlarınkinden daha yüksektir.  -  Gelb ve Goldstein’a göre uygun anıları duyumun üzerine “yansıtma” güçsüzlüğü olarak yorum­ladığımız bazı psişik körlükler, daha çok az önce belirlilen bu yapısal süreçlerin bozulmasıdır.

Bu  “figür  ve  zemin”  yapısı,  duyusal  alanların  spontane  organizas­yonu içinde yer alan özel bir durumdan başka bir şey değildir.  Genel olarak ilksel algının, yalıtılmış nesnelerden çok bağıntılarla ilgili oldu­ğunu  söylememiz  gerekir  -  kavranan  değil görünür  olan  bağıntılar. Bu görüşler Weber yasasını daha anlaşılır hale  getirmekte ve  bu yasa tarafından  doğrulanmadadırlar:  Uyaranın sürekli çeşitliliğine  karşılık gelen bilinç çeşitliliklerinin süreksizliği, belirli yapı yasaları (eşitleştir­me yasası, belirginlik yasası) ile açıklanır ve sonuç olarak Wertheimer tarafından ortaya konan “özlülükler” yasasının özel bir durumu olarak ortaya çıkar.

2. Mekân   ve  Hareket

Mekân algısı enteleklüalist anlaşılmazlıkların ayrıcalıklı bir yeridir: örneğin bir nesnenin uzaklığı, görünür büyüklük ya da retinal imgeler arası  fark gibi göstergelere dayanan ve bunlardan nesneye dokunmak için atmamız gereken adım sayısını çıkaran anlık bir yargıya bağlanır. Mekân  artık  görmenin  değil  düşüncenin  nesnesidir.  Oysa  “imgeler arası  fark”ın  derin  bir  eleştirisi” bizi  bu  farkın,  derinlik  algısının  zorunlu bir koşulu olmasına rağmen bir yargının değil, derinlik izlenimi biçimindeki bilinçli sonucundan başka bir şeyini bilmediğimiz sinirsel bir sürecin  nedeni  olduğunu  kabul  etmeye  yöneltir.  Aslında  derinlik algısı, az önce dikkat çektiklerimize benzer bir yapı  fenomenidir.  Bu­nu özellikle kanıtlayan şey,  daha yakın bir nesne üzerinden başka bir nesnenin saydamlıkla görüldüğü bir durumda,  çevre  alanının rengini değiştirerek derinlik görüşünü istediğimiz gibi oluşturabilir ya da or­tadan kaldırabilir oluşumuzdur. Burada Gestalt  psikolojisi bir kez da­ha kendini, ondan önce elde edilmiş önemli sonuçları yorumlama du­rumunda  bulur:  bir  mekân-nitelik  türünün  varoluşunu  algıda  açığa çıkaran Schumann ve ekolünün elde ettiği sonuçlar... Bu araştırmalar M.  Lavelle’in Derinliğin  Görsel  Algısı adlı  çalışmasını  etkilemiş  ve  M. Pradines’in bunların kaynakçalarını sunmuş olmasına karşın, çalışma­lar Fransa’da halen bilinmemektedir ve Mile R. Dejean’ın te­zi  de uzaklığın  görüşten  ayrılmazlığını  tesis  etmeye  çalıştığı  halde  bu araştırmaları dikkate almamaktadır. Retina  üzerinde  şekillenen  şey  yoluyla  gördüğümüzden  hareket ederek  yargıda  bulunmamız  ve  derinlemesine  dizili  olan  noktaların tek bir plan üzerine yansımalarından dolayı öznenin derinliği yeniden inşa ettiğini, onu sonuç olarak elde ettiğini ama onu görmediğini var­saymak gerekiyordu.  Buna karşın, yine aynı nedenden dolayı, genişli­ğin ve yüksekliğin dolaysız algısında hiçbir sorun görülmüyordu. Oy­sa bugün  derinliği,  türetilmiş ve  sonradan  oluşan bir  şey olarak gör­memiz  için  bir  neden  yoktur.  Hatta belki  de  burada  yüzeylerin  algı­sından daha basit bir algı  biçimi  görmek gerekir.  Gelb ve  Goldstein yüzeydeki renkleri görmenin, bazı patolojik durumlarda kolayca deği­şikliğe  uğrayan  ve  yerini  “koyu”  renklerin  görünümüne  bırakan,  ne kadar koyulaşırsa o kadar açık hale gelen görece hassas bir organizas­yon olduğunu gösterirler. Yükseklik  ve  genişliğe  göre  olan  mekân  algımız  üzerine  yapılmış doğrudan bir çalışma, yapı fenomenlerini daha önce ortaya koymuştu. Eski psikoloji, “dikey," “yatay” ya da “eğik” olma özelliklerinin, retina­mıza  ait  meridyene,  başımız  ve  bedenimiz  eksenine  yapılan  zihinsel bir  gönderme  yoluyla  görsel  alanın  çizgilerine  atfedildiğini  söylüyor­du.  Buna  karşılık Wertheimer’e  göre,  duyusal alanımızın  bazı  önemli noktaları  [demirleme noktaları], “mekânsal bir düzey” olarak belirleyi­cidirler  ve  alanın çizgileri,  ne  bir  yargı  ne  de  bir  karşılaştırma  olma­dan,  “yukarı  doğru” ve  “aşağı  doğru" giden  belirtilerden etkilenirler. Denge bozulmaları veya bu düzeydeki değişimler deney yoluyla belir­lenmekte  ve  bu  durumlarda  söz  konusu  olanın entelektüel  bir  işlem ya da düzenli bir sistem değişimi olmadığı da doğrulanmaktadır.

Aynı  yazar,  “stroboskopik”  denilen  harekette,  “saf  bir  hareket"i, —hareket edenin olmadığı bir hareketi— yine bir dizi yöntemsel deney yo­luyla gözler önüne sermiştir.  Dolayısıyla hareket algımız,  kavranan iki ayrı  nokta  arasındaki  artan  mesafenin  kestirilmesine  ya  da  fizikçinin tanımladığı anlamda harekete benzetilemez. Tıpkı öncekilerde olduğu gibi bu çözümlemede de, Gestalt psikologlarının tüm dikkatlerini, be­nimsedikleri  ilkelerin  olanaklı  kıldığı  ve  bizim  burada  açıklayamaya­cağımız  deneyimler  üzerine  yöneltmiş  olduklarını  vurgulamak  gere­kir.  Hiçbir  şey  “sui  generis”  ve  vaktinden  önce  yapılan  bir  çağrıya bundan daha az benzeyemez. (Bu açıklamalar, Gestalt  psikolojisi açısın­dan algısal mekânın çözümlemesini tüketme iddiasında değildir.)

— Merleau-Ponty, Algının Önceliği Bölüm III
***

gestalt: algı deneyiminde , parçalarının toplamından fazlasına tekabül ettiği konfigürasyon
gestalt ekolü hakkında:
https://www.youtube.com/watch?v=Y9vNm4YTI3M

(sürecek)

echo

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 117
Ynt: Fenomenoloji Yazıları
« Yanıtla #1 : Şubat 02, 2020, 09:08:03 ÖÖ »
Bilincin  kökensel  kipliği  olarak  algı

Psikologlar  tarafından  algı  üzerine  önyargısız yürütülen  bir  çalışma, algılanan dünyanın, bilimlerin bu sözcüğe verdiği anlamda nesne­lerin  bir  toplamı  olmadığını;  onunla  olan  ilişkimizin  düşünürün  bir düşünce nesnesiyle  olan  ilişkisi  türünden  olmadığını  ve  nihayet,  üze­rinde birçok bilincin  uzlaştığı,  algılanan şeyin  birliğinin,  pek çok dü­şünürün kabul ettiği bir teoremin birliğine benzetilemediği gibi algıla­nan varoluşun da ideal varoluşa benzetilemeyeceğini ortaya koyar.

Dolayısıyla  form ve  madde arasındaki  klasik ayrımı algıya  uygula­yamaz, algılayan özneyi de, ideal yasasına sahip olduğu duyusal mad­deyi  “yorumlayan,”  “açığa  çıkaran"  ve  onu  “düzene  koyan”  bir  bilinç olarak  kavrayamayız.  Madde  formuyla yüklüdür.  Bu da son  tahlilde her  algının  belirli  bir  ufukta  ve  nihayet  dünyada  yer  aldığı  anlamına gelir.  Bunların  her  ikisi  de  açıkça  bizim  tarafımızdan  bilinip  ortaya konmaktan ziyade bizim için pratik olarak mevcutturlar. Algılayan öz­ne ile dünya arasındaki organik türdeki ilişki, içkinlik ve aşkınlık ara­sındaki çelişkiyi ilke olarak içerir.

Sonuçların genelleştirilmesi

Bu  sonuçlar  yalnızca  psikolojik  bir  betimleme  değeri  mi  taşırlar? Algılanan dünya  üzerine bir  ideler  dünyası  koyabilir  olsaydık durum bu olurdu. Ancak aslında benimsediğimiz ide, yalnızca hayatımızın bir zamanı veya  kültür  tarihinin bir  dönemi için  geçerlidir.  Nesnelleştir­me  yönünde  bir  ilerlemenin  olmasına  ve  düşüncenin  her  zaman  bir andan daha uzun bir süre için geçerli olmasına karşın, apaçıklık hiçbir zaman  zorunlu  [apodiktik]  olmadığı  gibi,  düşünce  de  hiçbir  zaman zamandışı değildir.  Düşüncenin kesinliği algının  kesinliğini  temellen­dirmez;  ancak  bize  bir  momentten  diğerine  geçmeyi  gösteren  ve  za­manın birliğini veren algı deneyimi olarak algının kesinliğine dayanır. Bu anlamda, kendimizin bilinci dahil her bilinç algısal bilinçtir.

Son-uçlar

Algılanan  dünya,  her  türlü  akılsallık,  değer  ve  varoluş  tarafından varsayılan  zemin  olacaktır.  Böylesi  bir  kavrayış  ne  akılsallığı  ne  de mutlak olanı ortadan kaldırır. Onları yeryüzüne indirmeye çalışır.


—Merleau-Ponty, Algının Önceliği ve onun felsefi sonuçları
***