Gönderen Konu: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler  (Okunma sayısı 15624 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« : Nisan 12, 2014, 11:34:36 ÖS »
Bu yazma, kategorik okuma yapmayı seven okuyucular için bir kolaylık sağlamak adına üç kısımda başlıklandırılmıştır ancak benim gibi kategorizasyonların işlevsiz olduğunda direten okur-yazarların bu bölümlemeyi göz ardı etmeleri rica olunur. “Çalışmanın ilk bölümüne” başlık olan A. Platon’da “sanat düşmanlığı” ve  “hakikat” Platon’da sanat sorununa kısa bir bakış atmakta, B.“Platonculuğun yükselişi olarak ezoterizm ve inisiyasyon” başlığını alan bölüm sanat mevzusunu örtük bir şekilde işlemektedir. Üçüncü ve son bölüm ise C.“Sanatın Platonizmce ahlakileştirilmesi ve metafizikleştirilmesi: Sanatın fethi” başlığını alsa da, diğer bölümlerde de olduğu üzere "başlığını aşan" bir içeriğe sahiptir, bu aynı zamanda başlıkların ne denli güdük kaldıklarını da ortaya koymaktadır. İkinci kısım ilk ve son kısım arasında bir köprü olarak tasarlanmamıştır, fragmanların her biri birbirine çıkan köprüler kurabilmektedir. Bu köprülerden geçip geçmemek ise “okura” kalmıştır. Çalışma bir bütün olarak ele alınırsa –tabii eğer sahiden böyle bir bütünden bahsedebilirsek- onun felsefeden sanata ve bilime oldukça geniş bir alanı katettiği görülecektir. Ana başlıkların sıralanışını ise tarihsel bir kronolojiye bağlamak yerinde olmaz, bu sıralamanın bir kurgu olarak tasavvur edilmesi dileğiyle...

A. Platon’da “sanat düşmanlığı” ve  “hakikat”

I.
Platon akademinin girişine “Buraya geometri bilmeyen giremez.” yazmıştı, bunu, bu yazmalar için şöyle değiştirmek zorunluluğu doğmaktadır : “Buraya sanat bilmeyen giremez.”

II.
Frijit olan Platoncuk hemen “melodik” ve “kaotik” olanı matematik ile “açıklamaya” başlar, -onun “müzik bilmekten” anladığı bu kadardır- , ya da estetiği “altın orana” vurup ölçer, sanatı meta-fizikleştirip dünyanın nasıl da düzen ile işlediğinden, tanrısal ve kusursuz matematiksel yaratımdan dem vurup diğer her şeye yaptığı zorbalığı sanata da yapmaya kalkar: “bilmek.” Öyleyse “Buraya sanat bilmeyen giremez” cümlesini Platonizmin anlayacağı dile tercüme edelim : “Hey sen, tam da ‘sanatı bildiğin’ için buraya giremezsin!”

III.
Müziği bir yana bırakalım, Platon geometride de estetik olanı görmeyecek kadar “bilgilidir”, onun beyni gözlerinin ayarını öylesine bozmuştur ki, Platon resmi doğrudan uzak kalmakla, onu bilgeliğe karşı koyan yanımızla düşüp kalkmakla suçlar.
“Devlet”te yasaklanan “resim”de sahtelikle suçlanır. Peki Platon’un nedir alıp veremediği sanat ile ? Özelde, resim sanatını bu kadar itici kılan nedir Platonik düşüncede? Filozoflarca yönetilmesinin istendiği ütopik devlette resmin sürgüne gönderilmesinin altında ne yatar?
Bu sorulara yönelmeden önce, Platon’un gözlüklerini incelenmeli, şu dünyayı ikiye bölen gözlükleri: Platon kendinden önce yaşamış Parmenides ve Herakletos sistemlerini birbirine yedirme ve bu iki antik filozofun görüşlerini kaynaştırma çabasındadır. Parmenides’in statik dünya fikrini ve Herakletos’ un logostik bir hareket halindeki evren tasarımını uzlaştıran Platonik düşünüş, özün tek olabileceği düşüncesini sistemine yedekleyerek bu dünyalardan bir tanesini görüngüler dünyası/sahte, diğerini ise gerçek olarak kavrar. Platon bu sayede statik /gerçek ve değişken/sahte iki farklı alem tasarlamış olur: İçerisinde bulunduğumuz dünya görüngü/gölgedir, gerçek dünya olarak adlandırılan ise “şeylerin özünün” olduğu dünya , yani onun deyimi ile “idealar dünyasıdır”.
Buna binaen şöyler der Platon : “Üç türlü sedir vardır: Asıl sedir, bunu tanrı yapar. Bu sedir ideasıdır, sedirin aslı özüdür. Marangozun yaptığı sedir. Ressamın yaptığı sedir.” Bu durumda görmekte olduğumuz, beş duyumuzla algılayabildiğimiz, marangoz yapımı sedir, görüntüden öte değildir, bu hali ile değersizdir. Ressamın sediri resmetmesi ise fenomenalin benzetimidir, resim gerçekten üç derece uzaktır, o halde ressam bir tür hokkabaz, göz “boyayıcıdır”:“Benzetmeci, benzettiği şeylerin aslını ne kendi bilir, ne de başkalarından öğrenir.” Bu, “öğretici olarak başkası” Platoniğin ta kendisi değil midir? Bir açıklayıcı olan “bilmenin”, yaratım ve yorum olan sanatı katletme istemi bu sözcükte kendisini açık eder. Platonik düşünce kendisini sanata bir otorite, yargılayıcı ve değer belirleyici olarak belirler: “Resim ve her benzetmeci sanat doğrudan uzak kalır, bilgeliğe karşı koyan yanımızla düşer kalkar.” Platon’un bilgelik dediği şey esasında sadece kendisindeki frijit karakterdir. “Resimler, hokkabazlıklar, göz boyamalar, daha nice nice oyunlar yaratılışımızdaki aksaklıktan faydalanır.”diyen Platon, hocası Sokrates’te ifadesini bulan “hiçbir şey bilmeme” –Descartes’ın yöntemli şüpheciliğinin bir yenilik olduğunu kim söyleyebilir ki...- durumuna katlanamamanın yarattığı düşünsel felçten kurtulmak adına nesnel gerçeklik arayışına odaklanır. “Yaratılıştaki aksaklık” ifadesi bilememenin yapısallığına işaret eder, bilginin imkansızlığı yaratılıştandır, dolayısıyla bertaraf edilemezdir. Bu noktanın Platon’da yarattığı tepkisellik oldukça histerik görünmektedir,Platon sanatın yaratım sürecine ve ondaki şenlikli ruha somurtkan bir beğenmemezlikle yaklaşır:“Bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları” İnsani yaratım onun için salt taklit, üstelik bir aynanın yaptığı gibi uğraşsız bir yansıtmadan ibarettir.Bu tutum onda belirsizlikten, kaostan, perspektifin çokluğundan dolayı oluşmuş olan dehşetin açığa çıkmasını imler, bu Platonik acziyettir.
Platonik zayıflık “Benzetme değersizin değersizle çiftleşmesi olduğuna göre, değersiz bir şey doğurabilir ancak.” diye iç çekerken iyi- kötü, güzel-çirkin, gerçek-sahte, doğru-yanlış kavramlarını da bir tencereye atar, kısık ateşte -bu ondaki hararet eksikliği, yaşamsal coşku noksanlığıdır- karıştırır. Bu karışım epistemenin diğerlerini içinde erittiği tatsız tuzsuz bir yemektir -“Yaptığı her şeyi benzetecek, yaptığı iyi mi kötü mü olduğunu bilmeyecek. Benzetmeye çalıştığı şey de her halde halka ve bilgisizlere güzel gelen neyse o olacak.”- ancak buna rağmen öylece servis tabağına konulup misafire sunulur. Tabaktaki “zehir” pek etkili olmalı ki, Platonculuk inanılmaz bir hızla yayılmıştır.
Platon’un iyi/kötüden kastı; güzel/çirkin, doğru/yanlış, gerçek/gerçek olmayanla birdir. Bu, kavramsal karmakarışıklığının içine bir de Everest Dağı büyüklüğünde bir tuz kütlesi eklenmiş aşuredir.Platon bilgiyi iyi-kötü için ölçüt haline getirdiği yetmezmiş gibi, bir de aksiyolojik iyi kötü ile estetik güzel kavramları arasında soğuk bir geçiş yapmaktadır.

IV.
Platon’un genelde sanata –müzik, şiir, tiyatronun ilk hali olarak adlandırılan trajedi ve yontma sanatına - , özelde ise resme bakışının ” ideal” temeli (!) ne ola ki... Bu “huysuz yaşlı adam halet-i ruhiyesi” de nereden peyda oluyor ? Platon neden, hayatı “gölge” addederek “ideayı” icat ediyor ve “hakikat” olarak kurduğunu fizik ötesine taşıyor?“Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duyguları kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar.” diyen Platon’un huysuzluğunun zaten yasaklamış olduğu sanattan kaynaklanmayacağı açık, o halde ondaki yaşamsal doyumsuzlukta başka nedenler aranmalı...

V.
Platonik anlayışta, ruh , maddeye oranla daha temel ve önemli bir varlıktır. Daha önce idealar dünyasında bulunan tanrısal nitelikli ruh sonradan yeryüzüne sürüklenmiş, kökünden ayrı düşmüş ve bir bedenin içinde hapsedilmek zorunda kalarak “alçalmıştır”, bu bağlamda bedenin üvey evlat haline getirilmesinin diğer adıdır Platonculuk. Ruhu yüceltmek adına bedeni “ahlaki olarak kötü” ilan eden Platon, bu sebeptendir ki tensel olandan yüz çevirip, tinsele yönelmeyi salık verir: Tin “ideal” olandır, o halde ten gölgeden başkası değildir. Öyle ise tensel haz da duyusal dünyada gölgemsi bir görüntüdür. Durum bu ise, aşk ve yaşamsal esrimeler idealar dünyasındaki halleri ile değerlidirler.Bu yüzden istenç yeryüzünden, bedenden idealar dünyasındaki, ruhsal aşka ermek adına sürgün edilmelidir. Bunun üç aşamada gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz: İlk aşama kişinin tekile aşkıdır, bunun devamında aşk tümele yayılır, son aşama ise şeylerin yaratanına yönelen aşk ortaya çıkar.Yani, aşkın görümüne değil, özüne/ideal haline tinsel dokunuş söz konusudur, insan bir zamanlar bildiği fakat sonradan unuttuğu formlar dünyasındaki aşk ideası ile buluşmuştur. Burada söz konusu olan, semavi denilen dinlerin ve ezoterizmin bir prototipidir.

VI.
Platonizmin Parmanides ile Herakleitos’tan miras aldığı ve sentezinde doğal olarak diri kalan gizil bir suje/obje dualizmi vardır ki, Platonik düşünce bu dual düşünüş ile birlikte uzun süre hakimiyet kuracağı bir iktidar alanı yaratmıştır kendisine : Süreç içerisinde çeşitli şekillere girecek olan Platonizm tek tanrılı dinlerden, pozitivist düşünceye, modernizmden ezoterik düşünüşe, kartezyenci felsefeden materyalizme kadar uzanan bir alanda krallığını ilan etmiştir.
Böylece, “maddecilik” ile “ruhçuluğun” da birbirinin zıttında tanımlanmasındaki absürdlüğü açığa tespit etmiş olmaktayız. Söz konusu iki “temel” felsefi damar birbirinin varoluş koşulundan ibarettir, biri diğeri olmaksızın ortaya çıkamamaktadır.
« Son Düzenleme: Nisan 13, 2014, 10:07:24 ÖÖ Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #1 : Nisan 13, 2014, 10:40:44 ÖÖ »
B. Platon’un yükselişi olarak ezoterizm ve inisiyasyon
I.
Totolojik çıkarımsamlar “düşüncenin” en büyük tuzağıdır. Üstelik bir de dedüksiyonün işe girmesiyle -ki bu dediksiyonist anlayış zorunlu olarak sisteme metafiziği dikte eder- metin bağımlılığı son uçlara ulaşır.
Descartes'in çıkarımlarına da bu sinmiştir. Aslında onda metafizik, bir kurucu unsur olarak  ortaya çıkmıştır: Ondaki şüpheciliğinin altında psişik sebebleri gözden kaçırmamak gerekir, zira ereklenmiş bir şüphe hiç de şüpheci değildir.
Daha yerli yerine oturtulmuş görünen materyalist anlayışın idealizmce olumsuzlanması, özdekçilikteki düşünce tarzının hacet gideren vücuda tepki olarak tersine çevrilmesi, maddenin hor görülmesi, aşağılanması ezoterik/mistik ruhsal anlayışın karakteristik özelliği olarak burada da kendini gösterir.
II.   
Maddenin tinselin karşısında konumlandırılmış olması sürüleştirmede, iğdiş etmede önemli bir nokta olarak ortaya çıkar.Bir çok “mistik”te iğdiş istemi mevcuttur ve bunun çoğunlukla madde/ruh ikilisinde ruhça ayartılma durumunda görülmesi karakteristik niteliktedir : Bir - nous - ruh - madde: Bunlar Platinos'un kurguladığı üstten asta hiyeyarşik hallerdir; burada istemin konumlandırılışına dikkat edilmeli: Platinos'da BİR "bilinçsiz" ve "istemden yoksun" olan -aynı zamanda mutlak iyi-, nous "bilinç" sahibi ve ruh ise "istem" sahibidir. Madde ise zaten bir hiç olarak tanımlanmıştır ve “yoktur”, çünkü "aydınlatıcı BİR" lütfundan, ışığından yoksundur. Aynı zamanda mutlak kötüdür, birin salt zıttı olması sebebiyle. Nihai sonuç şudur: "Aydınlanmacılar" hısım oldukları oranda hasımdırlar.
Bu hiyeyarşik yapıya-Platinos’un hiyerarşisine- baktığımızda salt iyinin istemden ve bilinçten arınmış olduğu görülmektedir ve hiyeyarşi içindeki bu arınmışlık da hiyerarşik sıralamaya göre oluşturulmuştur. Bu aslında aynı zamanda iğdişin kılıfıdır.Bu sayede "iyi" soyutlanarak "yaşamsal direniş olanaklarını" kaybeder. İstem, madde zaten olmadığı için bir sonraki aşama olan ruha -ruh burada insanı imler, ruhun kabı olan beden zaten kurtulunmak, "baştan savılmak istenendir"- ait kılınarak, yani konumu kaydırılarak “salt kötüye” eklemlenir. Bu sayede ”istemi” öldürülmüş hadım, “iyi”dir.
Platinos’daki ve pek çok ezoterik paradigmadaki bir diğer  husus ; ölümden sonra ruhun içine girdiği yeni maddenin niteliğinin, ruh hiyerarşik derecesi için bir işaret haline getirilmesidir. Başka bir deyişle, "iyi ruh", ölüm ile daha komplike cisimlerin içine girerken, "kötü" yani madde bağımlısı daha "karanlık/basit maddelere" hapsolur.(reankarnasyon) Ancak burada hor görülen madde "ruhun derecesinin" işareti haline dönüştürülerek, sistem içinde bir çelişkiye halini alır. Bu bağlamda her ne kadar mistisizmin vurgusu tineymiş gibi görünse de “minik” sapmalar mevcuttur.Anlam burada madde ile ruh arasında paylaşılmıştır ancak ayrım kesin milimetrik hesaplarla yapılmış değildir, paylaşımda tür ortakçılık söz konusudur. Materyalizm ve idealizmin geçiş noktaları bu muğlaklıklar içerisinde oluşmuştur ki bunlar metin bağdaşıklığının ve metafiziğin zorunlu sonuçlarıdırlar.
III.
Maddenin ve ruhun bu birbirine geçmiş halleri realist anlayışın muhtelif versiyonlarının çeşitliliğindeki sığlığın bir kanıtı durumundadır. Birbirleri üzerinden kendilerini var eden bu paradigmal yapıların durumlarının afişesi aynı zamanda tüm geleneksek bütünlüklü yapıların anlamsal bağlanmalarının, dolaylı ve doğrudan ilişkiler ağının üzerindeki tarihi örtünün kaldırılması için bir izlek oluşturabilir.Bu izlek bir genellemeden olabildiğine uzak ve aslında izlek olamayacak kadar kendine özgü türlü şekillerde hem enlemesine hem boylamsına çalışmalar ile sağlanabilir. Dolayısıyla izlek olarak adlandırılan; çeşitlemeli, çoğul bir yolsuz çözümleme haritası çıkarır bize.Yolsuz harita bu yolsuzluğu sayesinde çözümlemeyi kendine bırakır, geleneksel çözümlemenin nehirliği burada parçalanacak; selin taşkın, ölçüsüz ve hayvani kaotizmi yıkıma başlayacaktır.Öyle ki bu yıkım selin kendisini de kapsayacak, taşkının kendi kendini yiyip bitirme cesareti çözümlemede ortaya çıkacaktır.Sel geçtiği yeri delice değiştirme ve dağıtmadır : orada ne kadar kalacağı belirlenmiş değildir, o sadece çılgınca bir akışkanlıktır.
IV.
Ezoterizmin suskunluğuna dair:Tasavvufta hakikatin neliğine ulaşan bunu bildiremez...Bu bağlamda ezoterizm realist anlayışların içerisinde en aklı başında olandır, o hakikati avama da indirmez; zaten bir diğer isminin de mistisizm olması bundandır. O indivualizme vurgu yapar, dil ile hakikat “çelişkisini” kavramışlığı onu “bilen susar” konumuna itmiştir: Bilen susar, bildikçe susar, ab-ı hayat sessizliktedir.Bu sayede ezoterik mistifike ederek iş görür. Ezoterik gerçeğin dille bağlantısını/sızlığını görecek kadar ne yaptığını bilir, realist anlayışların içerisinde tilkiyi oynar. Negatif teolojik dil, tilki lisanıdır.
Bireyselliğe ve sessizliğe vurgusu tasavvufi paradigmanın kaçış yoludur. Ezoterizm, umudu kesmemişlerin söylem duvarları -labirentler- arasında gezerken kaybolmalarıdır, ki bu realist alanın ortak özelliklerinden biridir.Yani, özne söylemce yavaş yavaş kurulur, böylece öznenin yolu çizilir. Mistisizm özelinde burada sessizlik, suskunluk önemlidir, zira susanların verdiği umut oldukça etkilidir.
Bu yazılanlara karşılık bir “mistik”, “dışarıdan okuma yapıldığı” şeklinde s-avunu mekanizmalarını devreye sokacaktır: Zaten ezoterizmin kurnazlığı burada gizlidir; dediğine göre o herkesi içeriye almaz, içeri giren ise susar ve nihayet içeride olduğunu söyleyip de konuşanlar ise “yeterince içeride olmayanlardır.”

Ezoterizmdeki sembolizm; metafor ve metanomilere dair: Dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkmış olan mistik akımlarda inisiye ve bunun sembolik ifadelendirmeleri bir benzerlik gösterir, bu ortaklık; sembolikleştirmenin bir tür ilerleme, aşama katetme temasına dayandırılmasındandır.İlerleme içten dışa olabildiği gibi, dıştan içe doğru da olabilir ancak önem arz eden bunun tinsel bir aşma, çözme, kavrama, bilme, yükselme / derinleşme ile ilgili olmasıdır.Pramitik bir yükselme yahut kabukları soyup öze ulaşma şeklindeki inisiyenin farkı “görüngüseldir” ancak aynı zamanda “özseldir”. Bu fenomen ve numenin iç içe geçtiği sembolikleştirmeler, benzetimler mistik zemindeki susma eğilimiyle de yakından ilgilidir. Görüngüdeki farklılık, “özsel olan susuşun” ortaya çıkmasını sağlamaktadır.
İçrekçi düşünüşün içerisine dışsal olanı yani hakikatin içine görüneni de alması onun bir tür Hegelyen düşünüşü içselleştirmesiyle açıklanabilir.Mistik Hegel’de olduğuna benzer bir şekilde kendisine kadar olan açılımlara yabancılaşmak, onları “ötekileştirmek” yerine bütüne, bire olan fantazmik istencinin de etkisi ile bu açılımları kendi içerisinde katıp kararak, kendi içerisine kapalı bir söylem oluşturur ve bu söylem “aşk”/”sevgi” temasında kendini dışa vurur.
"Aşk" kapsamlılığıyla aşkındır ve aşkın aşkınlığı temasında da bir tür ilerleme mevcuttur. İnisiyenin mistik paradigmadaki önemi hemen her noktada karşımıza çıkması ve şeyleri bir teleoloji içerisinde açıklamaya başlamasıyla ilgilidir.Maddi aşk, tinselleştikçe gökselleşip ilerler ve bu ; varlığın bir "anlama" kavuşmasıdır.Varlığın anlamı aynı zamanda ikircikli bir hiçliktir, ancak her şeye rağmen bu hiçlik aşkının iradesine kıyas yapılarak kabullenilir ve aşkının aynı zamanda içte de konumlandırılması ve BİRden koparılmışlık teması, kopmuşluğun çeşitli yollarla bertaraf edilebilirliğine dair umut sayesinde hiçliği bir heplik konumuna götürmede başlıca motivasyon aracına dönüşür..

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #2 : Nisan 13, 2014, 02:00:49 ÖS »
Mistisizmin Psiko-aksiyolojikliği: Ezoterizm, psiko-ontik karakterlerin ve aksiyolojik/ahlaki karakterlerin ile iç içe geçmesiyle oluşan, insani korkuların sağaltılması bağlamında da iş gören bir söylemdir. Mistisizmde değerler alanı ile epistemik/ontolojik alanın ayrıştırılarak okunması hem işlevsellikten uzak hem de ezoterizm bakımından hatalı bir okumaya yol açar.Zira, gerek "ezotorik külliyatta" gerekse "ezoterik pratikte" "varlık" ile "ahlak" açıkça birliktelik halindedir, bu nokta mistisizm adına uymayacak bir şekilde alenidir.O epistemolojiyi de,ontolojiyi de açıktan açığa ahlaki alanla bir götürmesi ile aynı şeyi gizleyerek yapan pozitivist paradigmadan ayrılır. Daha doğrusu pozitivist paradigma epistemeden aksiyolojiye geçişli dikteler yapar iken, ezoterik süreç uygulamalarında açıkça değersel alandan epistomolojiye yönelir.Bu ilişkiyi daha öncede değinildiği üzere ezoterizmin varlık görüşünde de gözlemek mümkündür.Başka bir ifade bir ifadeyle mistisizmde ahlaki temizlik “bil-gi” ve “var-lık” için ön koşuldur.

Mistisizmin bu dünyaya bakış bağlamında iki tipi: Dünyadan memnuniyetsizlik mistik için karakteristik bir özelliktir, onun maddiyatla ilişkisi bağlamında ve bir de vicdani rahatsızlık ve dünyevi ahlak ilintisiyle iki mistik tip karşımıza çıkar.Belki de bu iki tip, mistiğin inisiye derecesini de gösteriyor olabilir.Tinsele vurgunun artması, dolayısıyla maddiyattan elin çekilmesi ile orantılı olan ruhsal gelişim mistiğin dünyevi hayata karşı konumlanışında etkin olacaktır, aynı zamanda bu metin bağımlılığının derecesini de belirleyecektir.
Paradigmasına daha bağlı olanlar, dolayısıyla tinsele / göksele daha yakın olanlar "bu sefillik dünyasının" dertlerine daha uzak olanlar olacak, bu da onları daha "kutsal", "ruhsal" yapacaktır. Söylemin bu hali mistikte günlük hayat sorunlarını hor görme, toplumsal bunalımların eylemli çözümlerine karşı daha gevşek ve odaksız bir perspektiften yaklaşma sonucunu doğduracaktır. Bu pek çok mistikte gözlenen bir durumdur ancak indirgemecilik burada okuma hatasına yol açacaktır.
Gandhi, Tolstoy, Şeyh Bedrettin gibi isimler göz önüne alındığında, bu isimlerin paradigma kumaşında delikler açmaya ve buralardan nefes almaya çalıştıkları görülür .Bu nefes alışlar onları dünyeviye yaklaştırmakta dolayısıyla tinselliklerine zeval vermektedir.İçrekçi anlayışın mutlak kabulü ve “şeytanını da sevme” anlayışı mistikte sindirim bozukluklarına sebep olduğu anda, salt tinsel yaklaşım boğucu gelmeye başladığında dünyevi açılımlar yapılabilinmektedir.
Bu açılımlar mistiğin zayıflığı olarak okunabileceği gibi onun güçlülüğüne de işaret olarak okunabilir: mistik dayanıksızlığı dolayısıyla yükünü düşürmüş olabileceği gibi -şeytanını sevmek zordur-, gücünü toplayıp üstünden bir parça yük atmış da olabilir.Bu iki bakış açısının birleştiği nokta ezoterizmin uğuşturucu etkisinin kısmi de olsa bir şekilde vücuttan atılmaya çalışıldığına dairdir.
Özne, nesne ve inisiye üzerine: Bir kandırmaca olarak “olgular ve şeyler” paradoksal bir şekilde ezoterik paradigmada da mevcuttur. Bir paradokstan söz edilebilir çünkü mistik tinsel ilerleme anlayışıyla bütüncüllüğünü inisiye uğruna feda ederek özne/nesne diktonomisine dönüş yapar: Birin parçası olan tekiller bu sayede hem özne/nesne anlayışını aşıp hem de zahiri anlayışın özne problemini kendince “çözerlerken” işin içine tinsel gelişme, kademe atlama miti sokulunca bu ilk düşünüş sistematiği bir bozuluma uğrar.
İnisiye öznenin nesneleri çözmesine ilişkindir.Mistiğin dünyanın, evrenin, kutsal metinlerin, kadim yazıtların sırlarını çözmesi levelizasyona içrektir, başka bir ifadeyle özne nesneleri çözer, daha sade bir anlatım ile söylenirse inisiye özneyi nesnenin karşısına dikip nesnede çözülmesi gereken hakikat sırlarını varsayar. Bu “bir” içinde eritilmiş olan özne nesne diktonomisinin küllerinden doğması demektir: mistik, metin bağdaşığı olarak bir düşünüş tarzından kendisini kurtaramadığı için dilsel bir çıktı olan öznelik/nesnelik konumlanışı yeniden paradigmaya dahil olur. Bir bulmaca olarak dünya anlayışı hem pozitivist hem de içrekçi anlayışın ortak tasavvurudur. Aydınlanmacılık ve güneş miti tüm realist paradigmaların temelidir.
Ezoterik tikel özne üzerine: Tanrı ve dünyanın ayrıştırıldığı amele-tanrı anlayışını benimseyen dinsel metinlerdeki açmazlardan biri olan öznenin durumunu, “cüz’i iradenin” “külli irade” karşısında işgal ettiği yerin etkinlik bakımından oluşturduğu sorunun -bir çeşit özgür irade ve sorumluluk alabilme bağlamında- çözümü için düşünülmüş olduğunu söyleyebileceğimiz panteistik görüş ve bunun çeşitlemeleri ezoterik özneye de dikilmiştir.Peki dikiş tutmuş mudur?
BİRe yakınlığı oranıyla değer kazanan insan, birin istençsizliğine mesafesi oranıyla değer kazanıyor demektir.İnsan ne denli hayvanilikten uzaksa o denli değerli sayılmıştır.  Bu kurulumun insanı götürüp bırakacağı mevki harem ağasınınkiyle birdir.Harem ağasının ağa olmak için ödediği bedel -iğdiş edilme- “gurunun” ödemesi gereken bedelin aynıdır. Hadım edilmiş harem ağasının iğdişinde nasıl “özne” kırıntılarından dahi bahsedemezsek isek -bu özünde azgın, vahşi, koca erkeklikleriyle meşhur siyahiler köleleşerek harem sahibinin adına hadım edilirler- mistik karakterler de kurulmuş özneler olarak iğdişe götürülürler.
Hadımlığın kabullenilişinin anlamı, yatak odasına başka bir erkeği davet etmek zorunluluğunda olan “harem ağasının” trajedisinde belirginleşir ve hadımlılığın geri dönüşlülükle arasına koyduğu mesafe ile "erkekliğin" fiziksel olarak yinelenemeyecek olmasının bilinci, harem ağasını yatak odasında kendine ait deliği doldurmuş olan padişaha yönelik bir başkaldırıdan alıkoyar. Bu aynı zamanda “birin” kendi içindeki “çelişkisidir.” : “Bir” istençten yoksunluğuna rağmen mistikte bir istenç olarak görünüp iğdişin kesip attığı arzuyu “kendi tarzında” yeniden üretir.Bu yeniden üretim cellat ile hadım ağanın, padişahın iradesine tabiliğinde bir-leşerek şekil değiştirebilir.
Demokratik, liberal tutum ve ezoterizm bütünleşmesi bu kurguların uzlaşı sağlayıcı niteliklerindeki ortaklıktan çok, paradigmal tahakkümün tümel ve tikelde içselleştirilmesindendir. Moderniteye ait burjuva ahlakının çeşitli görünümler altında içine işlediği ezoterizm ve demokratik anlayış kucaklaşmada sorun yaşamaz : ahlakın toplumsal düzenleyicililiği; erdem, doğruluk, dürüstlük, iyi bir vatandaş olma, sisteme ve rejime biat olarak etkinliğini göstererek ve bu sayede özneler oluşturarak oto-kontrollü bir sosyal yapı kurmada gizil ancak tam da bu yüzden daha etkili bir rol üstlenir.Demokratik/relativist anlayışın bu özneleştirici çabaları ve “cogito ergo sum”lu pozitivist düşünüş çeşitlemeleri, bir yandan bireye “sentetik” kendilikler pompalarken diğer yandan bireylerdeki yani “fazlalıkları” törpüleme işine girişir.
Bu söylemler ağı bireysellikten bahsederken, asıl olarak bireyleştirilmiş bir kitle yani; kitleleştirilmiş bireyler üretir.Hayali’nin derya içre balığı* ile soydaş olan birey, “özne olarak mevcudiyetini” diğer balığın gözlerindeki yansımadan kanıtlar.
Mistisizmin vulger hali olan dini inanış düzlemi süresince cehennemin arındırıcılığından çok korku temasıyla yoğrulan söylem, ezoterik paradigma içersinde korku, dolayısıyla ceza temasından kopar ve bunların yerleri “aşk” ve “sevgi” temasıyla doldurulur.Aşk”/”sevgi” ile “sonsuzluk” arasında kurulmuş anlamsal bağ, sonsuzluğun kayıtsızlaştırcı etkisinde uyuşukluk olarak kendisini ifşa eder.Başka bir ifade ile içselleştirilmiş olan korku, dışsal tahakküm bir çeşit içselleştirilmiş kendini iğdişe dönüşür.Hadımın şehvetindeki soyutlaşma bundan haynaklanır.Artık dinin zorlayıcılığına gerek yoktur çünkü oluşan söylem içerisinde hadımlık ortak bir kabul ile gökselleşmiştir, kutsanmıştır.Yahudinin ve müslümanın hem bir damgalanma hem de iğdişlik imleyeni olarak fiziksel sünneti, dinler üstü konumuyla mistikte soyut, pasif bir sistem olumlaması ve tinsel bütünlük arzusundaki kutsiyet olarak anlamını bulabilir.
Bu aynı zamanda burjuva ahlakının kendisini topluma kabul ettirme yöntemini oluşturur: Avrupa 17-18 yy. ceza sistemi işleyişinin zorlamacı, salt kapatmacı ve dışsal yabancılaştırıcılığına karşın sonraki süreçte gelişen ve günümüzde de etkin olan suçlunun otoriteyi kabul etmek ve sosyal yaşamda görev almak suretiyle ıslah edilmesi, bir suç potansiyeli olarak “özgür bireyin” ise sisteme dahil edilerek -aynı zamanda tahakküm eden ve gören olarak- yüklenmiş oto-kontrol bağlamıyla yoğun işsel yaşantı ve fiziksel çalışma yardımıyla da bedenlerin edilgenleştirilmesi süreci ilginçtir. Cezadan çok ıslah amaçlı bu sistemin zorbalığa değil, tümel otoriteye itaat vurgusu ile anormal suçlunun normal olanla işbirliği yaparak arınması, mistiğin mukaddes(normal) ile ilişkisi içersinde amaç olarak kabul edilmiş hadımlığın içselleştirilmesinin geçiş noktaları, dil içerisinde dolayımlanmış olarak demokratik projeye nüfus edebilmiştir.


*cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler
  ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler

VI.
“Hak ancak tüm çizgilerini, resmini, ismini ve hüviyetini imha edene yansır.Marifet ve tüm diğer derin nitelikler alfabedeki harflere benzer, hepsi de bir başka şey için vesiledirler, işarettirler.İsim, çizgi ve resim gibi şeylerin tümü gözün saf gerçeği görmesini engelleyen sebep perdesidirler; ışığı gölgeleyen yapraktırlar”* Bu ifade kendi üzerine çevrilirse karşımıza ne tür bir durum çıkar? Bu ifade buradaki kritik üzerine çevirilirse karşımıza ne tür bir durum çıkar? İşte bu sorularda tüm bir felsefe tarihinin ve bu tarihin felsefik sorunlarındaki açmazların açar hale getirilmesi mevcuttur: açmazlık olarak ama bir açarlık şeklinde.
*Arabi
VII.
Mistiğin, insanın aslında büyük evren ve bir bütün olduğu, gökselliği ve tanrısallığı içerisinde barındırdığı görüşü ile modern adem-i merkeziyetçi anlayışın birbirinden farkı birinin mum ışığının aydınlığına, diğerinin ise Edison icadının aydınlığına kapılmış olmalarından kaynaklanır.Ancak belirtmek gerekir ki pervane kendisi ateşe atmakta tereddüt etmemesi ile pervane olmuştur, darısı ampül etrafına doluşan sineklerin başına... Elbet bir gün tungsten etrafındaki tabaka sineğin histerik tutkusundaki şiddetin etkisiyle kırılacaktır.İşte bir sineğin değeri bu camı parçalayıp parçalayamamada gösterdiği başarı ile ölçülür.
VIII.
Ezoterizmin hakikat için bir yol olduğu ve tam da bunun için çeşitli bölgelerde aynı felsefenin ortaya çıktığı hususuna karşı Martin Bernal daha yerinde bir açıklama getirir; “Kara Atina” : Antik Yunanın ve Platonculuğun Afrikan olması, Mısır ve Babil bilgeliğininYunan’a taşınmasıyla mistisizmin yükselişe geçtiği makul bir açıklamadır.Pythagoras’ın taşıdığı bilgeliğin Greklerce yazıya geçirilmesiyle bir yozlaşmanın ortaya çıktığı iddiası da doğrudur ancak bu yozlaşma ters yönde gerçekleşmiştir, yani ezoterzimin yozlaşması şeklinde değil, doğa filozoflarının ve özellikle de sofistlerin bertaraf edilip yerine meta-fiziğin dikte edilmesi şeklinde.
IX.
Modernitenin(aydınlanmacılığın) elinde felsefenin bir “zihin jimnastiğine” dönüşerek özünden uzaklaştığı, salt zahiri açıklama çabalarına giriştiği, dolayısıyla gerçekten uzaklaştığı şeklindeki mistik yakınmalar hakkaniyetlilikten uzaktır, dahası modernitenin bu tavrı sonuna kadar desteklenesidir. Grek mistisizmi kendisinden önceki felsefeleri tasfiye ederek, zihin jimnastiğini durdurup aklı durağanlaştırarak, onu idea ile dondurarak hımbıllaştırmış, gökselleştirerek ondaki “empirizmi” ve “bu dünyacılığı” katletmiştir.
X.
"New age"ci yaklaşımların beklentisi olan, insan yaşamında ayırt edilen çok yönlü ve niteliksel değişimlerin gerçekleşeceği şu “yeni dönem” oldukça iyimser bir bakış açısının ürünüdür.Bu çağda yaşanacağı düşünülen bilimsel, siyasal, sanatsal, kültürel, felsefi ve dinsel değişimler zirncirleme bir reaksiyon halinde birbirini izleyecek, insanlık bir level daha atlayarak gerçeğe, huzura ve mutluluğa yaklaşacaktır.Geleneksel ezoterik inisiyasyonu, bu Pollyanna safdilliğindeki koyunlaştırıcılığa ve sürüleştiriciliğe tercih etmek gerekiyor.Gelenekte en azından soylu bir yan vardı, bireyselliğe vurgusunda, tarikat içerisinde zamanla öne çıkanların kendi ekollerini oluşturmasında, ondaki elistist anlayışta bir incelik vardı.New age, demokratikliği ve toptancılığı ile daha yapışkan, sirayet ediciliğiyle mide bulandırıcı bir sümük değil mi?
Umut dolu kitleselliğiyle New Age yüz yılımızın paryalarını toplayarak, rönesansın ve aydınlanmanın etkisini kırmaya çalışan dinselliğin ikinci karşı hareketini oluşturur.İlki Almanların reform hareketleriyle ortaya çıkan bu karşı duruş ikincisinde tam anlamıyla evrim geçirerek bukalemunlaşmıştır. ”New age”; nam-ı diğer “new reformation”
XI.
Thomas Kuhn bilimdeki değişikliklerin yalnız tek tek kuramlar değil, paradigmalar değiştiğinde bir devrim şeklinde ortaya çıktığını söylediğinde, bunun new ageci akım için bir dayanak noktası olacağını biliyor muydu acaba? Yoksa bu paradigmik devrimler tam da yeni çağcılıktaki ilerleme anlayışının tersine mi işaret eder?
Onu tespit edebileceğimiz bir ölçütten yoksun olmamız sebebiyle de bilimsel ilerleme, yahut filanca ilerlemenin varlığından bahsetmek gevezelik etmektir. Bilimsel çalışmalarda görülen değişiklikler ise kökten bir perspektif farklılaşmasından kaynaklanırlar ve önceki paradigma için soy kırıcı niteliktedirler.Bilimin bilgi yığılması ile gelişmesi bir bilimsel mittir.
Dolayısıyla insanlığın hedefi olarak bulunabilecek bir nokta var değildir. Belirlenmiş hedefler ise keşfedilmiş olanlar değil, icat edilmiş olanlardan ibarettir, zira keşfedilecek bir “dışsal gerçek” bulunamaz.
XII.
Post-modern ezoterizm, new ageci akım geleneksel mistisizmden çok farklı değildir; ilerleme miti, hiyeyarşik konumlanışlar, tinselin gökselliği, maddenin hor görülmesi hala en geçerli otorite olarak kabul edilen bilimin korumasında "kuantum fiziğince" yedeklenerek semirtiliyor, kozmik tin küllerinden doğuyor, zihinlere yerleşip modern din olarak entelektüel etkinliği ele geçiriyor.
New age’in geleneksel mistisizmden miras aldığı hoş görü, farklılıkların muhafaza edilmesi, kültürel ve bireysel farklılıkların korunması gibi modern ideoloji ürünleri ile demokrasi kazanında pişirilmesi mevzusu yeni çağ ezoterizmi için bir zorunluluktur : Kim demiş reenkarnasyon yoktur diye, idealizmin oyunbazlığı, şekil değiştirmeleri bunun en büyük kanıtı değil midir? İdeal olan sahiden de dona girerek ürer, bu onun dişilliğidir.
XIII.
Kant’ın "numeni" ondan önce Hindu mistisizminde “om”, İslam ezoterizminde “hüve”, sufi zikirlerinde “hu” adını almıştı. Gerçeğin dile gelmezliği, içeriksiz adlandırılışın geçmişi oldukça eskilere dayanır.Ancak bu içeriksiz isimlendirme “politikası” gerçeğin özümlenmesi, mevcudiyetinin oldukça incelikli bir şekilde muhafaza edilmesidir.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #3 : Nisan 13, 2014, 05:31:00 ÖS »
C. Sanatın Platonizmce ahlakileştirilmesi ve metafizikleştirilmesi : “Sanatı fethetmek”
I.
Diyalektiğin başetmesi gereken bir “sofizm” ve “ahlaki çöküntü” olmadığında, mistik Platonizm; platoncu kavram parçalama yöntemini-diyalektik-, kavramları elle tutulacak kesinliğe kavuşturan yöntemi bir yana bırakabildi.Ve böylece mistik nihayet, sanatı hakikate ulaşmak için nasıl kullanabileceğini öğrendi. İşte, Eski Türk Edebiyatı denilen şey valığını bu icada borçludur.
II.
Acaba “eşref-i mahlukat” bir gün yahudinin, hıristiyanın ve müslümanın antik mitlere baktığı tarzda Yahudiliğe, Hıristiyanlığa ve İslam’a bakabilecek mi? Ya da bilim adamı, bilimsel etkinliğe... Sanatın fehtedilmesi gereken bir şey olmadığını anlamanın başka yolu olabilir mi hiç...
III.
Dehası altında kalanlar:
“Metin dışında” dayanak noktaları arayan ve “bulan” insanoğlunun “başarılarını” bulduğu dışsal odaklara mal etmesi onda karakteristik bir nitelik haline gelmiştir: Bu bağlamda, Hegel okunduğunda Bach’ı derinden bir yerlerden işitmemek elde midir? “Kendi yaratımı” karşısında ezilen ve kuvvetini tin ve tanrı olarak yanlış anlayan iki deha: “Çokluk” ve bunların “bütünlüğü”, “karşıtların sentezi”, “diyalektik”, yılan gibi kıvrılarak salına salına “ilerleyen” seslerin oluşturduğu “tamlık” ve Hegelyen kapanım...
"Müziğin amacı ve nihâi sonu, Tanrı'nın zaferi ve ruhun arınmasından başka bir şey olmamalıdır." derken Bach -Hegel adına da, ondan önce konuşarak- dehasından korkusunu dile getirmemiş midir? Müziği tanrı ve ruhun arınması için kullanma...Korkunun ruhsal arınma teması ile birlikteliği...
Bach barok ötesidir, ama bu onun klasik oluduğu anlamına gelmez: “sanatsal yaratım”, “felsefik yaratımdan” –Hegel’den- bir çağ önce davranarak ortaya çıkmıştır. Descartes’ta ise Vivaldi gizlenir.Vivaldi’nin dört mevsimi esasında tek mevsimden ibarettir.Ondaki cılız çok seslilik Descartes’in yozlaşmış kuşkuculuğunda kendine bir yer bulabilir.Vivaldi ve Descartes metafizikliği ve reformasyon ruhunu taşımaları ile Barokturlar.
IV.
Igor Stravinski Vivaldi’nın yüzlerce konçerto yazmadığını, aynı konçertoyu defalarca tekrar edip durduğunu söylediğinde haklıydı.İşin aslı şu ki, Descartes da özneyi gramerden çıkardığı için, onu her cümlesinde tekrar tekrar “keşfetmişti”. Descartes’in “solipsizmi”, Vivaldi’nin tekrar eden melodisindeki gizil hezeyanda “Cogito ergo sum” çığlıklarına karışır.
V.
Platonizm yola “sanatı defetme” amacı ile ilk çıktığında dahi bunun “sanatı fethetmeye” dönüşeceği belliydi. Sanatın herhangi bir sebepten dolayı değil de, hakikat aşkına defedilmesi bunu zorunlu kılmaktadır : “Hakikatin” eninde sonunda bir sanatsal yaratım olduğunu görmemizi sağlayacak olan, hakikate ulaşma isteğinin kendisidir. “Hakikatin” Platon tarafından aksiyolojikleştirilmesi( “Hakikat ahlaki anlamda iyidir.”) ve estetikleştirilmesi (“Hakikat estetik bağlamda güzeldir.”) ile “sanatın defedilişi”, “sanatın hakikat için fethedilişine” dönüşmek zorunda kalmaktadır. Platon zekası ile zorunluluğun üstünü bir ölçüde örtebilmiş ve en nihayetinde de “hakikatin imkansızlığını” gözlerden –en çok da kendi gözlerinden– uzak tutabilmişti. Ancak eğer bir kez aksiyolojinin ve yaratmanın; epistemolojiyi , ontolojiyi  öncelemek zorunda olduğunu kavrarsak her şeyi nasıl da yanlış anladığımızı görürüz.* Çözüm: “Sanatı fethetmeyi”, “fetheden sanata” dönüştürmek...

*Konuya ilişkin olarak, Deleuze/Guattari’nin “Felsefe nedir?” metninden alıntıdır : “Parmenides diyalogunda, Platon'un kavrama ne denli egemen olduğunu görürüz. Bir'in iki bileştiricisi (varlık ve değil-varlık), bileştirici evreleri ( varlık'tan üstün Bir, varlık'la eşit Bir, varlık'tan aşağı Bir; değil-varlık'tan üstün, değil-varlık'la eşit Bir), farkedilmezlik bölgeleri (kendine göre, ötekilere göre) vardır. Bu bir kavram modelidir.
Ancak Bir her kavramdan önce gelmez mi? İşte burada, Platon yaptığının tersini öğretir: kavramları yaratır, ama onları, daha önce gelen yaratılmamışın temsilcisi olarak ortaya koymak zorundadır.”
VI.
Fetheden sanat; Arap alfabesini soldan sağa, Latin alfabesini ise sağdan sola okumayı öğretir. Ancak dili tersten okuduğumuzda Platonizm tersyüz olabilir.Buna cürret ettiğimizde ise teryüz olanın sadece idealizm değil materyalizm de olduğunu görürüz. Çünkü artık idealizme materyalizmden, materyalizme idealizmden bakmayı bırakıp binarry oppositions olarak ifade edilen durumun kendisine gözümüzü dikebiliriz. Bu aynı zamanda metafiziği farklı bir perspektif ile ele almak, metafiziği ruh/madde dualizminin enstrumanları ile incelemeyi reddetmek anlamına gelecektir. Metafiziğin eleştirisi olguların yedeğinde de gerçekleştirilemez, bizatihi “olgu” kavramı metafiziğe aittir. Kurucu unsur olarak ”madde” metafiziğin göbeğinden çıkıp gelir. Metafizik, dilin kendisi sorunlaştırılmaksızın sorunlaştırılamaz çünkü metafiziği üreten bizzatihi dilin kendisidir.
VII.
“Sanat ve Metafizik” ifadesinin kendini aşan önemi, bu başlığın bize farklı bir değerlendirme olanağı sunmasından kaynaklanır: Bu değerlendirme olanağı ise sanatın bir oyun olarak tüm insani etkinliği (din,bilim,mit ve felsefe vb.) fethetmesi ile mümkün olabilir.
VIII.
Hermetik anlayış aslında dilin ele avuca gelmez fingirdekliğini farketmiştir fakat bu anlayışta dilsel tahakkümün varlığını sürdürmesi, dilin ele avuca gelmezliğinin hacıyatmaz şeklinde tasavvur edilmesine yol açar. Yani o her ne kadar oynak olsa da, bir bütünlüğe, merkezi bir noktaya -hacı yatmazlar gibi- işaret eder. Fakat bu merkezi noktanın da ele avuca gelmez dil ile ilişki içerisinde olmak zorundalığı merkezden bahsetmeme bağlamında suskunluğa yol açar: Hacı yatmazdan hacı-yazmaza...
Metnin üst üste bindiği noktalar, bu yorumsamacılarca merkezi bir noktayı imleyen simgeler olarak anlaşılır. Bu “hatalı okuma” dilsel ağın bağlantı noktalarındaki geçişkenliğin, bir sabite/aşkına işaret eden “teleolojik üst üste binmeler” şeklinde anlaşılması ile ortaya çıkar.Bu anlamda hermetik büyük ölçüde “benzerlik” üzerine oturtulmuştur : Anlamların benzerliği ve bu benzerliğin işaret ettiği derin anlam... Benzerliklerin bir arada toplanması (teleolojik üst üste binmeler) ile belirginleşen ideal varlık,sabite ya da hedef; gramerik kurulum –“Cogito ergo sum.” daki gibi- ile de birleşerek realist bir karaktere bürünür.
“Kutsal metinlere” yönelen bu türlü yorumsamanın, ondan “derin anlamlar çıkarması”, dilin işlevselliğinin bir sonucudur, fakat bu “dilin işlevsel bir kullanımı” kesinlikle değildir. Her hangi bir metinden “derin olduğu düşünülen” anlamlar çıkarmanın önünde hiçbir engel yoktur, tam tersine önümüze konan her metinde “derin anlamlar bulunabilir”.. Bu dilin içsel bir olanağı olarak böyledir. Ki bu durum tam da iletişimimizi işlevsel kılan dilsel fonksiyonlardan kaynaklanır, yani “derin anlamların metinlerden çıkarılabilmesindeki olanaklılık” ile “iletişimin görece sağlanabiliniyor olması” aynı dilsel nitelikler sayesinde gerçekleşebilir. Bu olanak bir “merkezin” değil, “merkez yokluğunun” sonucudur. “Anlamın çoğulluğu” “merkezden” türemez; aksine “anlamın çoğulluğu” “çeşitli merkezlerin” kurulmasına olanak sağlar. İşte bunu es geçen “merkezden türeyen simgeler”/“merkezin yansılamarı olarak simgeler” anlayışındaki metaforik/simgeci anlatım dünyayı bir bulmaca olarak görmeye devam eder ve onu çözmeye çalışır. Söz konusu anlayış tabiidir ki, Platon’un idea / gölge anlaşının bir varyantından ibarettir.

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #4 : Nisan 13, 2014, 08:58:08 ÖS »
IX.
Grek mitleri üzerine
“Modern insanın” bir mitin nasıl olup da “bilimden dahi” güçlü bir metafizik karşıtı karakter arzedebildiğini anlayamamasına şaşmamak gerekiyor. Kendisi metafizik bir üründen ibaret olan, “sanat bilici”, “modern insan” tabiidir ki; Homerosçu mitte hangi küçük yılanın başının ezilmeye çalışıldığını bir türlü kavrayamaz. “Kendini bil!” diyenler de onlardır ama, nafile...
***
Dünyayı kimin/neyin ya da kimlerin/nelerin yarattığına da kayıtsızdır Homerosçu mit. Olympos tanrılarının diğer halkların tanrılarından en büyük farkı onların dünyayı yarattıkları için değil; dünyaya egemen oldukları için tanrı olmalarıdır. Daha burada dahi Homerik düşüncenin “kadim kökenler sorununa” bir kayıtsızlığı söz konusudur. Kökenler sorununun metafizikçilerin düşünceyi ele geçirmelerinde oynadığı rol düşünülürse bu “kayıtsızlıktaki bilgelik” daha iyi anlaşılabilir.
***
Hesiodosçu mit, homerik mitin savaşçılığı yücelten düşünme tarzının yerini “adaletin” almasını sağlamak için tüm mitosu kökenler anlayışını tesis edecek şekilde dizayn etmiştir. Homerik mitosta soyluların kayıtsız bakışı kozmolojiye yansırken, Hesiodosçu mitos “toplumsal sınıflar” arasındaki üstünlüğün soylulardan tüccarlara kayması ile kozmolojiyi ve dinsel hayatı yeniden düzenlemeye koyuluverir. Işte bu düzenleme de tam olarak kökenler anlayışına dayandırılır.
***
Homerik anlayışta tanrılar dahi kör kaderin –moiranın- elinden kurtulamazlar, onlar dahi moiranın elinde oyuncaktırlar. Moira öyle bir kuvvettir ki herhangi bir rasyonalizasyona herhangi bir merci tarafından tabii tutulamaz. İlyada’da, bir tanrı olarak Zeus bile Moria karşısındaki acziyetini ilan eder: “Çok yazık insanlar arasında en sevdiğim Sarpedon’a!Patroklos’un elinden ölmek onun kaderi.” Moiranın bir özü, sistemi, kuralı yoktur; o kayıtsız kendiliğinden işleyen ve bir erekten yoksun kaderdir.
***
Homerosçu mitte tanrıların eğemenliklerini kuracakları bölgeler dahi bir talih oyununun sonucunda, Moira olarak belirlenmiştir.
***
Homerosçu mitos, Hesiodos’ta ilk “rasyonalize” edilme hareketine uğrar. Burada Homerik mitosun Moira’yı olumlaması, Moira’nın aklileştirilmesine dönüşmektedir. Artık tanrılar insanlarla ilişkilerinde eskiden olduğu gibi keyfi, zalim , kıskanç davranamazlar; insanlara kinlenmeyi bırakıp empati kurmaya, “iyi” davranışları taktir etmeye ve “hakkaniyet” gözetmeye başlamışlardır :”Gözü herşeyi gören Zeus kayırır, yargılarında adaletten yana olanı.” Hesiodos tanrıyı adaletli kılarak, Moira’yı zayıflatmıştır.
***
Heidegger’in “Varlık ve Zaman”da eleştirisini yaptığı zaman anlayışı, prototipini “Hesiodosçu kronolojik evren açıklamasında” bulur.
***
“Adalet”, “iyilik”, “doğruluk”, “erdem” gibi moral değerler için Homerik miti ehlileştiren ve Moira’yı zayıflatan Hesiodosçu mit; aynı zamanda bu “rasyonalizasyon” hareketi ile mitik evrendeki unsurların değerlerini, anlamlarını onların var oluş sıralarına göre belirlemeye başlamıştır. Mite sebep-sonuç ilişkisinin hakim olması ve evrenin düzenin bu nedensellik anlayışı yedeklenerek açıklanmaya başlanması ile “felsefenin” ve “kadim kökenler sorunun” ortaya çıkması için uygun ortam hazırlanmıştır: “Felsefe”ye atılan bebek adımı olarak Hesiodos... Meali : “Felsefe” işin başından beri bir yanlış anlamadan ibarettir.
“Homerosçu bir felsefe” mümkün kılınmalı...
X.
Eros
Hesiodik mit, Eros’u tanrıları birleştirmek için kullandığında ve tanrılar arasındaki savaşa son verdirdiğinde aşkın, sevginin “yüceltilmesi” için bir yol açmış oldu. “Yüceltme” uzmanı Platon da fırsatı kaçırmadı tabii ki... Philo-sophia; böylece bilgi sevgisi olduğu oranda , Platonculuk onu BİR’in sevgisine dönüştürdü. Aşk bir teleolojiye bağlandı ve bedenden sürgün edildi. Artık Eros, ”hiçliği” sevmenin bir aracı olarak “hepliği” sevmenin enstrumanı şeklinde anlaşılabilirdi.
***
Metafizikçinin “kurtarma” dediği şeyde bir dil sürçmesi söz konusudur. Aslına şunu diyecekti: “kurtlanma”, elmanın kurtlanması...
***
Platonculuk, nasıl da bağlayıverir Eros’u “hakikate”, “ahlaka” ve böylece de philo-sophia’ya. Felsefenin “aşk”, “sevgi” aracına dönüştürülmesi ile ahlaklılaştırma pratiğine indirgenmesi başından beri atbaşı gider.
***
Divan edebiyatında mistiğin tüm aşk sayıklamalarına karşı en güzel yanıtı yine bir divan şairi vermişti. Nedim’den bahsediyorum tabii ki... Nedim; Divan edebiyatını miskinler tekkesi edebiyatı olmaktan çıkaran; su, su diyip başını taştan taşa vuran fuzuli beyitler yerine içinden kahkalar taşan beyitler yazan; ölümü dahi şiirindeki kahkayaya dahil olan şair... Şöyle demişti sonunda :
Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana.

***
Nedim divan şiirini sadece öte dünyadan buraya taşımakla da kalmamıştı, bu hamlesini uygularken kendi üslubunu da yarattı. Yüz yıllık, tozlanmış “deriiin” söyleyişlerin kendisine yetmediğin farkında olan bu adam , son derece yüzeysel ifadelendirme tarzlarına başvurarak ya da hal-i hazırdaki derinin yüzeyselliğe dalmayı öğrenerek klasik şiire kan verdi: Nihayet, mistik vampirlerin yüz yıllardır kanını emdiği Türk şiirinin yüzüne biraz al gelmişti.
« Son Düzenleme: Nisan 13, 2014, 10:00:42 ÖS Gönderen: samsa »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #5 : Nisan 14, 2014, 11:00:48 ÖÖ »
XI.
Kant’ın, “estetiği” “pratik ve teorikten” ayırışı, “hakikatin kurtarılmasına” yönelik bir başka manevradan ibarettir. Ahlaki hakikatin, yada hakikatin ahlakiliğinin bir argümana dönüşmesi için gerekli olan bu hamleyi iyi okumak gerekir; zira “sentetik a priori yargılar” ve “kategoriler” de estetiğin bu tarzda kafeslenmesiyle yaşam bulabilir.
Kant; estetiğe bir sanatçının gözleriyle değil, bir sanat sevici olarak baktığı için “güzeli” “kendi tarzında” incelemeye alabilmişti. Söz konusu inceleme ise “nesnesini” ele alış biçiminden mütevellit, estetiği “yarar gözetmeyen çıkarsız bir haz” olarak düşünmek zorunda kaldı. Böylece Kant “güzelin evrenselliği” fikrini ortaya atabildi. Güzelin bir “kavramdan bağımsızlığı ile herkesçe hoşa giden” olması, “zevk yargısının evrenselliğine” dönüştüğünde; açıkça olan biten güzelin metafizikileştirilmesidir.
XII.
Gerçeğin sanatsal bir şey olmasında -romantizmi kastetmiyorum-, yani bilimin, dinin yada filanca paradigmanın sanatsal birşey olmasında estetiğin rolü nedir? Bu sorunun önemi onun realist anlayışları sanat ile ilişkilendirmesinden kaynaklanır.”Sanatın özsel niteliği” olan “yaratım” ve “hakikat ile ilişkiye girme zorunluluğunda olmama hali”, dolayısıyla ahlaki olana kayıtsız kalma durumu sanatsaldır : Sanatta realizmi yanlış anlıyoruz...
***
Realizm, "gerçeğe" kayıtsızlığının yanında esasında estetik bir yan bulundurması ile de sanatsaldır.Realist metindeki estetik; onun seçmesi -bir resmin/tablonun seçemesi, sınırlaması gibi- ve kalıplandırması/biçimlendirmesi -bir heykel gibi- ile ilgilidir. Böylece iktidar sanatsal bir şeydir. İktidarı reddetmek saçmadır.
XIII.
İnsanoğlu öteden beri sanatı bir şeylere bağlanabilmek için kullandı. Kant dahi, güzeli “çıkarsız olarak hoşa giden, bir ereğe sahip olmayan” şeklinde açıkladığında sanıldığının aksine bundan başka bir şey yapmamıştı. Romantizm ise “bilimi”, “aklı”, “deneyciliği” vs. değil de sanatın kendisini yani “sanat olarak sanatı” hakikate giden yol, hatta yegane yol olarak tasavvur etmeyi akıl etmişti. Ezoterik gelenek, müzikten edebiyata sanatı bir umuda dönüştürmeyi başarmıştı.... Platonik düşüncenin kararkteristik özelliği olan, sanatın değerini onun “hakikat” ile ilişkisine göre belirleme eğilimi –bu değerlendirmenin yönü önemli değildir- düşünce tarihinde nerdeyse hiç kesintiye uğramadığı için sanat hep “hakikatin” üzerinde yaşayan bir asalak olagelmiştir. Bir asalağın değeri ise doğal olarak onun üzerine yapıştığı hayvan ile ölçülür.”Sanatın fethinin” sanata “değer kazandırma” tarzı budur. Peki, “asalak” organizmayı fethederse ne olur?
XIV.
“Sanatçılar” gebe kaldıklarında babalarını doğurmak isterler, piçlikten kurtulmak adına.
XV.
Edebiyatın tanrı anlatıcısı hakkında
Descartesçı cogito’nun ayrıcalığının eleştiriye tutulması ile, özellikle de dil sorununun "derinlemesine" incelenmeye alınması ile sadece "cogito" değil, "aşkın bir cogito" olan tanrı da sağlam zeminini kaybetmeye başlar. Bu bağlamda edebiyatın "tanrısal anlatıcısı", her şeyi gören, bilen, karakterlerin alın yazısını yazan -kimi zaman öyle abuklaşmıştır ki bu tanrısal konum karakterlere romanda yaşayacaklarını ima eden isimler vermiştir- cogito’nun ta kendisidir. Descartes uzun süre edebiyatı kendisine esir etmeyi bilmiştir, tıpkı felsefeyi esir ettiği gibi.
"Cogito ergo sum" kendi totolojisi içerisinde, "cogito’ya" döngüsel bir öz-tatmin sağlar. Esasında bu "düşünme biçiminde" her cümle kuruluşu bir cogito kanıtlamasına dönüştürülmüştür. Her cümle kuruluşunda, “özne” ve “nesne” yeniden hakikat düzlemine alınır. Zaten Descartes da "Düşünüyorum öyleyse varım" yerine "Koşuyorum öyleyse varım" demek arasında bir fark olmadığını söyler. Çünkü burada düşünceyi biçimlendiren, yani kartezyenci temeli atan gramerden başka bir şey değildir: Romandaki "tanrısal anlatıcının kibiri" her cümlede katmerlenen, terrar tekrar olumlanan "cogito’nun" ve onun suç ortağı olan "onto-teolojik tanrının" kibridir.
XVI.
Cogito, “ahlaksızlığın” cezalandırılabilmesi için Descartes’tan çok önce icat edilmişti.Bu bağlamda cogito ve özgürlük fikrinin altında neyin yattığını iyi görmek gerekir. Özgürlük kavramı; yaptıklarından sorumlu tutmak, böylece ahlakileştirmek ;  sorumlu tutmak ve nihayetinde baskı altına almak için işler.
XVII.
Sanatı bir duygusal doyum meselesi olarak görüyorlar. Şu “kadim eksikliğin” doldurulması, bir telafi mekanizması olarak sanattan bahsediyorlar. İyi de, bu kadim eksikliğin kendisi zaten, sanatı yanlış anlayan sanat-sevici ve sanat-sevici-yaratıcının sanata bakışından çıkmıyor mu? “Eksiğin” kendisi pekala “sanatsal” ve “kurgusal” değil mi?
***
Neden roman diye bir şey var? Neden şiir diye bir şey uydurduk ? Neden öykü yazıyoruz? Neden film izliyoruz ve yapıyoruz? Tiyatro gibi bir saçmalık için neden vakit harcıyoruz? Bunlar insanoğlunun en “anlamsız” edimleridirler. İnsan bir roman okuduğunda kendisini kandırdığını bilir, romanda yazanlar açıkça uydurmalardan ibarettir. Burada “hakikate yönelik istemi” kendimiz askıya alırız. En saçma olanı ise okuduğumuzun bir yanılsama olduğunu bilerek kurgunun bizi etkilemesine izin veririz, hatta bizi etkileyecek kurguları özellikle seçeriz. “Bilerek”, “isteyerek” kendimizi kandırırız. Bunu söyleyerek “gerçeğin çölünden” bizi sanatın koruduğunu söylemiyorum; aksine “gerçeğin çölünü” de sanat sayesinde yarattığımızı söylüyorum.
***
“Hakikati istemek” için önce hakikatin kavramının kendisinin icat edilmesi gerekmiştir.
***
Sanat, hayatın katlanılabilir kılınması değildir; onun koşuludur. “Hayatın katlanılabilir bir şey olması gerektiği” fikri ile “sanatın fethedilmesi gereken bir şey olduğu” fikri aynı düşünsel izlekleri takip ederler.
***
Geleneksel sanat felsefesinin en büyük “sorunu” onun nihai olarak neyin sanat olup neyin sanat olmadığına karar veremeyecek olmasıdır çünkü sanat eserini, sanat eseri olmayandan ayıran; sanatsal yaratımın keyfi buyurganlığıdır. Sanatsal faaliyetin ortaya çıkabilmesi için, “estetik olmayan” “estetik olan” ayrımının keyfiyetle buyurulması gerekir : Yani sanatsal faaliyet, bizzat kendisini de sanatsal faaliyet olarak inşaa etmek zorundadır.Dolayısıyla, sanat tarihçiliği sanatın üzerinde ya da dışında bir disiplin değildir. Sanat tarihçisi bir sanatçıdır.
« Son Düzenleme: Nisan 27, 2014, 05:58:29 ÖS Gönderen: forumfelsefe »

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #6 : Ağustos 07, 2014, 02:49:55 ÖS »
Cogito, “ahlaksızlığın” cezalandırılabilmesi için Descartes’tan çok önce icat edilmişti.Bu bağlamda cogito ve özgürlük fikrinin altında neyin yattığını iyi görmek gerekir. Özgürlük kavramı; yaptıklarından sorumlu tutmak, böylece ahlakileştirmek ;  sorumlu tutmak ve nihayetinde baskı altına almak için işler.
XVII.
Sanatı bir duygusal doyum meselesi olarak görüyorlar. Şu “kadim eksikliğin” doldurulması, bir telafi mekanizması olarak sanattan bahsediyorlar. İyi de, bu kadim eksikliğin kendisi zaten, sanatı yanlış anlayan sanat-sevici ve sanat-sevici-yaratıcının sanata bakışından çıkmıyor mu? “Eksiğin” kendisi pekala “sanatsal” ve “kurgusal” değil mi?
***
Neden roman diye bir şey var? Neden şiir diye bir şey uydurduk ? Neden öykü yazıyoruz? Neden film izliyoruz ve yapıyoruz? Tiyatro gibi bir saçmalık için neden vakit harcıyoruz? Bunlar insanoğlunun en “anlamsız” edimleridirler. İnsan bir roman okuduğunda kendisini kandırdığını bilir, romanda yazanlar açıkça uydurmalardan ibarettir. Burada “hakikate yönelik istemi” kendimiz askıya alırız. En saçma olanı ise okuduğumuzun bir yanılsama olduğunu bilerek kurgunun bizi etkilemesine izin veririz, hatta bizi etkileyecek kurguları özellikle seçeriz. “Bilerek”, “isteyerek” kendimizi kandırırız. Bunu söyleyerek “gerçeğin çölünden” bizi sanatın koruduğunu söylemiyorum; aksine “gerçeğin çölünü” de sanat sayesinde yarattığımızı söylüyorum.
***
“Hakikati istemek” için önce hakikatin kavramının kendisinin icat edilmesi gerekmiştir.
***
Sanat, hayatın katlanılabilir kılınması değildir; onun koşuludur. “Hayatın katlanılabilir bir şey olması gerektiği” fikri ile “sanatın fethedilmesi gereken bir şey olduğu” fikri aynı düşünsel izlekleri takip ederler.
***
Geleneksel sanat felsefesinin en büyük “sorunu” onun nihai olarak neyin sanat olup neyin sanat olmadığına karar veremeyecek olmasıdır çünkü sanat eserini, sanat eseri olmayandan ayıran; sanatsal yaratımın keyfi buyurganlığıdır. Sanatsal faaliyetin ortaya çıkabilmesi için, “estetik olmayan” “estetik olan” ayrımının keyfiyetle buyurulması gerekir : Yani sanatsal faaliyet, bizzat kendisini de sanatsal faaliyet olarak inşaa etmek zorundadır.Dolayısıyla, sanat tarihçiliği sanatın üzerinde ya da dışında bir disiplin değildir. Sanat tarihçisi bir sanatçıdır.

Geriye söylenebilecek pek fazla söz-bırakmamışsın samsa, "Sanat"-denilen söz konusu olduğunda, oldum olası "suskunlaşıyorum", "....... -üzertine" konuşmak genelde felsefenin işi, "boşluğa-sanatı" koyduğumuzda durum çetrefilleşiyor, X-üzerine konuşmada oldukça mahir-olan felsefe, sanata gelince zorlanmaya başlıyor, en azından bendeki karşılığı bu durumun. Öte yandan vurguladığın gibi, hangi bağlamda olursa olsun, sanat-denilen kendi üzerine de konuşamaz, o sadece "yapmakla-mükelleftir", sanat-la sanal-olmayan arasındaki ayrımın, dipsiz-bir kuyuya taş atmaya benzemesi, "konuşan-dili" lal-etmeye yetiyor. Bekle ki taş-dibe vursun da ses-çıksın ve kuyunu  boyu ölçülsün, ne mümkün.... Kurumsallaşmış sanat, işini kolay götürüyor, onca açmazını göz-ardı ederek, sisteme-eklemlenmiş biçimde işlevini yerine getiriyor, kuşkusuz içlerinde sanat-denebilecekler de var, ama sorun buna sanırım "sanat-denilmiş" olması. Denebilir ki , ne var bunda canım, varsın "sanat-denilsin", sorun yok aslında "denilsin", ama bu "denilen-denilen" bazında bırakılmıyor, denilen "CİDDİLEŞTİRİLİYOR" VE AHA-DA BU SANATTTIR DENİP  işi "çocukluktan-oyundan çıkarılıyor, "gerçeklik-alanına" taşınıyor, oysa bu en çok-da sanat-denilenin "ruhuna-aykırı" ve zaten kurumsallaşmış sanat, sanatın "ruhuna el-fatiha" okumuş durumda, her ne kadar "sanatın-doğumunu" da sağlasa da... Tüm bunlara rağmen,  hala, yine de "sanatın-doğabiliyor" olması aslında sanatın "özne-ye" fazlalığından kaynaklanıyor veya öznenin zaten "sanatsal-olmasından" kaynaklanıyor, bizler, tüm "gerçeklik-kurgularımıza" rağmen "OYUN-OYNAYAN" varlıklarız, bu oyunda  "gerçeğe-de" yer var, ancak "gerçeğein-içindekiler" için, gerçek-de oyun yok, neyse bu ayrı bir bağlam, oyun-oynayanlar olarak, sanatı-ortaya koymamız kaçınılmazdı veya sanatın açığa çıkması kaçınılmazdı veya tüm sürecin "zaten" sanat-olması kaçınılmazdı, ister adını koy ister koyma, zaten sanat için konuşmak-değil yapmak-önemli, o "konuşsa da", "konuşma-yapar", "konuşmaz"...
« Son Düzenleme: Ağustos 07, 2014, 02:54:06 ÖS Gönderen: ferda »

Icarus

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 12
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #7 : Ekim 12, 2014, 01:47:27 ÖS »
Tarih sahnesine hangi insan tipi önce çıkmış olabilir? Bana kalırsa oyun duygusu ile hareket eden insan hakikat arayışında olan insana önceldir. Hakikat arayışına insanı sevkeden, oyun duygusunun epeyi bir zaman sonra insan gerçeğini kuşatmada yetersiz kalması olmalı. İnsanın çevresinde gördüğü varlıklar içerisinde kendisine yer aramasıdır hakikat arayışı. Gezegenler, çevresini kuşatan tabiat varlıkları, toplum içinde bireyliği, yaşam ve ölüm gizemi içerisinde nerede durduğunu anlamak isteyen insanın çabasıdır.

Hakikatın ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak gerçekliklerin varlığı konusunda hemfikiriz. Hakikat iddiası gerçekliklerimizin doğruluğu adına girdiğimiz bir bahisdir.
Peki gerçeklik keşfedilir mi, kurulur mu?  Gerçeklik eğer insan tarafından keşfedilen değil icat edilen bir şey ise sanatçı da inandığı gerçekliğin (hakikatin) bir parçasını göstermeye çalışan bir mucittir.

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #8 : Ekim 12, 2014, 06:51:51 ÖS »
İkarus;


1-Hangi insan tipinin diğerini "öncelediği" noktasında, ardışıklık ilişkisinden çok, iç-içelik olduğunu düşünüyorum.
2-Daha da ötesinde, oynayarak yaşayan insan tipi, henüz "kitlesellik-kazanmadı", eş deyişle, böylesi bir yaşam-tarzı henüz "toplumsallık-yaygınlık" kazanmadı, olsa olsa "bireysel-bağlamıyla" yaşanıyor, yaşanabildiği kadarıyla, "insanlık-denilen" hakikat/gerçek bağlamında "insan-özne" kılındı ve bu süreç hala da böyle devam ediyor...
3- Hakikat/gerçek ayrımına _yaptığın anlamda_ katılmıyorum, literatürde hakikat=doğruluk _bilginin/yargının_ gerçek ise "varlığın" nitelemesi olarak kullanılıyor, bunlar kuşkusuz birbirini getiriyor, eğer ortada bir "GERÇEK-VARLIK" varsa, onun "hakikatinden", doğru bilgisinden söz edebiliriz, ben "GERÇEĞİN" olanaksızlığından söz ediyorum, gerçeği tanrı, ruh gibi/kadar "uydurma" olarak görüyorum, böyle görünce, hakikat-de gündemden düşüyor...
Not: Oynayarak yaşamaktan kastım, niçenin "çocukça-yaşam" anlayışıdır, esenlikler dilerim...

Icarus

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 12
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #9 : Ekim 12, 2014, 08:11:06 ÖS »
Heidegger’ci manada “varlık”, olmakta olandır , bu vasfı ile tamamen zamansaldır. Hiçlik ise zaman ötesidir, olmakta olanın yadsınması olarak kavramsallaştırılabilir. Varlık muhakkak vardır, delili onun zamansallığında gizlidir. “Gerçeklik” duyu organları vasıtası ile edindiğimiz bilgiye dayanarak varlıkla tanışıklığımıza işaret eden öznel deneyimimizden başka bir şey olmayıp, bir enerji denizinden ibaret olduğunu düşündüğüm dış dünyanın sinir yapısında uyanan bir izdüşümü, tasarımıdır. Hakikat, varlığın gerçek bilgisi anlamında kullanıldığında sinirsel sistemde simüle edilmesi imkansız bir numenal seviyeye tekabül eder.

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #10 : Ekim 13, 2014, 12:02:39 ÖÖ »
Tam şu sıralarda ben de "varlık/ontoloji" ile "bilgi/epistomoloji" alanları arsındaki ilişkiyi tekrar düşünüyordum, daha uygunu sistematik felsefenin üç temel alanı ve bunlar "ilişkisi", varlık-bilgi-değer  alanları hep "verili" olarak alınmış ve bunun üzerinden analize girişilmiş, heidegger in ters-yüz etme çabası da aslında bu verili durumu pek değiştirmiyor veya  var-olan sorunun çözümünde yeterli değil, verili-var olan anlayışa göre ileri bir hamle olsa da, eski gelenek ile radikal biçimde hesaplaşabilmiş değil. Varlığın "muhakkak" var-olduğu şeklindeki tespite ve bunun delilinin zamansallık olduğu şeklindeki tespitlerine katılmıyorum, kuşkusuz vartlık "varsa" zamansaldır ve örtüsünü açmaya çalışır, bu bağlamda heideggerin yaklaşımı  geleneğe göre daha ileri ancak gelenekle bağını tam-koparabilmiş değil, buna varlık-faşizmi diyorum ben, ve episteme kendisini kurtarmak için,  bir "nesneye-varlığa" dayandığını, dayanıyor olduğunu, ondan geldiğini ve onun üzerine olduğunu var-saymak" zorunda, değilse bir zemin bulamayacaak ve onun "var-lık" gerekçesi ortadan kalkmış olacak, hoş heidegger de varlık-dediğini epistemenin tahakkumundan kurtarmaya çalışıyor, ancak, "VARLIĞI" beraberinde getiren _son kertede_ epistemoloji, başka deyişle, onu var-kılan, onun varlık-sebebi "episteme" ve onu bu bağlamdan "koparmak", onu bundan "bağımsız" düşünmek olanaksız, heideggerin çalışması, mevcudiyet meta-fiziğinin başarılı bir yapı-sökümü olarak alınabilir, ancak, iddiasını "olumlayabilmesi" olanaksız bir durum, yaptığı şey zaten opnun önündeki en büyük engel, yani, VARLIĞI epistemolojinin tahakkumundan kurtarmaya çalışmak eninde-sonunda epistemeye  "düşmek" zorunda kalacaktır.

Neyse, dediğim gibi bu temel alanlar üzerine düşünüyorum, yakında bu bağlamda bir başlık açacağım, orada heid.in bu çabasının olanaksızlığını daha ayrıntılı biçimde ortaya koymaya çalışacağım,  düşündürdüğünüz için minnettarım....

Icarus

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 12
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #11 : Ekim 13, 2014, 01:58:13 ÖÖ »
Varlığın "muhakkak" var-olduğu şeklindeki tespite ve bunun delilinin zamansallık olduğu şeklindeki tespitlerine katılmıyorum, kuşkusuz vartlık "varsa" zamansaldır ve örtüsünü açmaya çalışır, bu bağlamda heideggerin yaklaşımı  geleneğe göre daha ileri ancak gelenekle bağını tam-koparabilmiş değil, buna varlık-faşizmi diyorum ben, ve episteme kendisini kurtarmak için,  bir "nesneye-varlığa" dayandığını, dayanıyor olduğunu, ondan geldiğini ve onun üzerine olduğunu var-saymak" zorunda, değilse bir zemin bulamayacaak ve onun "var-lık" gerekçesi ortadan kalkmış olacak, hoş heidegger de varlık-dediğini epistemenin tahakkumundan kurtarmaya çalışıyor, ancak, "VARLIĞI" beraberinde getiren _son kertede_ epistemoloji, başka deyişle, onu var-kılan, onun varlık-sebebi "episteme" ve onu bu bağlamdan "koparmak", onu bundan "bağımsız" düşünmek olanaksız,
Varlığın, varlık nedenini epistemenin tahakküm istencine bağlamak, hangi amaca hizmet ettiğini ortaya koymak, varlığın  var ya da yok olduğuna bir ispat sayılmaz. Varlığın olamayacağına dair böylesi  bir itiraz "genetik hata" sayılır. Yani varlığın varoluş gerekçesini "varlık faşizmine" ve "varlık faşistlerinin" felsefeyi suistimaline bağlamak, maksada-kökene doğru işaret etmek varlığın varolamayacağına kesin delil değildir.

O halde sormak isterim, varlık diye bir şeyin söz konusu olmadığına dair  tezinizi başka türlü temellendirme imkanınız var mı?

ferda

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 140
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #12 : Ekim 13, 2014, 02:22:37 ÖS »
Ben-im ikarus, "varlık  yoktur" gibi bir yargım yok, tutumum tamamen "eleştirel", ben varlık "var-değildir" dediğimde, dediğim, dediğimle sınırlı, "varlık var-değildir" ile "varlık yoktur"  yargıları bir ve özdeş değildir... Dediğim gibi benimkisi sadece eleştirel bir duruş, sadece "iddia-edildiği" gibi, "dışarıda" bir yerde, epistemeyi "öncelemiş" olarak, bir "tanrı/ruh, ide" veya "nesnel-gerçeklik" olarak maddenin _bu biçimde, bu şekilde_ var-olmadığını iddia ediyorum...

Icarus

  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 12
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #13 : Ekim 14, 2014, 04:10:11 ÖÖ »
Verdiğiniz yanıta göre tartışmamız gereken konunun “varlığın varlığı ya da yokluğu” sorunu olmadığı anlaşıldı. O halde siz üzerinde bilgi teorisi inşa edilen “varlık” anlayışını protesto veya red ediyorsunuz . Bu pek alışıldık bir itiraz değil. Şöyle düşünelim, mimar masasına oturur ancak elindeki “varlıkları” gözden geçirmeden projeye başlayamaz. Coğrafi olarak  belirli bir arsa, yapılması planlanan evin işlevselliğine uygun konumsal bilgi,  devletin imar ile ilgili birimlerince ortaya konulan tahditler ve müşterinin özel talepleri ile ilgili kayıtlar ancak mimarın önündeki “varlıkların”, varlığında mümkün olur. Bu mantık silsilesi önce varlığın sonra epistemenin söz konusu edilebileceğine bir kanıttır.

Kaldı ki düşünce tarihi, filozofların art niyetleri, suistimalleri üzerinden (çok nadir kişisel çıkar ile ilgili meseleler haricinde) okunamaz, okunması da mantıklı olmaz. Bu önermenin delili felsefe tarihinde filozofların her zaman kendilerinden önce gelen seleflerini idrak ettikten sonra “felsefi karşı-savlarını” geliştirmiş olduğu gerçeğidir (aksi takdirde seleflerini savcılığa görevi suistimalden şikayet etmeleri gerekirdi.)

Demem o ki, felsefe tarihinde takip edilen izlek, Herakleitos’un sürekli değişim kavramının, Pythagoras’ın logos’u etkisinde gerçekleşen metafizik açılımıdır. Bu izlek ta, Platon’dan kalkıp Wittgenstein’a kadar gelir logos (mantık.) 


Mantık konusundaki düşüncelerinizi bilmiyorum, varlığı açıklayan mantıklı düşünce sisteminin (bilimselliğin) felsefenin anayurdu olması konusunda ısrar eden Wittgenstein, Russell ve Carnab’ın görüşlerine ne dersiniz onu da bilmiyorum. Ama bildiğim şey, mantığı yitirdiğimiz anda “düşünme” adı verilen eylemi yerine getirme  imkanımızın kalmayacağı (Wittgenstein)
« Son Düzenleme: Ekim 14, 2014, 04:18:33 ÖÖ Gönderen: Icarus »

samsa

  • Sr. Member
  • ****
  • İleti: 285
Ynt: Sanat ve Metafizik Üzerine Değiniler
« Yanıtla #14 : Ekim 14, 2014, 11:14:43 ÖÖ »

Kaldı ki düşünce tarihi, filozofların art niyetleri, suistimalleri üzerinden (çok nadir kişisel çıkar ile ilgili meseleler haricinde) okunamaz, okunması da mantıklı olmaz. Bu önermenin delili felsefe tarihinde filozofların her zaman kendilerinden önce gelen seleflerini idrak ettikten sonra “felsefi karşı-savlarını” geliştirmiş olduğu gerçeğidir (aksi takdirde seleflerini savcılığa görevi suistimalden şikayet etmeleri gerekirdi.)

Demem o ki, felsefe tarihinde takip edilen izlek, Herakleitos’un sürekli değişim kavramının, Pythagoras’ın logos’u etkisinde gerçekleşen metafizik açılımıdır. Bu izlek ta, Platon’dan kalkıp Wittgenstein’a kadar gelir logos (mantık.) 


peki ya başından beri filozof denilen tipin kendisi bir suistimal ise? felsefe tarihinde takip edilen bu izleğin kendisi düşüncenin suistimalinden başka bir şey değilse?  hatta, wittgenstein demişken,  felsefi soruşturmalarda söylenenler de aşağı yukarı buna tekabül etmiyor mu?  felsefi soruşturmalar son kertede -tractatus da dahil- söz konusu felsefi izleğin suistimalinin, yani logosçu geleneğin gerçekleştirdiği suistimalin ortaya konulması değil mi?