Gönderen Konu: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler  (Okunma sayısı 14968 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 137
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #15 : Ekim 14, 2014, 02:15:23 ÖS »
İcarus;


1-Samsanın da işaret etmeye çalıştığı gibi ben, gücel-aktüel anlamıyla bir suistimalden söz etmiyorum, kurgul-anlam dünyalarının oluştuğu andan itibaren yapılaşan ve temel-olmazsa olmaz bir paradigmal yapı haline gelen, yapısal illüze-yanılsama halinden söz ediyorum, kuşkusuz bu noktada filozoflarda, kurgul-filozoflarda bir "kasıt-yok", bunu "farkında-olarak" yapmıyorlar, ama içlerine düştüğü durum bu...


2-Ben bu okuma, daha uygunu okutulma biçimini, "düz-okuma/okutuluyor olma" olarak kavramlaştırmıştım, yani "ortadaveya "örtük" bir varlık var ve bu varlık "okunmaya-çalışılıyor", durum böyle değil, durumun böyle olmadığının "kanıtı da" sürecin kendisi" ...


3-Mnatığın kurucusu ve ona katkı sağlayan isim, frege ve russell bak bu konuda ne diyor; _görüşlerine pek katılmıyorum, onlardan söz ettiğin için aldım_:



Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında filizlenip, yirminci yüzyıl felsefesinde büyük bir etki bırakmış olan Dilsel Dönüş döneminden bize miras kalan önemli bir görüş “varlık” yükleminin nesnelere değil kavramlara uygulandığı savıdır. Frege, varlığı “ikinci düzey bir kavram” olarak niteleyerek, “F vardır” formundaki bir önermeyi “F kavramının altına düşen en az birşey vardır” şeklinde, “F yoktur” formundaki bir önernmeyi de “F kavramının altına düşen bir nesne yoktur”, ya da “F kavramı boştur” şeklinde çözümler. Russell ise varlığın nesnelerin değil önermesel fonksiyonların bir niteliği olduğunu savunur. Frege’ye göre kavram bir yüklemin göndergesi olan bir tür fonksiyon olduğundan, Frege’nin “kavram”ları Russell’in “önermesel fonksiyon” dediğinden farklı değildir. En yalın haliyle iki filozof da, varlık önermelerinde nesneye değil kavrama gönderme yapıldığını ve varlığın kavramların bir niteleği olduğunu söylerler . Örneğin “Tanrı vardır” tümcesinde Tanrı’ya değil, Tanrı kavramına gönderme yapılır. Aksi takdirde birşeyin var olmadığını söylemek olanaklı olmaz. Eğer “Tanrı vardır” savı Tanrı kavramı değil de Tanrı’nın kendisi hakkında olsaydı, aynı durum “Tanrı yoktur” tümcesi için de geçerli olması gerekirdi. Bu durumda herhangi birşeyin var olmadığını iddia etmek olanaklı olmazdı, zira varlığını reddettiğimiz nesneye gönderme yaparak onun varlığını peşinen kabul etmemiz gerekeceğinden çelişkiye düşerdik. İşte bu tür bir
argüman sonucu, Russell ve Frege, varlık savlarının nesneler hakkında değil kavramlar hakkında olduğu sonucuna varırlar. Günümüzde bu görüş farklı açılardan eleştirilere maruz kalsa da, “varlık” yükleminin en azından bir anlamının bu olduğunu neredeyese tüm filozoflar kabul ederler.

Bu yazı Kant’ın ikiyüzüncü ölüm yılı dolayısıyla bu yıl Muğla Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından gerçekleştirilmiş olan Uluslararası Kant Sempozyumu’nda İngilizce olarak sunduğum tebliğin genişletilmiş halidir. Tebliği sunduktan sonra gelen soru ve yorumlar için dinleyicelere, özellikle Paul Guyer’a, ve konu İnan, İlhan, "Kant'ın Varlık Kavramı Üzerine", Cogito, Kant Özel Sayısı, 2005.
(Kantın varlık kavramı üzerine, İlhan inan)
« Son Düzenleme: Ekim 14, 2014, 06:28:24 ÖS Gönderen: forumfelsefe »

Icarus

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 12
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #16 : Ekim 15, 2014, 01:47:15 ÖÖ »
Herakleitos’un “logos”u, Pyhtagoras’ın “Bir’i”, Parmenides’in “tek ve dolu Varlıkla özdeş olan Bir”i, Anaksogaras’ın Nous’u , Platon’un “İdealar’ı” ile filizlenen metafizik düşüncenin  çıkış noktası; doğayı anlamakta yetersiz , mantıki düşünce biçimlerinden kopuk, o zamana değin Yunan mitolojisinin tanrılarının keyfi davranışları ile izah edile gelen doğa olayları ve insan  ilişkilerine dair “neden ve nasılların”  tek bir ilkenin- us yani mantık-etrafında yeniden örgütlendirilmesiydi. O zamanın felsefesi ve bilimi iç içe olduğuna göre bu atılım ile, (Popper’in deyişi ile) Yunan bilimsel düşüncesinde köklü bir paradigma değişimi gerçekleşmişti. Nietzsche, bu filozofların öncesinde süren Yunan aktüel ve kültürel yaşamını çok öznel bir perspektiften değerlendirmiş, görmek istediğini görmüş  bir filozoftur.  Yunanlıların “logos” paradigması güncellik kazanmadan önce çok mutlu, sevinçli ve esrik bir yaşama sahip olduğunu düşünmüş ve bu yaşam tarzının üstün insanın ortaya çıktığı gelecekte yeniden ortaya çıkacağını savlamıştır. Aslında geçmişte Yunanlıların yaşamları  ne Nietzsche’nin söylediği gibi esriktir-aşkındır  (yani bu savı oldukça kuşkuludur, fantazisel bir savdır) ne de (öyle bile olsa) esrikliğin-aşkınlığın geleceğe olduğu gibi taşınabileceği varsayımı ikna edicidir . Buna mukabil, metafiziğe karşı 19. yy sonu ve 20. yy ilk yarısında gelişen mantıksalcı pozitivizmin savları kendisinden önceki düşünceyi eleştirdiği yönler itibarı ile tartışılması gereken savlardır.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 266
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #17 : Ekim 15, 2014, 04:54:32 ÖS »
(...)Nietzsche, bu filozofların öncesinde süren Yunan aktüel ve kültürel yaşamını çok öznel bir perspektiften değerlendirmiş, görmek istediğini görmüş  bir filozoftur.  Yunanlıların “logos” paradigması güncellik kazanmadan önce çok mutlu, sevinçli ve esrik bir yaşama sahip olduğunu düşünmüş ve bu yaşam tarzının üstün insanın ortaya çıktığı gelecekte yeniden ortaya çıkacağını savlamıştır. Aslında geçmişte Yunanlıların yaşamları  ne Nietzsche’nin söylediği gibi esriktir-aşkındır  (yani bu savı oldukça kuşkuludur, fantazisel bir savdır) ne de (öyle bile olsa) esrikliğin-aşkınlığın geleceğe olduğu gibi taşınabileceği varsayımı ikna edicidir . (...)

Alıntı
(...)Yazılarım Kuşku ekolü olarak kabul edilmiş-  hatta daha fazlası, Hor Görme ekolü olarak. Neyse ki  aynı zamanda Cesaret ve Cüred dekolü olarak da. Başka  bir kişinin dünyaya böyle derin bir kuşkuyla baktığına ben de gerçekten inanmıyorum. Yalnızca bazen şeytanın  avukatlığını yapmıyorum, dini bakış açısıyla konuşursak, aynı zamanda bir Tanrı düşmanıyım ve ona meydan  okuyorum. Her insanın koşulsuz bakış farklılıklarıyla mahkum olduğu herhangi derin bir kuşkunun sonuçlarını,  yalnızlıktan kaynaklanan titreme ve korkuyu kestirebilen  birisi, kendimi yeniden bulabilmek için, sanki kendimi  bir süre tamamen unutmak istiyor gibi, sıklıkla bir sığınak  (hürmet, bilimsellik, düşmanlık, yüzeysellik veya aptallık)  aradığımı anlayacaktır. Aynı zamanda ne istediğimi neden  bulamadığımı, onu güç kullanarak yapay bir biçimde  elde etmem, taklit etmem veya şiirsel olarak yaratmam  gerektiğini de anlayacaktır. (Ve şairler bundan başka  ne yaparlar? Aksi halde dünyada sanat neden olurdu?)  Kendime gelmek ve iyileşmek için en fazla istediğim şey, böyle olanın, böyle görenin yalnızca ben olmadığıma inanmak – bakışta ve arzuda kan bağı ve eşitliğin büyülü sezgisine, güvenli bir dostluğun sükunetine gereksinim duyuyorum. Kuşku ve soru işaretleri taşımayan paylaşılmış bir körlük, yakın, en yakın ön planlardan, üst yüzeylerden,  rengi, derisi, görünümü olan her şeyden zevk almayı arzuluyorum. Belki de, böylesine sahte bir ‘sanat’ yaptığım  için suçlanabilirim: örneğin, ahlak konusunda oldukça açık  bir görüşüm olduğunda, Schopenhauer’in kör ahlak istemine isteyerek ve bilerek gözlerimi kapattığım için; ben zer biçimde, sanki bir son değil de bir başlangıçmış gibi  düşünerek kendimi Wagner’in iflah olmaz Romantizmi konusunda da kandırmıştım; yine benzer biçimde GreklerAlmanlar ve gelecekleri hakkında -böyle uzun bir liste  sıralayabilirim. Ama bütün bunlar doğru bile olsalar ve bunun için iyi bir nedenle suçlansam bile, böyle bir  kendini aldatmada ne kadar çok kendini koruyucu bir  kurnazlık, us ve yüksek seviyede bir korunma olabileceği; kendi gerçekliğimin lüksü için kendime izin verebilmem amacıyla hala ne kadar çok gerçek dışılık gerektiği  hakkında ne bilebilirsiniz?
Yeter, hala yaşıyorum ve yaşam ahlak tarafından  düzenlenmedi. O, yanılma üzerine kuruldu -bunu bilmiyor musunuz? Eski ahlak düşmanı ve kuş avcısı olan  ben buradayım, her zaman yaptığımı yaparak yeniden  başlıyorum ve ahlak dışı, aşırı ahlakçı olarak, ‘iyinin ve kötünün ötesinde’ konuşuyorum.

Böylece onlara gereksinim duyduğumda, ‘özgür ruhları’ icat ettim ve bu  Human All Too Human başlıklı  efkarlı, cesur kitabı onlara adadım. Böyle ‘özgür ruhlar’  yok ve hiç olmadı (...)

nietzsche / insanca pek insanca, önsöz
« Son Düzenleme: Eylül 30, 2016, 04:02:48 ÖS Gönderen: samsa »

karamel

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 1
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #18 : Ağustos 25, 2015, 12:44:16 ÖÖ »


faydalı oldu benim için sanata yaklaşım.. bilmiyorum.. yaşıyorsanız teşekkürler:)

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 137
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #19 : Eylül 20, 2016, 11:46:57 ÖÖ »
1-Çifte görünüm teorisi hakkında bilgim yok, araştıracağım, sağolun...
2-Ontolojik nihilizm kavramlaştırmasını bilmiyorum, yani içeriğini ama bana yakın duruyor, zaten nihilizm denildiğinde ontolojisi falan kalmıyor, nihilizm-nihilliğiyle "belirginleşiyor", silinerek-belirginleşiyor ama, balirgin olmak bana göre silmek, "belirmek" belirmek değil ve aslında bu mümkün değil...
3-Fenomen numen-bağlamında,  ikileminde düşünmüyorum, ne madde-algılanıyor olmaktan, zihinsel illüzyondan ibarettir diyorum, ne bir "kendindelik-var" ve biz onu hiçbir zaman bilemeyiz, bize düşen-kalan sadece fenomenal dünyadır diyorum, ne de başka-bir şey diyorum, dediğim sadece şu, denilenler her-zaman "denilen-de" kalacak, ve denilenin "ötesinde-arkasında", yani denilen hiç-bir zaman kendisini-doyuramayacak, "denilen-ötesinde" bir refere-noktası bulamayacak, bu yüzden de denilmeye devam-edilecek, sonsuza değin...

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 137
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #20 : Eylül 27, 2016, 09:04:31 ÖS »
1-Denilenlerin "ötesinde" bir şey var mı yok mu bilmiyorum, denilenler kendi-içine ve kendine de gömülü olduğu için, bunun bilinmesinin de olanaksız olduğunu düşünüyorum, yani bu noktadaki sorunun "tüketilemeyeceğini", ortada buna dair "iddiaların" olduğunu ve bu iddiaların _anlamın nihai olarak kapatılaqzlığı yüzünden_ sonsuza değin iddia olarak kalacağını ben de "iddia-bağlamında" ortaya koyuyorum...

2-Evet, "öteyi" iddia eden ama bu iddiasını "gerçekleyemeyecek" olan yine denilenler...

3-Demekten vaz-geçmeyi, değersel-temelde, "susmak" olarak görüyorum, susmak derken de kastım, "anlam-temelinde" konuşuyor olmaktan vaz-geçmek, HİÇ-le noktalamak, noktalamak değil tabi, aslında "anlamlı-konuşmaktan" vaz-geçmek, anlamlı konuşmaktan vaz-geçmek derken de, "anlamsızlığı" veya bi türden deliliği savlamıyorum ki aslında anlamsızlık da anlama-iye, içre bir durum ve anlam-anlamsızlıkla anlam kazanıyor, kastım anlamsızlığı savunmak da değil, sadece _anlamsızlığıyla birlikte_ anlama karşı kapanmak, susmaktan kastım bu...

pianissimo

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 24
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #21 : Eylül 15, 2018, 07:24:42 ÖS »
Sanat ve metafizik konusu deyince mutlaka Arthur Schopenhauer'dan bahsetmek gerek. Zira Schopenhauer yaşamın özünü metafizik karakter taşıyan 'istenç' ile açıklıyor. İstenç, evrendeki isteme-elde etme-rahatlama-yeniden isteme döngüsünü yaratan ana güç. Ve insan da sonu bitmeyen istekleri, tatmin edilmezliğiyle bu gücün bir yansıması.

Schopenhauer diyor ki, müzik sanatı istenci olduğu gibi yansıtan tek sanattır; başka bir deyişle yaşamın özü olan istenci biz en net müzik sanatıyla deneyimliyoruz. Müziğin içindeki tansiyon, karar verme, rahatlığın bir süre devam etmesi ve yeniden tansiyonun yükselmesi döngüsü, adeta hayatın ve insanoğlunun kendisini tüm iç yüzüyle yansıtır. O yüzden müzik dinleyen insan aynı zamanda da 'felsefe yapmış' olur...
« Son Düzenleme: Eylül 15, 2018, 08:53:12 ÖS Gönderen: pianissimo »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 266
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #22 : Eylül 18, 2018, 08:29:08 ÖÖ »
Sanat ve metafizik konusu deyince mutlaka Arthur Schopenhauer'dan bahsetmek gerek. Zira Schopenhauer yaşamın özünü metafizik karakter taşıyan 'istenç' ile açıklıyor. İstenç, evrendeki isteme-elde etme-rahatlama-yeniden isteme döngüsünü yaratan ana güç. Ve insan da sonu bitmeyen istekleri, tatmin edilmezliğiyle bu gücün bir yansıması.

Schopenhauer diyor ki, müzik sanatı istenci olduğu gibi yansıtan tek sanattır; başka bir deyişle yaşamın özü olan istenci biz en net müzik sanatıyla deneyimliyoruz. Müziğin içindeki tansiyon, karar verme, rahatlığın bir süre devam etmesi ve yeniden tansiyonun yükselmesi döngüsü, adeta hayatın ve insanoğlunun kendisini tüm iç yüzüyle yansıtır. O yüzden müzik dinleyen insan aynı zamanda da 'felsefe yapmış' olur...
Schelling ve romantizm, ne yapıp edip sanatsal faaliyeti hakikate bağlayarak estetiği kapatmayı bir kez daha başarır. Sezgicilik, rasyonalitenin aczinden doğan rasyonalitedir.Hakikate "rasyonalizm" ile ulaşılamayacağı düşünülmeye başlanıldığında mistisizm ve sezgicilik hortlar. Ana yol devrilen bir ağaç nedeniyle tıkandığında aklın; gizli, kuytu patikalardan ve  arka yollardan yolculuğuna devam etmesine sezgicilik denir.
(...)

schopenhauer'de müziğin rolü buydu. kant'ın eleştirel felsefesinden yola çıkan schopenhauer "kendinde şey"e ulaşılamayacağını gördüğünde önce heyecanla yeni bir keşfe ulaştığını sandı ve "istenci" bir "kendinde şey" olarak sundu. ancak daha sonra kant'ın mütevazi konumunu yeniden üstlenmek durumunda kalmıştı. yani, istencin de "numenal" bir ilke olamayacağını, görünür dünyaya ait bir fenomen olmak durumunda kaldığını teslim etmişti. yine de, "istenç" görünürde karşımıza çıkan hallerinden hiçbiri değilse de, yani dile getirilemez olsa da müziğin dili ile kendisini veriyordu. aşkınlığın reddedilen rasyonel bilgisinin yerini (istencin rasyonel bilgisini yerini) , "BİR olan istencin" rasyonelliğin üstünde ve dolayımsız ifadesi olarak müzik alıyordu. böylece müzik sanatların en yücesi olarak konumlanmış oldu. 

(...)

http://www.forumfelsefe.org/index.php/topic,39.msg1558.html#new
Schopenhauer'in "doğulu" ve "BİR" olan istenci kendi kendini ortadan kaldıran bir kavram.
1)Schopenhauer'in de kabul ettiği üzere "kendinde şey"in bilinemeyecek olmasından dolayı.
2) estetik algı bireysel istencimizin tarafsızlaşmasına, benliğimizin kendini yitirmesine ve farklılaşmamış tek istence katılmasına bir araca dönüştürülmüştür.(peki, bu da estetiğin fayda gözetmez olduğunu söyleyerek onu yararlı kılmak değil mi?yani, "dünyadaki ızdıraptan kaçmak için müzik" şeklide bir fayda) böylece Schopenhauer'de istenç tek olduğu için son kertede hiçbir şey istememe olarak ortaya çıkar. zira, farklılaşmış istenç olan bireysel benliklerimiz ızdırap içindedir, yoksunluk içindedir ve "BİR" olan istenç yoksunluğun ortadan kalkması ve huzurun ise ızdırabın yerini almasıdır. dolayısıyla Schopenhauerci istenç tanımı itibari ile kendi kendinin sönümlenmesi olarak belirir.
« Son Düzenleme: Eylül 18, 2018, 08:30:18 ÖÖ Gönderen: samsa »

pianissimo

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 24
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #23 : Eylül 19, 2018, 01:00:41 ÖÖ »
Teşekkürler Samsa, tamamladığın için.

Schopenhauer evet müziği ön plana çıkarıyor, ama müziğin istenci tamamen devre dışı bırakmak için yeterli olmadığını söylüyor, geçici bir rahatlama sağlar diyor. Tipik Schopenhauer karamsarlığı... Bence durum bu kadar iç karartıcı değil. Kalpten ve farkındalıkla dinlenen müzik bir kişiyi başka bir dünyaya götürür ve müzik bitse de kişi içinde o dünyanın izlerini taşır. Dinledikçe de içteki o ışıltı kalıcı olmaya başlar.

Burada da üzgünüm, elitistlik yapmak istemem ama bunun enstrümantal müzik ile, en çok da klasik batı müziğiyle mümkün olabileceğini savunacağım...